“Kanı silersin ama gölgesi hep duvarda kalır."
Evin girişinden gelen tıkırtı, ölü sessizliğe bıçak gibi saplandı. Yerden doğrulmadım. Eflal’in adımlarını, bin karanlığın içinden bile tanırdım. O an kan kokusu bile Eflal’in varlığını örten görünmez bir perdeye dönüştü.
Avuçlarımda tuttuğum anahtarın metali, kanla sıvanmıştı. Soğuk metal, kurumuş kanın tuzlu kabuğuyla çatışıyordu. Parmaklarımdan ince, pas gibi kan pulları dökülüyordu. Eflal’in adımları, cesedin yanında bile yankılandı.
“Vera,” dedi Eflal. Sesinde ince bir bıçak izi vardı. Tırnağımı anahtarın ucuna sürdüm, metalin sertliğinde tırnağım kırıldı. Hiç acı hissetmedim. Sadece o soğuğu hissettim. Eflal’in keskin bakışı, parmak uçlarımdan kalbime kadar beni dilim dilim doğrarken.
Bir an göz göze geldik. Eflal’in gözlerinde kendi yansımamı gördüm: Parçalı, kirli, tutarsız. Bu ev, bu gölge, bu anahtar... Hepsi benden sızıyordu.
Eflal cesede eğildi, boğazını yokladı. Adamın nabzı hâlâ titriyordu. Yabancı… Onu ben öldürmüştüm. Ya da öldürdüğümü sanmıştım. Şimdi nefesini geri verince neyi dirilttiğimi bilmiyordum. Ceset, kan, gölge… Eflal’le aramızda görünmez bir urgan gibi gerildi.
“Bunu buradan kaldırmalıyız,” dedi Eflal. Bu sefer sesi daha kısık, daha ölümcül geldi.
“Kaldırırız.” Sesim, kendi boğazıma gömüldü. “Ama asıl kaldırmamız gereken ceset değil. Asıl mesele kanın ardında saklanan gölge.”
Eflal gözünü cesetten ayırmadan bana baktı: “Bu adam… seni kim sandı?”
Soru beynimde kesik bir yara gibi açıldı. Sustum. Eflal de sustu. Bazen susmak, kan akıtmaktan daha kanlıdır. Bu gece, ikimiz de kanı durdurmaya çalışıyorduk ama kelimeler yine kanıyordu.
Eflal’in dudağının kenarında belli belirsiz bir kas seğirdi. Yanıma çömeldi, ellerimden anahtarı aldı. Parmaklarımızın teması buz gibi bir yalnızlık hatırlattı bana.
“Bu anahtar kimin kanını açtı, Vera?” dedi Eflal. Sesi odadaki kan kokusundan daha ağırdı.
Cevap veremedim. Çünkü cevabı ben de bilmiyordum. Gözüm, yerdeki gölgeye kaydı: Cesedin — ya da ceset sandığımız bedenin — titreyen kirpikleri, kararmış nefesi.
Gölge kımıldadı. Bedeni yerle bütünleşmekten vazgeçti. Göz kapakları aralandı. Eflal’le aynı anda nefesimizi tuttuk.
Adam uyanıyordu.
Eflal, cebinden katlanmış bir maske çıkardı. Yüzüne geçirdi. Onu ilk kez bu kadar yakından, bu kadar hazırlıksız izledim. Ben öldürmek için programlanmıştım. Eflal ise hayatta kalmak için.
Adamın bileğini yokladı, ben yüzüne eğildim. Nefesini dinledim. Kısa, kırık, kirli bir nefes. Ölümden dönen nefesler hep bir sır taşır: Ya bir günah ya bir tuzak.
Dudakları inledi. Ayağımın ucuyla yan tarafına dokundum, bilinç kırıntısı aradım. Gözleri anlık açıldı — gri, donuk, ama tanıdık. Göz bebekleri beni tanıyordu.
Kimdi bu? Bana neden gelmişti? Ve neden hâlâ yaşıyordu?
Eflal, başına eğildi. “Zamanımız yok Vera,” dedi. “Saklamamız gereken şey ceset değil, sorular.”
