İçeriğe geç

KARE

Bölüm 5 · 12 dk okuma

KARE

Bölüm 5

Prensesler uyandığında uykuya dalmadan önceki hallerinden çok daha yorgun olduklarını hissettiler. İsis hala yanlarındaydı ama onun odasında değil kendilerini duvarlarından ve dahi tavanından sümbüller sarkan, zemini ince bir su tabakasından oluşan ve bu tabaka üzerinde yüzen dökülmüş sümbül yapraklarının olduğu hoş kokulu bir odada buldular. Oda uzun bir koridorun oval bir daireye açılmasıyla oluşuyordu. Açılan oval dairenin ortasında havada duran tıpkı rüya köşkünde üzerinde uyandıkları bulutları andıran bir yatak vardı. Prensesler yine bir bulutun üzerinde uyandılar. İkisinin de vücutları öylesine ağrıyordu ki sanki uykuya dalmamışlar da uzunca bir maraton koşmuş gibiydiler.

“Muhtemelen kendinizi çok yorgun hissediyorsunuz ve bu iyiye işaret. Hiçbir galibiyet yorulmadan elde edilmez.” İsis uzun sakallarının altından gülümseyerek konuşmuştu. İkizler yerlerinde doğrulurken yaşlı adam elinde bulunan iksir şişelerini ikisine de uzattı. “Yorgunluğunuzu alması için hazırladım. İçtiğinizde daha iyi hissedeceksiniz.” Yaşlı adamın uzattığı şişeleri alıp yudumladı kız kardeşler. Daha ilk yudumda bile fark etmişlerdi vücutlarındaki değişimi. Şişelerin içindeki sıvıyı bitirdiklerinde kendilerini çok daha dinç hissediyorlardı. “Biriniz insanlara sözleriyle hükmetme yeteneğine sahip olurken diğeriniz zamanı bükme özelliğini keşfetti öyle değil mi?” dedi İsis kendinden emin bir şekilde.

“İsis bunu keşke bizi uyku köşküne yollamadan önce söyleseydin de ne bulacağımızı bilmiş olurduk en azından.” Elmira sitemkar bir şekilde cevap vermişti kahine.

“Eğer içinizdeki merak duygusunu öldürseydim rüyanız çok daha uzun sürerdi prensesim çünkü ne bulacağınızı bilirdiniz ve çok daha rahat olurdunuz ama belirsizlik size zaman kazandırdı.” Elmira her ne kadar İsis’e söylense de haklı olduğunu biliyordu. Ona göre İsis hep haklıydı. Bunca zaman hem kişisel hayatında hem de ülke yönetiminde hep ona danışırdı belki de Kare’deki en güvendiği arkadaşı oydu Elmira’nın. Sırlarını verir, fikrilerini alır ve gerçek bir dostun hissettirdiği güveni ona sunardı İsis. Elmira’nın kendisine itiraz etse de söylediklerine katıldığını biliyordu yaşlı adam bu yüzden sitemine aldırış etmedi. “Tahminime göre Elmira zaman bükme özelliği senin ve sözlerle hüküm yeteneği ise Süreyya prensesimizin.” bu sefer kehanetlere dayanarak konuşmadı İsis, tamamen kendi düşünceleriydi bu çünkü kehanetler hangi yeteneklerin bahşedileceğini söylerdi ama kime bahşedileceğini söylemezdi.

“Nerden bildin?” Elmira şaşkınlıkla bakıyordu kahine. Süreyya ise onun kahin olduğu için bunu bilmesinin normal olabileceğini düşünüyordu.

“Süreyya prensesimizi her ne kadar sizin kadar tanımasam da sizi çok iyi tanıyorum Elmira. Küçüklüğünüzden beri bu yeteneğe yatkınlığınız olduğu aşikardı fakat bu gücü elde etmek için kardeşinizin yanınızda olması gerekirdi.”

“Peki biz rüya köşküne gideli ne kadar zaman oldu? Orada ne kadar kaldık?” bu sefer konuşan Süreyya idi. Uzun zamandır uyuduklarını düşünüyordu.

Cep saatine baktı İsis kendisine yöneltilen soru üzerine. “Tam olarak 7 dakikadır rüyadaydınız.”

“Nasıl yani 7 dakika. Bildiğimiz 7 dakika mı? Ama orada yaşadığımız şeyler çok daha uzundu. Saatlerdir oradaydık.”

