Yani prenses, bu evlilik gerçekleşmeyecek...
-...
Her ne kadar ülkeler arasında-
Nerdeyim lan ben?...
Ne?
"Uff başım... Sus ya bir, bir saatdir başımın üstünde...beynim aktı..."
Karşımdaki adamın bir anda sustuğunu hissettim. Şaşkınlık dolu bakışlarını üzerimde hissederken zorlukla gözlerimi açtım. Karşımda kaşlarını çatmış, sanki bir böceğe bakıyormuş gibi bana odaklanmış bir adam duruyordu.
"Prenses ne demek istiyorsunuz?"
Prenses mi? Ne diyor bu değişik? "Sen kimsin?" diye sordum, sesimdeki yabancılığa ben bile şaşırarak.
Adamın yüzündeki ifade daha da sertleşti. Derin bir nefes alıp öfkesini dizginlemeye çalışarak sordu: "Dalga mı geçiyorsunuz?"
Tek kaşımı kaldırıp etrafıma baktım. Burası neresiydi böyle? Bir saray odasını andıran, ağır dekorlu, devasa bir yer... Gözüm yan taraftaki boy aynasına çarptı. Şoku iliklerime kadar hissettim.
"Yüzüm!"
"Ne olmuş yüzünüze?" dedi adam, artık bıkkın bir tonda.
"Bu benim yüzüm değil!
Aynadaki kız ben değildim."
Yeşil gözlü, kızıl saçlı, tahminimce 16-17 yaşlarında güzeller güzeli bir kız duruyordu karşımda. Ama o kadar abartılı bir makyajı ve o kadar kabarık, rüküş bir elbisesi vardı ki, bu onu olduğundan çok daha yaşlı gösteriyordu.
"Bu benim bedenim degil..."
Diye şaşkınlıktan dilim tutulmuş gibi mırldana bildim sadece.
"Delirdiniz mi siz?"
"Delirmedim. Sen kimsin? Ya da ben neden burdayım ve bu bedendeyim?"
Koyu lacivert saçlı, bir gözü siyah bir bantla kapanmış olan bu oldukça yakışıklı adam, artık sabrının son sınırına ulaşmış gibiydi. Yerinden kalkıp masanın üzerindeki kılıcını çektiği gibi boğazıma dayadı. Soğuk metali hissettiğim an nefesim kesildi.
"Bana yabancı bir ruh olduğunu mu söylüyorsun? Bir casusa ya da bir yabancıya ihtiyacım yok."
"Bekle, ne yapıyorsun?!" Kılıcın soğukluğu tenimi yakıyordu. Küçük bir çizik açılmıştı bile; kanın sıcak akışını hissedebiliyordum. "Neden bunu yapıyorsun? Keyfimden bu bedene gelmedim ya! Benim ne suçum var?"
Suratındaki o buz gibi ifade hiç değişmedi. Sanki bir böceğe bakıyor şerefsiz, diye geçirdim içimden. "Bak, bunu konuşarak çözebiliriz," diye ekledim titreyen sesimle.
Adam kılıcını yavaşça geri çekti ve kemerine taktı. Odaya "Leo" diye birini çağırdı. Açık mavi saçlı, genç bir çocuk içeri girdi.
"Prensesi odasına kadar eşlik et."
Bana bir çöp gibi bakmaya devam ediyordu. Kılıcı olmasa görürdü gününü ama neyse... Leo denilen kahya tipli çocuğun peşinden odadan çıktım. Koridorlar o kadar eski ve ihtişamlıydı ki, kendimi bir dönem dizisinin setinde gibi hissediyordum. Boğazımdaki sızı devam ediyordu, elimle kanı silip sessiz çocuğa baktım.
"İsmin Leo'ydu değil mi?"
Sadece kafa salladı.
Odaya girdiğimde bir şok daha yaşadım. Açık tonlarda tam bir prenses odasıydı. Hizmetliler beni görünce önümde eğildiler. "Banyonuz hazır prenses," dedi biri.
"Tamam, ben kendim hallederim. Siz çıkabilirsiniz," dedim. İtiraz edecek gibi olduklarında onları dışarı çıkardım. O rüküş elbiseyi zorla üzerimden atıp gül yapraklı küvete girdim.