Anahtarı Eflal’e uzattım. Eldiven çıkardı, titrese de yüzü titremedi. Adam inledi. Dudaklarının arasından bozuk bir kelime fısıldadı: “Kapı...”
Göz göze geldik. Aynı soru çınladı: Hangi kapı?
Adam boğuk bir öksürükle boğazını yırttı. Eflal, gölgenin cebinden yıpranmış bir kağıt çıkardı. Üzerinde kurumuş kan lekeleri vardı. Notu bana uzattı. Gözlerim harfleri ayıklarken Eflal nabzını yokladı. Tek cümle vardı:
“ANAHTAR SENİN, KAPI BİZİM.”
Nefesim göğsümde kırıldı. Eflal, cümleyi söylememe bile gerek duymadı.
“Bunlar kim Vera?” dedi. Sesi beni soğutmadı, yaktı.
Adam aniden kolumu tuttu. Sıkmadı, sadece dokundu. Parmak uçları buz gibiydi. Eflal’in cebinden çıkan iğne, adamın şah damarına saplandı. Sessizlik çöktü. Kan soğudu. Ama gölge odanın köşesine sinip kaldı.
Eflal, “Şimdi anlat,” dedi. “Sen bu anahtarı nereden buldun?”
“Bulmadım,” dedim. “Yerdeydi. Ama... bana ait.”
Eflal anlamadı. Belki de anlamak istemedi. Çünkü Eflal hiçbir şeyi yarım bırakmazdı. Benim bile parçalarımı bırakmazdı.
Birlikte cesedi — ya da ceset sandığımız bu diri bedeni — sürükledik. Mermerin üstünde geriye ince, inleyen kan çizgileri kaldı. Eflal’in ayakkabısına bulaşan kan, her adımda izi daha da derinleştiriyordu.
“Özkan duymamalı,” dedi Eflal, nefesinin buğusuyla karanlığı delerek. “Asil kokusunu almamalı. Bu işte kimin parmağı varsa, seni diri diri duvara gömerler, Vera.”
Gülümsedim. Eflal hep böyle konuşurdu. Ölümle şaka yapar gibi, ama hiçbir kelimesi şaka değildi.
Cesedi salona kadar sürükledik. Eflal halının bir ucundan tuttu, ben diğer ucundan. Halıya sardıkça, nefesimiz birbirine karıştı. Sardığımız her katman, sanki bir hatırayı da gömüyordu. Benim için cesetler sadece ölü et yığınından ibaretti. Ama bu adamın kanı, kan değildi artık. Bir çağrıydı. Bir iz. Bir delik.
Eflal kapıya yürüdü. Bana dönmeden ilk dersi hatırlattı: “Cesetler kokmaz Vera. Cesetler konuşur. Konuşturma. Kapat.”
Benim dersim hep farklıydı: “Kapatmak yetmez. Gölgeyi de göm.”
Cesedi arabanın bagajına kadar sürüklerken Eflal bir anda durdu. Bagaj kapağı açıktı. Gecenin soğuk nefesi, sanki içimizdeki sıcak kanı çekip alıyordu.
Şehir uyuyordu. Sokak lambalarının altından geçtikçe, cesedin ağırlığı arka koltukta değil, omzumda taşınıyordu sanki. Eflal direksiyonu öyle bir kavradı ki ellerinin kemikleri gıcırdadı. Dudakları kıpırdamıyordu ama dişleri gıcırdıyordu. Eflal öfkelendiğinde dişlerini sıkar. Ben öfkelenince dilimi ısırırım. İkimiz de birbirimizi kanatırız.
Bir süre sonra sessizliği anahtarla deldim. Metalin soğuğunu Eflal’in ön koltuğuna doğru uzattım.
“Bu bir kapıyı açacak Eflal. Ama hangisini bilmiyorum.”
Eflal bakışlarını yoldan çekip gözlerime sapladı. “Biliyorsun Vera. Sadece söylemek istemiyorsun. Korkuyorsun. Haklısın da… Çünkü her kapının ardında başka bir gölge var.”
Onunla aynı taraftaydım. Yine de içimdeki bazı odaların anahtarını Eflal bile bilmezdi.
