İmparator, elindeki kılıcı tekrar boğazıma doğrulttuğunda metalin o buz gibi dokunuşu tüm sinirlerimi zıplattı. Ne kılıç sevdasıymış arkadaş! Her fırsatta kellemi uçurmaya niyetlenmesi artık kabak tadı vermeye başlamıştı.
Boğazımı temizleyip ciddiyetimi takındım.
"Tamam, buraya şaklabanlık yapmaya gelmedim. Sadece bir şey soracağım."
Cevap vermedi, sadece o soğuk ve mesafeli bakışlarıyla devam etmemi bekledi.
"İki gün sonra canavar avı başlıyormuş... Bu konuda biraz bilgi verebilir misin? Yani... Ben de katılmak istiyorum."
Yüzündeki ifade bir anda değişti. Önce şaşırdı, sonra bu şaşkınlık yerini derin bir sinire bıraktı. Aramızdaki o ağır sessizlik, gerilimi bir yay gibi geriyordu.
"Lütfen?" dedim, hafifçe kafamı yana eğerek.
İmparator tek kaşını kaldırdı. Bakışları artık sadece soğuk değil, aynı zamanda aşağılayıcıydı.
"Prenses... Benimle evlenmek istemediğiniz için deli taklidi yaptığınızı anlayabiliyorum ama bu oyun fazla uzamadı mı? Artık gülünç olmaya başladınız."
Kan beynime sıçradı. Gülünç mü? Ben burada varoluşsal bir kriz yaşıyorum, adam gelmiş bana 'şov yapma' diyordu.
"Ben Katrina değilim!" diye çıkıştım. "Ve deli de değilim. Kaç gün oldu hala inanmıyorsunuz. Kanıtlamak için ne yapmam gerekiyor?"
Bu kadar sert bir tepki beklemiyor olacak ki, elini saçlarından geçirip derin bir nefes aldı. Sabır çekiyor gibiydi.
"...Buna gerçekten inanmamı mı bekliyorsun?"
"Ama bu bir gerçek! Hizmetçiler bile 'Prenses değişmedi mi sizce de?' diye fısıldaşıyorlar. Belki de siz sadece inanmak istemiyorsunuzdur."
İmparatorun sabrı nihayet taştı. Üzerime doğru eğildiğinde, gözlerindeki o saf tiksintiyi ilk kez bu kadar yakından gördüm.
"İster Katrina ol, ister yoldan geçen bir ruh... Kim olduğun zerre umurumda değil," dedi fısıltı gibi ama bıçak kadar keskin bir sesle. "Bu bedende olduğun, damarlarında o iğrenç kan aktığı sürece, ruhun benim için sadece bir hiç."
Dilim tutulmuştu. Öfkem bir anda sönüp yerini buz gibi bir şaşkınlığa bıraktı. Bu adam benden değil, bu bedendeki kandan, soydan nefret ediyordu.
"Neden?" diye mırıldandım geri çekilerek. "Neden ondan bu kadar nefret ediyorsun?"
"Çünkü nefret edilesi biri."
Net bir cevap değildi ama her şeyi anlatıyordu. Katrina her ne yaptıysa, bedelini ben ödüyordum.
"Ben bu sözleri hak etmiyorum..." dedim, sesimin titremesine engel olamayarak. Ama o, sadece umursamazca bir iç çekti. Bu beni hem kırdı hem de içimdeki son iyi niyet kırıntılarını süpürüp attı.
"Senden yardım isteyende kabahat zaten. Her neyse, o av yarışmasına geleceğim Majesteleri. Şimdi izninizle!"
Arkamı dönüp hızla uzaklaştım. Bakışlarının sırtımı deldiğini hissedebiliyordum ama dönüp bakmadım. Bana düşman gibi davranana, ben de artık melek olacak değildim.
Öfkeyle sarayın koridorlarında ilerlerken kendimi bir anda seranın yakınlarındaki o ıssız alanda buldum. Ne ara buraya gelmiştim? Etrafta ne bir hizmetli ne de bir şövalye vardı. Hava kararmış, atmosfer bir anda tekinsiz bir hal almıştı. Az önce bana güzel görünen çiçekler, şimdi sanki yalnızlığımı yüzüme vuruyordu.
Aniden olduğum yerde kas katı kesildim.
Yanımda, ruhumu parçalayabilecek kadar güçlü ve aç bir varlığın geçtiğini hissettim. Bu, İmparatorun yaydığı baskıdan çok farklıydı; bu saf bir öldürme arzusu, karanlık bir açlıktı. Bir anda vücudumu siyah, ip benzeri gölgeler sarmaya başladı. Boynumu ve karnımı bir yılan gibi sıkıyorlardı.
Nefesim kesildi. Burası tenhaydı, burada ölürsem kimsenin ruhu bile duymazdı! Ama korku, yerini tuhaf bir sinire bıraktı.
"Eğer beni korkutacaksan başka yerde yap bunu!" diye bağırdım karanlığa doğru. "Burası zaten yeterince korkunç, seninle iyice çekilmez oluyor!"
Şaşırtıcı bir şekilde, siyah gölgeler yavaşça gevşedi ve havada dağılıp yok oldu. Birisi çiçeklerin arasında dönüp duruyordu ama göremiyordum. Neden beni öldürmemişti? Elimi boğazıma koyup etrafı kolaçan ettim. Kimse yoktu.
Tamam, her ne kadar asilik yapsam da "göt korkusu" denilen gerçek bir şey vardı ve benim şu an tek ihtiyacım olan şey, odamın o pofuduk ve güvenli yastığıydı. Arkama bile bakmadan oradan uzaklaştım.