“Rüya köşkünde yaşadığınız şeyler sizin saatlerinizi ve hatta günlerinizi alıyormuş gibi hissettirebilir çünkü orası sizin kurduğunuz hayali bir dünyadır ama zaman algısı her rüyalar ve gerçekler arasında farklılık gösterir. Rüyalarda gece ve gündüz birbirini takip etmez. Bir mevsim döngüsü yoktur. Orada günler göz açıp kapayıncaya kadar geçer bazen de uzun bir dakikayı yıllardır yaşadığınızı hissedersiniz. Hatta aynı rüyada olan kişiler için bile farklıdır bu zaman algısı. Siz birkaç saattir uyuduğunuzu düşünürken bir başkası orada yıllar geçirdiğini bile hissedebilir.”

Bu dünyada öğrenecek çok şeyi olduğunu düşündü Süreyya. Onun için kargaşa gibi görünen her şey bu dünyanın düzeniydi. ‘Alışmama gerek yok. Burada çok kalmayacağım.’ diye düşündü. Olanları anlamak yerine kabullenmeyi tercih etti. “Peki artık güçlerimizi bulduğumuza göre şimdi ne yapmamız gerekiyor? Kim olduklarını bilmediğim düşmanlarımıza karşı ne yapacağımı bilmediğim bir durumla karşı karşıya görünüyorum buradan bakınca da.” alaycı bir tavırla konuşmuştu Süreyya. Gerçekten de alay ediyordu bulunduğu durumla, karşısındaki kişilerle. Her şey o kadar hızlı ve o kadar olağan dışı gerçekleşiyordu ki burada. Biliyorum dediği hiçbir şey bildiği gibi ilerlemiyor, düz yol görünen yerde yokuş tırmanmaya benziyordu.

Ondaki bu alaycı tavrı ve düşüncelerini az çok tahmin eden Elmira kız kardeşini yanıtlamakta gecikmedi. “Evet güçlerimizi öğrendik ama bunları henüz yeterince geliştirmedik. Ayrıca sen bir savaşa girmek için yeterince bilgiye sahip değilsin bu yüzden dövüş sanatları dersleri alman gerekiyor. Sözlerinle insanlara hükmedebilirsin fakat bize doğru gelen büyük bir orduya sesini duyurup onları hükmün altına alabilecek bir güçte değilsin.”

“Şimdi bir de ders mi alacağım? Peki tam olarak ‘düşman’ olarak ifade ettiğiniz kişiler de kim?”

“Bizim doğumumuz ile birlikte anne ve babalarımız iki dünya arasında ortak bir bağ kurmuş oldu. Kare’de bu durum şöyle ilerledi: Aktif olmayan yanardağlarımızda zaman içinde patlamalar gerçekleşti. Mevsimler değişti. Kışın yazı, yazın ise kışı yaşadığımız günler oldu. Ekinlerimiz soldu ya da zamansız filizlenip kurudular. İnsanlarımız arasında isyanlar çıkmaya başladı. Halbuki Kare yüzyıllardır barış içerisinde yaşayan bir medeniyet. Bu zamana kadar böyle şeyler yaşanmamıştı. Senin bir gün buraya geleceğini ve bu yaşanan şeylerin düzeleceğini kahinlerimiz bize söyledi fakat bu durum Hades’in oluşturduğu birliklerin bize saldırmasına engel olmadı.”

“Hades de kim?” Süreyya meraklı bakışlarla sormuştu.

“Yaşadığımız dünyalar her ne kadar birbirlerinden çok farklı işleseler de iyilik ve kötülük en nihayetinde her iki dünyada da hep var oldu. Bu birbirine düşman ama biri olmadan diğerinin hiçbir anlam ifade etmediği iki kardeş insanlığın varlığından beri kavgasını sürdürdü. Kare’de yaşanan düzen bozukluğunu fırsat bilen Hades kendilerine yandaşlar edindi ve tüm güçleri kendi elinde toplamaya başladı. Onu durdurmak isteyenler tabi ki oldu ama kimse onu yok edemedi ve o da artık Kare’yi ele geçirip kraliyetin soyuna son vererek buraya kendi hükmedecek. Ama sanmayın ki kötülük sonu olan bir hedeftir. Öyle bir hazzı vardır ki insana iyilikten daha çok haz verir çünkü daha kolaydır ve her birimizin içinde olan bencil ve vahşi duyguları uyandırdığında bir daha o olmadan yapamayız. Kare’yi ele geçirdiğinde bu onun için yeterli olmayacak. Senin dünyana girecek ve orayı ele geçirmek için savaşacak.” bu sefer konuşan ise bilge kahin İsis idi.

“Peki Hades yok olduğunda kötülük de yok olacak mı?” bu sorunun cevabını iki kız kardeş de biliyordu aslında. Kötülüğün yok olması imkansızdı.