“Özkan’a en ufak bir sızıntı olursa yanarız,” dedi Eflal. Gözleri dikiz aynasından bana bakıyordu şimdi. “Ölü kokusunu da üstümüzden kazıyacağız. Gölgeyi gömmek yetmez Vera. Gölgeyi yakacağız.”
Yüzüne baktım. Eflal benim günahımdı. Ben onun karanlığıydım. Bu ceset, bu kan, bu gölge… hepsi ikimizin nefesine sinmişti.
Bir virajı dönerken Eflal fısıldadı: “Burası uygun.”
Arabayı terk edilmiş bir fabrikanın arkasına sürdü. Farları kapadı. Bagajı açtık. Cesedi dışarı çıkardık. Soğuk, bedenin üstündeki kanı bıçak gibi kesti. Eflal ellerini pantolonuna sildi. Ben cebimden anahtarı çıkardım. Metal ay ışığında parladı. Eflal’in gözü takıldı.
“Vera... Bunu saklayamazsın.”
“Zaten saklamıyorum. Saklayamıyorum.”
Birlikte fabrikanın arka girişindeki eski tüneli bulduk. Orası eski bir yük tüneliydi. İçeri cesedi sürüklerken, her yankı adımlarımızın gölgesini uzattı. Eflal durdu, nefes aldı.
Gözleri kısıldı ve bana "Burası... çok nemli. Bir şey var burada." dedi kısık bir sesle.
Fark etmemiştim.
Acele etmemiz gerekiyordu. Gölgemizi — ya da gölge sandığımız cesedi — harabenin iki duvarla çevrili köşesine sürükledik. Kürek kürek toprağı kaldırmaya başladık. Metalin toprağa saplanma sesi mezar kadar sessizdi.
Derken küreğim sert bir şeye vurdu. Eğildim. Minik, paslı bir sandık. Tuhaf bir şekilde sağlamdı. O an, kim olduğumu mu kaybettim yoksa kim olmak zorunda kaldıysam o mu ağır bastı, bilmiyorum.
Elim titremeden kapağı kaldırdım. İçinden yine bir anahtar!
O an, her şey midemde kımıldadı. Bu oyun... artık sinirlerimi kemiriyordu.
Ay ışığı kırık tavan aralığından sandığa vurdu. İçinde bir de kâğıt... Hayır, kör değildim: Kâğıt simsiyah!
Çevirdim — üstündeki yazı, damarlarımdaki öfkeyi kaşımayı başardı:
“ANAHTAR SENİN, KAPI BİZİM.”
Dişlerimi sıktım. “Bu saçmalık yetti,” dedim kendi kendime.
Ayağa kalktım, cesedi omzuma aldım. Eflal beni sessizce izliyordu. O an, gölgemiz bile bir mezar gibiydi.
Cesedi kazdığımız çukura fırlattım. Kürek almak için duvara yöneldim — tam o sırada karşımda bir yazı belirdi.
Paslı duvarda, taze kazınmış gibiydi:
“BURAYA KADAR İYİ GELDİNİZ. AMA SİZ DE ARTIK BİR CESETSİNİZ.”
Dilim damağıma yapıştı. İçimden bir küfür fısıldadım:
“Siktir!”
Avcıydım. Ama şimdi avdım.
🗝️
Asil Koraç
“Sessiz akan kan, duvara vurmaz ama gölgesi eve siner.”
Sessiz akan kan, duvara vurmaz ama gölgesi eve siner.
Asil Koraç yani ben hiçbir zaman yüksek sesle konuşmazdım; onun yerine bakışlarım, kapalı kapılar ardında fısıldanan sırlar gibi insanın ensesine yapışırdı. Eflal ne saklıyorsa, ben onu çoktan biliyordum, ama asla dile getirmiyordum. Çünkü benim için kan temizlenirdi — ama aileye sinen gölge asla silinmezdi. Gece yarısı gidebileceği sayılı şeyler var. Vera'nın yanına gitmişti çünkü evden çıkış şekli her zaman ki gibiydi onun ayak basmasından ne yapabileceğini bilebiliyordum.
