İçeriğe geç

Kasvet Akademisi

Bölüm 2 · 4 dk okuma

Kasvet Akademisi

Bölüm 2

Bölüm 2 – Buzdan Gözler

Bakışları, ruhumun derinliklerine işliyor...

Kapıda duran Demir'in gözleri, beni adeta delip geçiyor. Kara, dipsiz kuyular gibi. İçlerinde ne öfke ne de sıcaklık var, sadece soğuk bir boşluk. Yüzündeki alaycı gülümseme, dudaklarının kenarında asılı kalmış, donuk. "Oda arkadaşın," diyor tekrar, sesi buz gibi. Bu bir soru değil, bir tespit. Sanki varlığımdan rahatsızmış gibi.

"Elara," diyorum, sesim beklediğimden daha kısık çıkıyor. Elim, istemsizce kapı pervazına kenetleniyor. Onun bu ani gelişi, az önce bulduğum mektupların ve anahtarın yarattığı şoku bastırıyor. Ama o his, içimde bir yerlerde hâlâ duruyor, bir volkan gibi kaynıyor.

Demir, omuzlarını silkerek içeri adım atıyor. Hareketleri bile bir asalet taşıyor, sanki bu eski, nemli oda bile onun için bir sarayın salonuymuş gibi. Bavulu yok. Sadece tek bir, eski deri çanta omzunda asılı. Çantayı kendi yatağının yanına, yere bırakıyor. Gözleri, odanın her köşesinde geziniyor, benim gardıroba sakladığım kutuyu arıyor mu diye düşünüyorum. Kalbim daha da hızlanıyor.

"Müdüre seni bana emanet etti," diyor, sesi alaycı bir tını taşıyor. "Kurallara uymazsan, sonuçlarına katlanırsın." Gözleri tekrar bana dönüyor ve bu kez bakışlarında bir uyarı var. Sanki geçmişimdeki skandalı biliyormuş gibi. Bu düşünce, içimi ürpertiyor. Kasvet Akademisi'ne gelmeden önce hakkımda araştırma mı yapmıştı? Yoksa buradaki herkes, benim "farklı" olduğumu, başımı belaya sokma potansiyelimi mi biliyordu?

"Kurallara uymak gibi bir niyetim var," diyorum, sesime mümkün olduğunca kararlı bir ton katmaya çalışarak. Ama içimdeki titreme, sesime yansıyor mu, bilmiyorum.

Demir, bana bir an daha bakıyor, sonra bakışlarını pencereye çeviriyor. "Bu sis hiç dağılmaz," diyor, sesi sanki kendi kendine konuşuyormuş gibi. "Kasvet'in ruhu bu."

Sisin içinden gelen rüzgarın uğultusu, pencere camlarını titretirken, Demir'in sözleri içime işliyor. Kasvet'in ruhu... Bu okulun sadece duvarlardan ibaret olmadığını, yaşayan, nefes alan bir varlığı olduğunu hissetmeye başlıyorum. Ve bu varlık, pek de hoş karşılamıyor beni.

Demir, gardırobuna yöneliyor. Kapağını açıyor ve içinden birkaç kitap çıkarıyor. Kitapların ciltleri eski, sayfaları sararmış. Bir an, elimdeki "A" anahtarının bu gardıropla bir ilgisi olup olmadığını düşünüyorum. Ama hayır, o kutu benim gardırobumdaydı.

"Yemekhaneye inmeliyiz," diyor Demir, sesi beni düşüncelerimden çekip çıkarıyor. "Geç kalırsak, ceza alırız."

Onu takip ediyorum. Koridorda yürürken, adımlarımızın yankısı yine fısıltılar yaratıyor. Duvarlardaki tabloların gözleri, karanlıkta parlıyor gibi. Her köşede bir gölge, her gölgede bir sır saklıymış gibi hissediyorum. Burası, her adımda yeni bir gizemin kapısını aralayan bir yer.

Yemekhane, büyük, loş bir salon. Uzun ahşap masalar, öğrencilerin fısıltılarıyla dolu. Tavan, devasa avizelerle aydınlatılmış, ancak ışıklar bile buradaki kasveti dağıtmaya yetmiyor. Öğrencilerin çoğu, Demir'e saygılı bir mesafeden bakıyor. Onun etrafında, görünmez bir duvar var. Kimse ona yaklaşmaya cesaret edemiyor.

