Anlamsızca, sanki bir bilmeceyi çözmeye çalışır gibi yüzüme baktı. Bakışlarındaki o buz kütlesi hala erimemişti.
"Dışarı çık."
"Ha?"
Derin bir nefes alarak alnını ovmaya devam etti. Sabrı, pamuk ipliğine bağlı gibiydi.
"Eğer gerçekten yanlışlıkla ölmek istiyorsan, kalmaya devam et."
"Ama..."
"DIŞARI!"
Gürlemesiyle irkilmem bir oldu. "Tamam, tamam!" diyerek hızlıca odadan çıktım.
Omuzlarımın üzerinden derin, sarsıcı bir nefes koyverdim. Zihnimin içinde yankılanan o öfkeli ses hâlâ kulaklarımı tırmalıyordu; neyin ne olduğunu anlamama izin vermeden üzerime gelen o haksız suçlama...
«Niye bağırıyor ki bana? Ne suçum var benim?»
Kafasının karışık olması, her şeyi yakıp yırtabileceği, bana öfkeyle seslenebileceği anlamına gelmezdi ki! Burada tek bir asıl mağdur vardı; o da, yabancı bir tavanın altında dehşetle uyanan bendim.
Adımlarım koridorda yankılanırken elimi boğazımdaki bandajın üzerine koydum. Zihnim bir labirent gibiydi ve çıkış yolunu bulamıyordum. Yanımdaki genç hizmetli bana endişeli gözlerle bakıyordu ama ona cevap verecek, hatta yüzüne bakacak enerjim bile kalmamıştı.
Sıçtığımın imparatoru sanki Terminatör! Yok yani, ne yaptım ki ben? Bu neyin siniri, neyin egosu?
DÜK ENOCH ARIAN
Yine o bitmek bilmeyen gece mesailerinden biriydi. Elimdeki dosyalar ağır, zihnim ondan da ağırdı. Günümün çoğu sarayda geçse de İmparator Damien'ı bu saatlerde görmek pek adetim değildi. Biz onunla çocukluk arkadaşıydık; birbirimizin kanını da bilirdik, sırrını da.
Damien'ın çalışma odasına giden loş koridorda ilerlerken, karşıdan gelen o silüeti gördüm. Prenses Katrina...
Ondan hiç hazzetmiyordum, bu duygunun karşılıklı olduğunu da saraydaki sağır sultan bile bilirdi. Ne zaman karşılaşsak zehirli bir laf dalaşına girerdik ama şu an... Şu an bambaşka görünüyordu. Yanından geçtiğimi fark etmeyecek kadar kendi dünyasına hapsolmuştu.
O, majestelerinin odasından mı geliyor? Hem de boğazı bandajlı mı?
Kapının önünde durdum ve sesimi ayarlayarak seslendim:
"Majesteleri, benim; Arian."
İçeriden yorgun, adeta tükenmiş bir ses tonu geldi: "Girebilirsin."
İçeri girdiğimde, loş ışığın altında kendine içki dolduran bir Damien buldum. Sandalyesine, omuzlarında dünyanın yükü varmış gibi yaslanmıştı.
"Neler oluyor Damien?"
"Neler oluyormuş Arian?" diye karşılık verdi, gözlerini bile açmadan.
"Prenses Katrina'yı gördüm. Boynu bandajlıydı ve bir hayalet gibi yürüyordu. Hatta beni fark etmedi bile. Boğazına bunu sen mi yaptın?"
Damien, yorgun bir ifadeyle kadehine baktı. Aralarında geçen şey her neyse, onu da yıprattığı belliydi.
"Evet, ben yaptım."
"Sana karşı bir hamle mi yaptı? Yoksa seni öldürmeye mi çalıştı? İstersen hemen ondan kurtulabilirim, sadece bir işaretine bakar."
İçkisinden yavaş bir yudum aldı ve bana baktı. Bakışlarında garip bir kararsızlık vardı.
"Arian, o kız beni nasıl öldürmeye çalışabilir? Başka bir sebepten yaptım."
Haklıydı. Prenses bizden nefret ediyordu, zehirliydi ama sonuçta 16 yaşında bir kızdı. Suikast yapacak olsa bile bunu evlilik zırhının arkasına saklanınca yapardı.
"Bugün... garip görünüyordu," diye mırıldandım.
"... Garip?"
"Yani... Ne demek istediğimi biliyorsun. O bakışlar, o tavır..."
Damien iç çekerek pencereden dışarı, karanlığa gömülmüş imparatorluğuna baktı.
"Biliyorum, biliyorum..."
"Hala ondan kurtulmak için geç değil majestleri ."
"... Tek bir yanlış hareketi Arian... İşte o zaman onu infaz etmen için sana bizzat izin vereceğim."
YARIN SABAH
Gözlerimi açtığımda tavanın yabancılığı yüzüme bir tokat gibi çarptı. Yani... Bu bir rüya değildi. Başka bir bedende, başka bir yüzyılda tıkılı kalmıştım.
Yastığı yüzüme bastırarak tüm gücümle bağırdım: "AGHH! Kahretsin!"
Karanlığın ve sessizliğin hüküm sürdüğü bu yabancı odada ellerim istemsizce titriyordu. Gözkapaklarımın ardında hâlâ o uyanışın o keskin, ürkütücü anı canlıydı. Hiç bilmediğim, hatları bile seçilemeyen bu ücra köşede gözlerimi araladığım andan beri içimi kemiren o dipsiz korku, odadaki gergin havayla bütünüyle harmanlanmıştı.
Derin bir nefes alıp aynanın karşısına geçtim. Yeşil gözler, kızıl saçlar... Katrina. Nereye gittin Katrina? Ben neden senin yerindeyim? Gözlerimi ovarak ayılmaya çalışırken hizmetçiler kapıyı çalıp içeri süzüldüler. Kukla gibiydim; giydirmelerine, saçımı taramalarına izin verdim.
Hazırlık bittiğinde dünkü genç hizmetçi çekingen bir sesle konuştu:
"Prenses, yemeğiniz hazır..."
Şu an o yemeklerin tadını alabilecek durumda değildim. Boğazımdaki bandaja dokundum, hala sızlıyordu. Durgun gözlerle devasa pencereden dışarıya baktım. Bu altın kafes beni boğuyordu.
"...Dışarı çıkmak istiyorum."