Canım sıkılmıştı. Planlarım vardı ama hepsini bir kenara bırakabilirdim sanırım. Atalay'la dalga geçecektim. Dışarıdan beni soğuk veya kötü gibi düşünebilirsiniz. İnanmak size düşer.
Telefonu elime aldım aradım 10 saniye telefon açıldı ama nefes nefeseydi. Dedim "Atalay atdan mı kaçıyorsun bu ne hal hem de senin o pis ciğerlerinin soluk ve nefeslerini dinlemek zorunda değilim. Ya da dur yoksa ateşli gecede misin! Eğer cidden öyleyse cidden kırılım ha."
Telefonun ardından büyük bıkkınlık sesi geldi.
"Asil senin arayacağın zamanı sikeyim! Aptal adam bu saatte aranır mı?" sesi acayip sinirliydi ama yine de sesini yükseltemiyordu. Seviyordum bu adamı.
Tam konuşmaya devam edecekken telefon yüzüme kapandı. Göt Atalay rahat bırakır mıyım daha seni. Mesajlar kısmından hemen onun adını tıkladım ve hemen yazdım.
-Atalay… Uyuyacak mısın cidden?
-Yoksa o güzel sesimi duyduğun rahat uyku yaşayacağını falan. Yoksa...horluyor musun?
-Ben horlamayı severim.
-Ritmik gelir.
-Ama seninki boğuk.
-Ciğerlerinde ne saklıyorsun?
Atalay:
Asil… Gece 03:12
Sana mı nefes raporu vereceğim?
Git yat. Uyandırma beni.
Asil:
Ben uyumuyorum.
Uykum benim değil.
Sen uyursun, ben nefesini sayarım.
Ciğerlerin… temiz mi hâlâ?
Atalay:
Hayırdır? Beni ciğer filmine mi sokacaksın?
Gece gece doktor kesildin başıma.
Yüzüme vatan gülümsemesi geldi. İşte bu!
Asil:
Yok be.
Doktorluk pahalı.
Ben daha ucuz bir yöntem bilirim:
Aç kalp kapağını, bakarım.
Direkt içine.
Ya da Kellen de olur aslında. Odama süs katarsın(!)
Atalay:
Asil…
Kes tehdit işini.
Ne istiyorsun?
Asil:
Seni istiyorum.
Bunu bilerek cilveli şekilde söylemiştim. Telefonun ardından bıkkınlık nefesi verdi. Bende sesimi ölümcül bir şekilde
-Ödül.
-Dosya.
-Eflal’in ihale işi.
-Akademi köpeğin hâlâ saklıyor.
-Ben istiyorum.
-Sabah olmadan.
Nefes almayı bırakmıştı hissediyordum. Böylesi daha iyidi.
Atalay:
Bana bak…
Benim de ar damarım var.
Yeter.
Asil:
Aaa!
Ar damarın?
Ben onu gece gömüştüm.
Ar damarın yok.
Bende.
Dolanıyor.
Atalay:
Asil, bak…
Biraz saygın ol.
Benim de ailem var.
Soyadım var.
Asil:
Soyadın var da…
Soyunu devam ettirecek yüzün kalmaz bak.
Yarın kampüste hoparlörden anlatırım.
Prestijli hoca Atalay Yıldırım, bakın ne saklıyor.
Dekanı bile dinler.
Keyifli olur.
Atalay:
Sen…
Sen manyaksın.
Asil:
Manyak mıyım?
Yok yok.
Ben sadece uykusuzum.
Uykusuz Asil biraz kırıcıdır.
Atalay:
Ben de uykusuzum Asil.
Yemin ederim gelip boğarım seni.
Asil:
Beklerim.
Gel.
Birlikte horlayalım.
Ama önce dosya.
Atalay:
Senin iğrenç mizahını…
Of! Tamam.
Alacaksın dosyanı.
Ama benden uzak dur.
Gece gece tüylerimi diken diken ediyorsun.
Asil:
Senin tüylerin dikse…
Benim ellerim daha dik.
Ben hep dikerim.
Aklında olsun.
Öpücük yok. Dosya var.
Yat kalk dua et.