“Eğer kötülük yok olursa bu iyiliğin de yok olması demektir. Kötülük yok olmayacak ama dünyalarımız arasında var olan bu düzen korunmuş olacak.”

Derin bir sessizlik kaplamıştı bu geniş odayı. Kahinin ve kız kardeşi Elmira’nın anlattıkları korku tohumlarını serpmişti kalbinin her bir köşesine. Aralarında oluşan bu sessizliği hiçbiri bozmak istemedi. Zaten uzun koridorların oval bir daireye açıldığı bu odada başka birinin sesi geldi kulaklarına.

“Sizin dünyalı arkadaşınız gelmiş olmalı.” dedi Kahin.

Sesin geldiği yere baktı Süreyya. Koridorlarda dolanan bu ses nihayet görüntüsü ile birlikte karşılarına çıktığında İsis’in haklı olduğunu gördü hepsi. Gerçektendi Arif’ti karşılarındaki. Onu Virsilis Zindanlarına götüren muhafız da yanındaydı. Aklına rüya köşkünde yaşadıkları geldi Süreyya’nın. Arif’in ve annesinin kendisini boğmaya çalıştığı anı düşündü. Yüzü düştü istemsizce. Gözünün önünden gitmiyordu o anlar. Kız kardeşinin yüzündeki ifadeden neler düşündüğünü anlayan Elmira onu düşüncelerinden sıyırmak için lafa girişti. “Meşhur Arif sensin demek.” Süreyya’nın üzerindeki gerginlik ve korku Arif’in de üzerine yapışmış gibiydi. Bulunduğu yerin tuhaflığına hala inanamazken karşısında arkadaşının bir kopyasını daha görünce şaşkınlığı katbekat arttı. “Sü-süreyya?” kekeleyerek konuşabildi. “Niye iki tanesin?” Süreyya rüya köşkünde yaşadıklarını bir kenara bırakıp yerinden kalktı ve arkadaşını kollarının arasına alıp sıkıca sarıldı. “İyi ki buradasın” diye fısıldadı kulağına.

Süreyya ve Elmira tüm olanları Arif’e anlatıp kafasındaki soruları yanıtlamaya çalıştı. Arif duydukları karşısında bir yandan şaşırırken diğer yandan da geldiği bu yerde hiçbir şeye şaşırmaması gerektiğini düşünüp kendini telkin ediyordu.