Bir masaya oturuyoruz. Demir, sessizce yemeğini yemeye başlıyor. Ben etrafı inceliyorum. Çoğu öğrenci, gri ve koyu renk üniformalar giymiş. Yüzlerinde, buranın ağırlığını taşıyan bir ifade var. Mutlu değiller, ama kabullenmişler gibi.

Birden, gözlerim birine takılıyor. Masanın diğer ucunda, tek başına oturan, uzun, kıvırcık saçlı bir genç. Üzerinde, diğer öğrencilerden farklı olarak, daha renkli, üzerinde boya lekeleri olan bir gömlek var. Elinde bir eskiz defteri tutuyor ve sürekli bir şeyler çiziyor. Gözleri, etraftaki hiçbir şeye takılmıyor, sanki kendi dünyasında yaşıyor. Toprak olmalı.

Gözlerimiz kısa bir an buluşuyor. Yüzünde sıcak, samimi bir gülümseme beliriyor. Gözleri, Demir'in buz gibi gözlerinin aksine, sıcacık ve davetkar. Bana doğru başıyla selam veriyor. İçimde bir rahatlama hissediyorum. Bu karanlık yerde, bir ışık görmüş gibi.

Yemeğimi bitirince, Demir'e dönüyorum. "Okulun yasaklı kanatları var mı?" diye soruyorum, aklıma mektuptaki piyano sesi geliyor.

Demir, kaşlarını çatıyor. "Meraklısın," diyor, sesi uyarıcı. "Bazı sorular, cevabını bilmek istemeyeceğin kapıları aralar."

"Peki kütüphaneden gelen piyano sesi?" diye devam ediyorum, onu test etmek istercesine. "Her gece duyulduğu söyleniyor."

Demir'in yüzündeki alaycı ifade kayboluyor. Gözlerinde, kısa bir an için bir gölge beliriyor. "Efsaneler," diyor, sesi daha da soğuk. "Kasvet'te efsaneler çoktur. Hepsine inanma."

Yemekhaneden çıkarken, koridorlar daha da karanlık görünüyor. Demir, odamıza doğru ilerlerken, ben bir an duraksıyorum. Aklıma, mektuptaki "A" anahtarı geliyor. Belki de bu anahtar, okulun yasaklı bir bölümüne, ya da o eski gardıroba açılan bir kapıya ait.

Odamıza döndüğümüzde, Demir hemen yatağına uzanıyor ve kitabını okumaya başlıyor. Ben ise, gardırobuma yöneliyorum. Kutuyu tekrar çıkarıyorum. Mektuplar ve anahtar. Bu anahtarın neyin kilidini açtığını bulmalıyım.

Pencereden dışarı bakıyorum. Sis, şimdi daha da yoğun. Uzakta, belli belirsiz bir ışık hâlâ yanıyor. Kütüphane mi? Yoksa başka bir yer mi? İçimde, o piyano sesini duyma isteği uyanıyor. Belki de o ses, bana bir şeyler anlatmak istiyor.

Yatağıma oturup mektupları tekrar elime alıyorum. İlk mektubu okumaya devam ediyorum. "Bu gece, kütüphaneden gelen ses daha da yakındı. Sanki biri, tam kapımın önünde çalıyor gibiydi. Korkuyorum. Sanki birileri beni izliyor. Ve o eski tablo... Koridordaki o kadın tablosu... Gözleri, beni takip ediyor."

Mektubu okurken, kalbim yerinden çıkacak gibi atıyor. Koridordaki kadın tablosu... Ben de o hissi yaşamıştım. Mektubu bırakıp anahtara bakıyorum. "A" harfi... Kimdi bu mektupları yazan? Ve neden bu kadar korkuyordu?

Tam o sırada, odanın kapısı hafifçe gıcırdayarak açılıyor. İçeriye soğuk bir hava doluyor. Başımı kaldırıyorum. Kapının aralığından, karanlık bir siluet beliriyor. Gözleri, karanlıkta parlıyor. Ve o siluetin elinde, benim az önce okuduğum mektupların aynısından bir tane daha var.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.