Ben uyumuyorum.
Konuşma burada bitmişti. Seviyordum bu adamı ama yarın dosya elime geçmezse yazık olacak.
Konuşma bitince telefon ekranı karardı. Parmaklarım hâlâ titremiyordu, çünkü ben titreyenleri severdim. Kapanınca bir sessizlik yayıldı odama; ama o sessizlik bile bana yetmiyordu.
Atalay’ın sesi kafamda dönüp durdu. O titrek nefesi, kelimelerinin arasındaki tedirginlik… Tadından yenmezdi.
İnsanların damarını ellerimle yoklamayı seviyorum. Çünkü damar gerçek yeri gösterir. Yalan, kalpte bile saklanır, ama damar saklayamaz.
Atalay… güzel saklar ama damarı sızdırır. Bu gece dosyayı verecek. Vermeyecekse… ciğerlerinden başlarım, soydan soya inerim.
Eflal sanıyor ki her ipi kendi çekiyor. Vera sanıyor ki her karanlık gölgede kendi adı var.
Ama bilmiyorlar. Asıl gölge duvara sinmez. Eve siner. Aileye siner.
Ben de o kokuyu yırtarak temizlerim.
O yüzden bekliyorum.
Telefonu masaya bıraktım.
Bir kahkaha tıkandı boğazıma, çıkmadı.
Beklemek… Benim işim bu.
Beklemek ve zamanı gelince bir kemiği yerinden sökmek.
Belki sabah olur.
Belki gece hiç bitmez.
Ama dosya benim olacak.
Ve ailemin üstünde bir leke daha kalmayacak.
Belki sabah olur.
Belki gece hiç bitmez.
Ama dosya benim olacak.
Ve ailemin üstünde bir leke daha kalmayacak.
Bunu kimse anlamayacak sanıyorlar.
Oysa ben biliyorum:
Her sır bir gün et keser.
Ve ben kesilecek yeri çoktan işaretledim.
Şimdi bakalım...
Kim önce kanayacak?
🗝️
Eflal Koraç
“Geçmişin toprakla örtülmez, Eflal.”
Kürek demire vurdukça içimdeki boşluk büyüyor.
Bu toprak, sadece bir bedeni değil, bana ait olan ne varsa gömmek için var sanki. Vera önümde, küreği elinde, sırtı kambur. Üzerindeki gölgeyle birlikte benim sırtımı da büküyor.
Bazı geceler vardır; karanlık duvar gibidir. Bazı insanlar vardır; o karanlığı sırtında taşır. Vera işte o insan. Onun gölgesine dokunan her şey ya kirlenir ya da gömülür. Ben hangisiyim? Kir mi, mezar mı? Yüzümdeki soğuğu hissediyorum, içimdeki ısıyı değil.
Kazdığımız çukur tünelin pas kokusuna karışıyor. Eski fabrikanın arka tüneli. Nemli taş duvarlar, damlayan paslı su, ayaklarımızın altında çamurla karışmış eski anılar. Vera’nın sırtı bana dönük. Yüzünü görmeden de biliyorum, gözleri karanlıkta bile gözleri kara. Çünkü Vera sustuğunda bilirim; ya birinin ölümü yazılıdır ya da bir şey çoktan gömülmüştür.
Gözüm küreğin ucunda değil, onun omuz kemiklerinde. Her darbesinde bir sır daha toprağın altına giriyor gibi. Ben nefes alıyorum ama nefesim bile kan tadı taşıyor. Yüzümü ellerime gömmek istiyorum bazen. Sonra vazgeçiyorum. Çünkü ben ellerimi bir kez yüzüme götürdüm mü, gözlerimden sıyrılan her şeyden Vera haberdar olur. O, gözyaşını koklar, korkuyu tadar, yalanı yalar.
Düşüncelerimden kurtulmak için küreğe uzanıyorum. Metal soğuk, toprak ağır, içimdeki taş daha ağır. Kazdıkça Vera sessiz, ben gürültülüyüm. Ama benim gürültümü sadece ben duyuyorum. Dışarıdan Eflal; sakin, ölçülü, soğuk. İçeriden Eflal; dişlerinin arasına geçmişin dikenini sıkıştırmış bir hayalet.
