İçeriğe geç

Karışmış Ruhlar

Bölüm 9 · 3 dk okuma

Karışmış Ruhlar

Bölüm 9

Kırılan Gurur

İyice sinirlenip sesimi yükselttim:

"Ah biliyor musun, ben de merak ediyorum! Neden bunu ona sormuyorsunuz da beni suçluyorsunuz?!"

İmparatora sesimi yükseltmemle o "Düdük" kılıklı adamın şaşkınlıktan gözleri büyüdü. Şerefsiz herif, ateşi körükleyip kenara çekilmiş, hiçbir şey olmamış gibi bizi izliyordu. İmparator sabrının son damlası da taşmış olacak ki, verdiği o ağır nefes bütün çadırda yankılandı. Yüzüme iyice yaklaştı; o koyu mavi, ölü bakışlı gözleri gözlerime hapsoldu.

"Tonuna dikkat et Prenses. Sana söylemiştim, benimle böyle konuşamazsın."

Cidden gülmek istiyordum artık. Ne yapmalıydım yani? Yaklaştın diye dizlerim mi titremeliydi? Korkmadan o buz gibi gözlerine baktım.

"Sizin buralarda insanları suçlamak moda falan mı İmparator? Şimdiden bilmem kaçıncı kez, hiçbir şey yapmama rağmen yargılanıyorum. Artık cidden bir şey yapacağım ki en azından boşu boşuna azarlanmış olmayayım!"

İmparatorun çenesindeki damar öfkeyle belirginleşti. Bileğimi öyle bir kavradı ki kemiklerimin çıtırtısını duyacağımı sandım.

"Prenses, uyarılarımı ciddiye almıyorsunuz sanırım."

"Hala şuradaki adamı sorgulamadınız! Neyim ben? Başka ülkeden geldim diye mi bunlar? Tek tek gelin be, bu ne!"

Bir an kendimi kaybedip içimdekileri dışarı savurmuştum. Sonra sadece onun duyabileceği bir fısıltıyla ekledim:

"Bu adamı tanımıyorum bile. Eskiden tanıdığı biriyse o benim sorunum değil. Ben hiçbir şey yapmadım..."

​Tek göz bileğimi bir süre daha sıktı, sanki gözlerimin içinde yalan arıyordu. Sonra aniden bıraktı. Bileğim kızarmış, zonkluyordu. Manyak herif! En azından bu sefer kılıç çekmediği için şükretmeli miydim? Gerçekten acınacak vaziyetteyim; hem bileğim acıyor hem gururum. Ah günahsız masum kaderim... Acıyan bileğimi tutup o iki devasa egolu adama baktım.

İmparator sonunda Dük’e döndü: "Neler oluyor Dük?"

"Dük mü?" diye araya girdim şaşkınlıkla.

Dük bana "Mal mısın?" der gibi bir bakış attı. Sabır...

"Az önce ne oldu?" diye sordu İmparator.

Dük gözlerini kaçırdı: "Prensese kızgın olduğum için biraz kaba davranmış olabilirim."

"Biraz mı?" diye çıkıştım. "İnsanların içinde beni küçük düşürmeye çalıştınız!"

"İnsanların düşüncelerini ne zamandan beri umursar oldun?"

Bu it neden benimle bu kadar resmiyetsiz konuşuyordu? Prensesim lan ben! Üstüne yürüdüm: "Yine aynı kaba tavır! Aramızda o kadar samimiyet olduğunu sanmıyorum. Eğer böyle devam edecekseniz, ben de resmiyeti kenara bırakırım!"

"Kafana taş falan düştü herhalde senin," dedi Dük üzerime gelerek.

"Bana bak, sinirlerimi bozma benim!" diyerek yakasına yapıştım.

"Bırak beni manyak!"

"YETER!"

​İmparatorun gürlemesiyle ikimiz de buz kestik. Sesi çadırın direklerini titretmişti. "İkiniz de kesin şunu! Benim karşımda bu ne saygısızlık? Çocuk gibisiniz!"

​Haklıydı, yalan yok. Yakasını bıraktım, o da üstünü başını düzeltti. İmparator elini alnına koyup iç çekti: "Vaktimi neyle harcıyorum... Çocuklardan betersiniz."

Bu laf biraz oturdu ama sessiz kaldım. O sırada Dük’ün yüzüne bakarken bir şeyi fark ettim. Duvar!

"Duvar!" diye bağırdım birden.

"Ne duvarı be?" dedi Dük kaşlarını çatarak.

"Sen o günkü duvarsın! Saraya girerken çarptığım o herifsin. Şimdi hatırladım."

Dük bana tuhaf bir bakış attı: "Tek bir şey soracağım... Sen hafızanı mı kaybettin?"

Ona baksam da gözlerim İmparatorun ölü mavisi gözlerine kaydı. Hiçbir duygu kırıntısı yoktu. Onu bu kadar hissizleştiren neydi? Katrina tek başına bunu yapmış olamazdı.

"...Evet," dedim kısık bir sesle. "Gidiyorum ben. Ne haliniz varsa görün. "

​Çadırdan fırlayıp adımlarımı hızlandırdım. Nereye gittiğimin önemi yoktu, sadece onlardan uzaklaşmalıydım. Boğazım düğümlenmiş, kalbime koca bir taş oturmuştu. Başım önde, tırnaklarımı avuçlarıma bastırarak yürüdüm.

Sonunda durup etrafıma baktığımda, kendimi ıssız, devasa ağaçların olduğu bir ormanda buldum. Harika, bir bu eksikti. Yorulmuş ve bitmiştim. Bir ağacın dibine çöktüm. Tam o sırada burnumdan sıcak bir sıvının aktığını hissettim. Elimi götürdüğümde dudaklarıma kadar inen kanı gördüm.

​Stres... Katrina’nın bedeni strese dayanamıyordu demek. Lily’nin verdiği mendille burnumu sildim ve kafamı ağaca yasladım. Kuş sesleri, rüzgarın hışırtısı... O aşağılayıcı seslerden bin kat daha iyiydi.

Gözlerimi kapatıp kendimi doğanın huzuruna bıraktım.

​Yarım saattir oradaydım. Tam "Burada ölsem de olur" diye düşünürken, huzuru parçalayan o ses kulaklarıma doldu.

​Ağaçların arkasından gelen derin, aç bir hırıltı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.