Birkaç Saat Sonra - Gece
Dışarı bakarken hizmetlinin sesi kapının arkasından geldi:
"Prenses, girebilir miyiz?"
"Girin."
Leo ve genç bir hizmetli kapıyı açarak odaya girdi. İkisi de beni ilk görünce şaşırdılar. Neye şaşırdılar ki bu kadar? Oh, sanırım bu bedenimde olduğum prensesin o abartılı makyajını yapmadığım ve kabarık tarzda elbise giymediğim için. Doğru, daha sade bir elbise giydim çünkü diğer türlü yürümek çok zor.
Majesteleri o kılıçlı manyak olmalıydı."Geliyorum."
Odadan çıkarak Leo ve genç hizmetli arkamda "majestelerine" doğru gidiyorduk. En son yaşananları hatırladıkça onun gerçekten manyak olup olmadığını düşünüp duruyordum ve elim istemsizce bandajlı boğazıma gidiyordu. Kapının önünde durduk, hizmetli yine Leo'nun yerine:
"Majesteleri, prenses geldi," dedi.
Kapıyı açarak içeri girdim. Bu oda sanırım onun çalışma odasıydı. Başını kaldırma zahmetine bile girmedi. Harika.
"Prenses hariç herkes dışarı."
İkisi de bir şey demeden dışarı çıktı. Umarım ölmem amına koyayım ya... Masasının karşısındaki sandalyeye oturdum. Sonunda başını kaldırdığında yüzümdeki değişimi görünce kısa bir an şaşırdı ama hemen o soğuk maskesini geri taktı.
"Konuşalım artık?" dedim.
"Garip," dedi sadece.
"Garip olan nedir?"
"Görünüşün."
Tek kaşımı kaldırarak ona baktım ve iç çektim.
"Çünkü ben bu bedenin sahibi değilim."
"Buna nasıl inanmamı bekliyorsunuz?"
Ayy yeter be... Tamam bu deli saçması şey mantıklı degil ama ben ne yapayım yani?! Konuyu degişerek: "Neden insanlar sana majesteleri diyor?"
Duraksadı, ciddi olup olmadığımı sorguladı sanırım."Öyleyim çünkü," dedi.
Şaşırarak ona baktım. "Nasıl yani?"
"Sen kafanı bir yere falan mı vurdun?"
İnanmıyor. Tabii anlaşılabilir bir durum ama yazık değil mi bana da?!
"Ben yalan söylemiyorum. Gerçekten ne seni, ne de bu bedenin sahibini tanımıyorum. Bir düşün, bu bedenin sahibi nasıl biriydi?"
"..."
"...?"
"Prenses... Çok egolu, vurdumduymaz ve gururluydu."
"ve.."
"ve...?"
Tek kaşımı kaldırarak ona baktım... İyi bir şey bekliyordum.
Ayağa kalkarak kılıcını çıkardı, boynuma doğrultarak:
"Benimle bu şekilde konuşmaya hiç kimsenin cesareti olmadığını biliyordu."
Panikleyerek ona baktım, neden bu kılıç...
"Ya konumuz bu mu şimdi?!"
Kaşlarını çatarak sinirli ifadeyle kılıcını daha da yaklaştırdı.
"Tamam, tamam özür dilerim. Ağız alışkanlığı."
Tek kaşını kaldırarak bana baktı. "Ne dedin sen?"
Hay sıçayım ya yine ne oldu.
"Özür dilerim."
Benden bunu beklememiş gibi kaşlarını çatarak bakıyordu.
"Konuşmamıza kaldığımız yerden devam edelim mi majesteleri?"
Masum görünerek zararsız olduğumu göstermeye çalışıyorum burada adam! Derin bir nefes alarak kılıcı kemerine koyarak yerine oturdu.
"Soru sorabilir miyim majesteleri?"
"Sor."
"Burası neresi?"
Soğuk ifadeyle bana baktı ve ayağa kalktı. O ayağa kalktığında benim boynuma bir şey oluyor ama bu sefer masanın üzerine büyük bir harita getirdi. Kıtaların ve ülkelerin olduğu haritaydı... İşaret parmağını diğerlerine göre büyük olan ülkenin üzerine koyarak:
"Burası şu anda olduğumuz imparatorluk: Lorvil."