Kürek metale çarpıyor. Bir kutu. Yine o lanetli kutu. Vera benden önce davranıyor, elleri kanlı, parmaklarının arası toprak dolu. Kutuyu kavrarken bir an parmak uçlarına takılıp kalıyorum. Bu parmaklar ne kadar insan öldürdü? Kaç sır açtı? Kaç kapı kilitledi? Kaç anahtar gömdü?
Kutunun kapağı gıcırdayarak açılıyor. Metalin soğuğu buhar gibi havaya karışıyor. İçinden bir anahtar daha. Ve bir not. Vera parmaklarının ucuyla kağıdı alıyor. Ay ışığının titrek gölgesinde harfler birer mezar taşı gibi kabarıyor.
“ANAHTAR SENİN, KAPI BİZİM.”
Vera’nın dudak kenarı seğiriyor. Küreği sıkıyor, toprağı tekmeliyor. Bir şeyi kırmak istiyor ama bir şey kalmadı kıracak. Kırılsa bile onu tamir edecek kimse kalmadı. Onu tamir edebilecek tek kişi benim, ama ben bile bazen kendimi onarmaktan acizim.
Onun gölgesi benim omzumda. Benim çürüğüm onun avuçlarında.
Birlikte cesedi — ya da ceset sandığımız bu diri bedeni — tünelin dibine kadar sürüklüyoruz. Metal rayların üstünde sürtünerek ilerleyen bir anı gibi. Bir mezar kazıp gömüp gideceğiz. Ama biliyoruz ki bu iş asla burada bitmeyecek.
Vera küreği savururken bir an bana bakıyor. Gözleriyle boğazımı sıktığını hissediyorum.
“Bıktım.”
Bu kadar. Bir kelime. O bir kelime, bin kan lekesi.
Vera bıkarsa, biri ölür. Bunu herkes bilir. Bunu en iyi ben bilirim.
Toprağın altından gelen koku midemi kaldırıyor. Korkmuyorum. Korkudan öte bir şey bu. Midemdeki düğüm, kalbime tırmanıyor. Vera bir yandan susuyor bir yandan bağırıyor. Hiçbir kelime etmese bile bana ne düşündüğümü, ne düşündüğümü sakladığımı haykırıyor. Onun bakışı, benim yalanlarıma soğuk bir bıçak.
Bir an küreği bırakıyorum, cebime uzanıyorum. Telefonum titreşiyor. Soğuk metal kadar soğuk bir ekran. Ekrana bakıyorum. Bilinmeyen Numara.
Bu fabrikanın taş duvarları bile benden gizli kalmazken o numara kalıyor. Açmak ya mezar kazmak gibi ya da toprağı geri kusmak gibi.
Vera duruyor. Sırtımı delip geçen gözleri var. Açıyorum. Parmaklarım buz. Sesim yok. Sadece o ses var.
“Geçmişin toprakla örtülmez, Eflal.”
Bir saniyelik sessizlik ömrüme siniyor. Gözüm Vera’da. Yutkunuyorum. Göz bebeklerimde toprağa gömülmüş bir anı parlıyor ama çıkmıyor. Kapanıyor. Numara yok, ses yok, ben yokum.
“Kimdi?”
Vera sormuyor. Kafamı kesiyor.
“Yanlış numara,” diyorum. Bir günahı saklamak bu kadar kolay olmamalı ama Vera gözlerimi okuyor. Gözlerimle içimdekini gömüyorum.
Küreğe geri dönüyorum ama toprağın içinden yeni bir not daha çıkıyor. Kıvrılmış, kanla karışık. Açıyorum.
“Bir mezar kaz, iki ceset bul.”
Gözlerim Vera’ya gidiyor. Onunki bana saplanıyor.
“Ne saklıyorsun Eflal?”
Sesindeki soğuk, toprağın soğuğu değil, mezarın soğuğu.
“Senin benden sakladığın kadar,” diyorum.
Kıvılcım.
Söz, bıçak gibi.
Bir mezarı bir cümleyle daha derin kazıyoruz.