O günden sonra Elmira’nın dediği gibi günlerce ders aldı ikisi de. Edindikleri bu özel güçleri en iyi şekilde kullanmak için Kare’nin dört bir yanından en iyi eğitimciler getirildi ve onlara dersler verdiler. Bu derslere çoğu zaman Arif de onlarla birlikte katılıyordu. Her ne kadar özel güçleri olmasa da dövüş sanatlarında bir hayli kabiliyetliydi. Tabi bunun geldiği dünya da karate hocası olması ile çok yakından ilgisi vardı. Dövüş sanatları, şifalı ve zehirli bitkiler, kehanetler, kişiye özel güçler, dost ve düşman canlılar... tüm bunlar için ayrı ayrı dersler alıyordu prensesler. Günlerce aralıksız bir şekilde canla başla çalıştılar. Elmira yaşadığı yer gereği zehirli ve şifalı bitkileri daha iyi bilip bölgede onlara yardım edebilecek ya da onlara zarar verebilecek dost ve düşman canlılara daha çok hakimdi. Bunun yanında dövüş sanatında Süreyya’dan daha iyi olduğu görünüyordu. Süreyya ise edindiği özel gücü Elmira’dan daha hızlı geliştirme eğilimindeydi ve kehanetler dersine diğerlerinden daha ilgiliydi. Bu dünya ona en başında ne kadar garip gelse de şimdiler de bu gariplik onda merak duygusu uyandırıyor ve burada olan biten her şey daha çok ilgisini çekiyordu. Tüm bu süreç boyunca prenseslerin babaları olan Kral Uraz ve üvey anneleri Kraliçe Maysa Elmira ve Süreyya’yı zaman zaman ziyaret ediyor ve onlara destek olmaya çalışıyordu. Süreyya uzun zaman sonra tanıştığı babasını her gördüğünde annesi aklına daha çok düşüyor ve onun için endişeleniyordu. Geldiğinden beri hiç sormamıştı doğru düzgün annesini Kral Uraz. Sanki hiç tanımamıştı eskiden çok sevdiği bu kadını. Geçen yıllar aralarındaki sevgiyi unutturmuştu Uraz için. Halbuki annesi öyle miydi? Hasta yatağında bile her gün o çok sevdiği adamla geçirdiği mutlu günlerin hayalini kurup onu tanıdığı için şükürler ediyordu. Delicesine merak ediyordu Süreyya. Nasıl unutmuş olabilirdi? Nasıl hiç merak etmiyordu? Evet, babası evli bir adamdı ve aslında annesi bu ilişkide ikinci kadındı ama onu görmezden gelip yok saymak büyük bir haksızlık değil miydi? Elmira ise babasının aksine annesine dair çok şey soruyordu. Nasıl biri? Neler yapmaktan hoşlanır? En çok sinir olduğu şeyler neler? Ona benziyor muyuz? Gözleri ne renk? Saçları uzun mu? Doğum günü ne zaman? Ardı arkası kesilmeyen hatta bazen yinelenen sorular. Birilerinin onunla ilgilenmesi hoşuna gitmişti Süreyya’nın da. Annesinin hastalık süreci ve geldiği bu yaşa kadar iki kişilik olan hayatlarına dair her şeyi merak eden ve bu iki kişilik oyuna en başından beri dahil olmak isteyen birinin varlığı onu mutlu etmişti. Zaman zaman hangisinin daha şanslı olduğunu düşünüyordu. Her ne kadar birbirlerinin aynısı olan görüntülere sahip olsalar da kişilikleri birbirlerinden çok farklıydı kız kardeşlerin. Biri siyahı severken diğeri beyazı seviyor, biri yazın sıcağını severken diğeri kışın ayazını özlüyordu. Belki de bambaşka yerlerde bambaşka şartlarda yaşamaları neden olmuştu bu kadar farklı olmalarına. Süreyya’da tıpkı Elmira’nın annesi hakkında sorduğu sorular gibi babası hakkında sorular soruyordu ona ama babası kadar merak ettiği biri daha vardı. Kraliçe Maysa. Nasıl biriydi? Yaşanan bu olaylar onun içinde çok zor olmalıydı. Eşi tarafından aldatılmış ve bu ilişkiden eşinin çocukları olmuş. Her şeyi bir şekilde kabul edip burada kalmaya karar vermek onun içinde zor olmalıydı. Peki onun bu evliliğe devam etme nedeni Kral Uraz’a duyduğu yoğun hisler miydi yoksa Kraliçelik ünvanı mıydı? Süreyya aklındaki bu soruları Elmira’ya sorduğunda onu tatmin edecek cevaplar alamıyordu çünkü Elmira’da bunca yıldır anlayamamıştı Kral ve Kraliçe arasında nasıl bir ilişki olduğunu. Birbirlerinin fikirlerine önem verip bir karar alırken her zaman birbirlerine danıştıklarını biliyordu. Aralarında derin bir sevgi bağı olmasa da buna ihtiyaç duymayan büyük bir saygı bağı olduğunu söylemişti. Tüm bu yaşananlar her ne kadar Kraliçe Maysa için zor olsa da kendisine yıllarca annelik yaptığını ve onunla her zaman ilgilendiğini, yaşanan bu olaylardan hiçbir zaman kendisini sorumlu tutmadığını anlatmıştı.

Saatler günleri ve günler haftaları kovalarken devam ediyordu bu eğitim süreçleri. Süreyya, Kare hakkında daha çok şey öğrenmişti, tabii Arif’te öyle. Büyük bir savaş hazırlığındaydı herkes. Yakın zaman içinde bir saldırı planlanıyordu Hades ve yandaşlarına. Tam da bu yüzden herkes gergindi Kare’de. Muhafızlar, kraliyet, hizmetkarlar, hava bile bir açılıp bir kapanıyor, denizler gün içerisinde taşma noktasına gelip bir anda sular çekiliyordu, hasatlar sabah kuruyor akşam ise yeşeriyordu. İnsanlar üzerindeki bu gerginlik çevreye fazlasıyla yansıyordu.