"İmparatorluk?"
"Evet, benim imparatorluğum."
"Ne?"
Şaka yapıyor değil mi? Ben koskoca imparatorla mı dalga geçer gibi konuşuyorum?!
O Bıkmışçasına devam etdi.
"Bu imparatorluğun imparatoru Damien Hawthorne."
Şaşırarak ona baktım, neden eski çağda bir imparatorun önündeyim şu an?! Benim şaşırmamı ciddiye almadan devam etti. Elini Lorvil imparatorluğunun önündeki küçük ülkeye koydu:
"Burası Etrill krallığı. Abartılacak bir krallık değil; Lorvil ve Daril için sınır rolünü oynuyor."
Bana bir aptala 1+1 anlatır gibi dünyayı anlattı. Etrill Krallığı, Daril Krallığı... Meğer bu beden, barış için gönderilen bir kurbanmış. Dükün kızı olan Katrina Lambert'ın bedenindeydim.
"Yani beni öldürürsen savaş çıkar," dedim cesaretimi toplayarak.
"Savaştan korkacağımı mı sanıyorsun? O Daril'li böceklerden kurtulmak benim için zevk olur."
"Ama majesteleri... Bir prensesi sizinle evlenmek için göndermişler, bu savaş olmasını istemedikleri anlamına gelir... Lakin kral kendi kızını göndermedi değil mi? Hatta daha reşit olmayan dükün kızını yaşlı bir imparatorla evlenmek için göndermişler,-"
"Az önce bana yaşlı mı dedin sen?"
"Değil misiniz?"
Kaşlarını çatarak ayağa kalktı, onun kalkmasıyla ben de kalktım tabii. Üstüme geldiğinde ben de masanın diğer tarafına geçtim.
"Ya ben lafın gelişi söyledim."
"İmparatorla böyle konuşanların sonu nasıl biliyor musunuz?"
Sıçtım.
"Majesteleri kötü anlamda söylemedim, yani benden yaşça büyük değil misiniz? O anlamda. Yoksa size hakaret etmeye nasıl cesaret edebilirim?"
O bana doğru gelirken ben ondan kaçıyordum. Bu işin tadı kaçmadan:
"Daha konuşmayı bitirmedim, bitireyim sonra devam ederiz isterseniz. Sizinle dalga geçmiyorum ya da aşağılamaya çalışmıyorum; benim tek derdim bu odadan canlı çıkmak bu yüzden dinleyin, lütfen."
"Uzun süredir konuşuyoruz ve tek şey zaman kaybı. Sen kimsin bilmiyorum ama sabrım tükeniyor."
Gerizekalı ben de burada keyfimden dil döküyorum zaten. Derin bir nefes alarak sakinleşmeye çalıştım. Olabildiğince zararsız ve küfürsüz cümle kurmak şu an oldukça zor çünkü.
"Majesteleri... Onlar bu genç prensesi size göndererek konunun hızlıca kapanmasını istemişler. Prenses sizinle evlenirse imparatorluğun imparatoriçesi Daril'li olur ve olacak olan veliaht Daril kanı taşır. Çıkarı olan taraf Daril... Eminim bunları zaten biliyorsunuz ama demek istediğim..."
Ortam biraz sessizleşti, kaşlarını artık çatmıyordu ama benden hala nefret ettiğini görebiliyordum.
"Bu evlilik olmayacak."
"Ben de öyle olmasını umuyorum ama nasıl olacak o?"
"Seninle evlenmeyi reddedersem ya ülkene geri döneceksin ya da..."
"Başka bir kadınla evlenerek prensesi cariye yapacaksınız."
Yerine oturarak alnını ovdu, başının ağrıması normal tabii...
"Ama majesteleri... Sizinle evlenmem için gönderildim. Eğer Katrina bir kaza sonucu 'ölürse' hem siz bu evlilikten kurtulursunuz, hem de ben uzaklara giderim. Bir daha gözünüze bile görünmem. Nasıl fikir?"