Aramızda sessizlik var ama bu sessizlik ölü değil, diri. İçinden kalp atıyor. İkimizin kalbi değil. O ceset sandığımızın kalbi mi, yoksa ikimizin gömdüğü eski biz mi bilmiyorum.
Vera öne eğiliyor. Ayak izlerini görüyor. Taze, yeni. Gözleri büyüyor. Sırtımdan sıcak bir ter süzülüyor. İçimdeki çiviler birer birer hareket ediyor.
Bir nefes alıp arkamı döndüğümde gölge yok. Ceset yok. Toprak yok. Sadece tünelin loşluğunda kendi ayak seslerimiz var. Gölge biziz. Bunu biliyorum. Vera bilmiyor gibi yapıyor ama o da biliyor.
Üç gölge daha beliriyor. Gerçek sahipleri. Kapının köpekleri. Sinsice. Gözlerinde kan yok, hırs var. Bizi gözlüyorlar, cesede bakıyorlar, anahtara bakıyorlar. Bize bakıyorlar. Ve içlerinden biri, telefondaki ses gibi mırıldanıyor:
“Geçmişin toprakla örtülmez, Eflal…”
Aynı tonda, aynı buz. O an anlıyorum. Bu işin mezarı yok. Bu iş bizi gömerken başka mezarları da kazacak.
Vera hareket etmiyor. Sadece nefes alıyor, ama nefesi bir kurşun kadar soğuk. İlk adam Vera’ya atılıyor. Vera refleks değil, içgüdü değil — Vera içindeki mezarı açıyor ve bileği kırıyor. Adamın çığlığı tünelin taşlarına saplanıyor.
İkincisi zincir sallıyor. Zincir koluma dolanıyor. Benim kolum değil, içimdeki bağ boğuluyor. Kafasını taş duvara çarpıyorum. Kemiğin çatlaması eski bir dua gibi tınlıyor.
Üçüncü bıçak çekiyor. Vera ona gülüyor. Gülüşü bıçaktan daha keskin. Bıçağı kendi göğsüne sokuyor, adamın boynuna sarılıyor, kulağına fısıldıyor. Adamın dizleri çözülüyor. Vera’nın parmakları çenesine, oradan boğazına saplanıyor. Eline aldığı bıçakla çöp adam çizer gibi derisini kesiyor ve en korkutucusu bundan zevk alıyordu. Kan tünelin taşlarına kusuluyor.
Bir nefes alıyorum. Zincir hala elimde. Diğer adam çırpınıyor. Zinciri dişlerine sokuyorum. Çekiyorum. Boğazı pasla doluyor. Gözleri bir mezar taşı gibi kapanıyor.
Kan akıyor. Toprak doymuyor. Bu kan doymak bilmez. Vera saçlarını geriye atıyor. Bakışları bıçak. Bana bakıyor.
“Ceset yok. Kapı hâlâ kapalı. Ve biz hâlâ buradayız.”
Bir not daha. Ayakkabımın ucunda. Açıyorum. Kuru kan.
“Anahtar sende. Kapıyı kim açacak?”
Ve o an anlıyorum. Bu anahtar kapı açmaz. Bu anahtar bizi açar. Bizi gömer. Bizi kanatır.
Gözüm Vera’da. Vera bir fırtına. Sakin görünür, ama içi kırık cam doludur. Elimi omzuna koyacakken geri çekiliyorum. Çünkü ben de kırığım. Benim kırığım onun bıçağına batarsa, bu sefer kimse sağ çıkmaz.
Arkada bir yankı daha. Gölge sandığımız, ceset sandığımız o şey... yok. Kaçtı. Kimdi o? Kimdi biz? Kapının sahipleri kim?
Vera nefes nefese. Ben nefes nefese. İkimizin de gözünde bir soru var: Biz birbirimizi gömerken, kim bizi çıkaracak?
Toprak, kan, anahtar, kapı. Hepsi birbirine düğüm. Çözersen kanarsın, çözmezsen boğulursun.
Ve tam o an, içimdeki ses diyor ki:
“Asıl tehdit daha yeni başlıyor, Eflal.”