Uykunun en tatlı sıralarıydı. Büyük bir rüzgar ele geçirdi Kare’nin her bir köşesini. Şatonun içini dahi ele geçiren bu rüzgar etrafta olan biten her şeyi kırıp dökerken yataklarında uyuyan herkesi de birer birer uyandırmıştı. Elmira sümbüllerle kaplı mis kokulu odasında uyandığında çiçeklerin solduğunu, ortalıkta uçuşan ve güzel kokusunu kaybetmiş yapraklar olduğunu gördü. Büyük bir hışımla çıktı odadan. Süreyya ise Elmira’nın odasının hemen yan koridorunda olan ve kendisine özel tahsis edilmiş duvarları bir mağarayı andıran taşlara sahip, yerlerde odayı aydınlatan mumların dolu olduğu, içerisinde sarnıçların bulunduğu, tavanının bir bölümü açık olup gökyüzünün gözüktüğü, odanın tam ortasında ise doğal oluşumlu bir havuz bulunan bir odadaydı. Bu güzelim odada ise fırtına ile birlikte havuzun suyu taşmış, mumlar sönmüştü. Kendini can havliyle atmıştı odadan Süreyya. Koridoru boylu boyunca takip edip Elmira’yı buldu. “Neler oluyor? Bu normal bir şey değil herhalde.” Böyle söylemesine rağmen ‘umarım normaldir ve endişelenmemi gerektiren bir şey yoktur’ diye düşünüyordu Süreyya. “Neler olduğunu bilmiyorum ama normal olmadığına emin olabilirsin.” diye yanıtladı kardeşi onu. İki kız kardeş rüzgarın etkisiyle savrulurken Arif koşarak yanlarına geldi. “Yüzünüzdeki telaşlı ifadeye bakılırsa beklenmedik bir durumla karşı karşıyayız.” Arifti konuşan.

Üçü de ne yapacağını bilemeyerek şatonun girişindeki meydana doğru koştular. Muhafızlar, hizmetkarlar ve birçok kişi de onlar gibi bu meydana gelmişti. Herkes soran ve cevap arayan gözlerle birbirlerine bakarken büyük bir çığlık duyuldu. Üst kattan geliyordu bu çığlık. Herkes başını sesin geldiği yöne doğru çevirdiğinde şatodaki meydanın iki yanından başlayan merdivenlerin başında yüzü gözü kan içerisinde olan Kraliçe Maysa çığlık çığlığa bağırıyordu. Herkes merdivenlere yönelik kraliçenin yanına gittiler. Maysa gözleri korku dolu bir şekilde titriyordu. Elmira ona ne olduğunu, nasıl bu hale geldiğini soruyordu ama kraliçe sadece ağlıyor ve titriyordu, cevap veremiyordu. Elmira etrafa bakınıp gözleri babasını ararken bu sefer dehşete kapılarak konuştu “Babam nerede Maysa?”. Kendisine sorulan bu soru üzerine daha çok ağlamaya başladı kraliçe. O kadar ağlıyordu ki neler olup bittiğini öğrenmek elde değildi. Elmira muhafızlara halkın ne durumda olduğunu öğrenmeleri için emir verdi ve güvenlik tedbirleri kapsamında herkesin evinde kalmasını dışarıda sadece güvenlik için muhafızların kalmasını emretti. Baş muhafız aldığı bu emir doğrultusunda askerlerini görevlendirdi. Şato içerisindeki herkes tetikteydi. Herkesin toplantı odasına geçmesini ve kendilerini orada beklemelerini istedi Elmira. Herkes sorgulamadan prensesin dediklerini yapıyor ve onun ağzından çıkacak olan komutları bekliyorlardı.

Bir süre kraliçenin sakinleşmesini beklediler. Kraliçe konuşabilecek kadar sakinleştiğinde Elmira ona neler olduğunu tekrar sordu. “Uyuyorduk. Bir anda sert bir rüzgar esti. Yattığım yerde donmak üzere olduğumu hissettim. Vücudum o kadar ağırlaşmıştı ki hareket edemiyordum. Başımda bir karartı vardı. Yüzü görünmeyen bir karartı. Gözlerim Uraz’ı aradı ama o yoktu. Yattığı yer ise kanlar içerisindeydi.” konuşurken hıçkırıklara boğuluyor, derin derin nefes alıp gözyaşlarını sildikten sonra tekrar konuşmaya başlıyordu. “Korku içinde bağırdım ve karartıyı yakalamaya çalıştım. O kadar güçlüydü ki ona engel olamıyordum. Beni savurmasıyla duvara çarptım. O sırada odanın diğer ucunda birinin daha olduğunu fark ettim. Peşlerinden koşmaya çalıştım ama gücüm ne yazık ki yetmedi. Sadece yüzünü görmediğim karartı bana saldırırken el bileğinde bir işaret gördüm, bir simge gibiydi. Hades ve yandaşlarının simgesi. Uraz’ı onlar kaçırdı. Belki de öldürdüler.” tekrar ağlamaya başladı Maysa. O kadar zorlanmıştı ki konuşurken sık sık duraksıyor, hıçkırıkları konuşmasına engel oluyordu. Maysa’nın anlattıkları karşısında herkes şok içerisinde kalmış birbirlerine bakıyorlardı. Hades şatolarına kadar gelmişti ama bunu kimse fark etmemişti. Hades ve yandaşları şatoya kadar girebildiğine göre içlerinde yaşayan casuslar olduğu anlamına geliyordu bu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.