“Kare’nin ne demek olduğuna dair bir bilgin var mı arkadaşım?” konuşan Arif’ti bu sefer. Şaşkınlık içerisinde karşısındakilere bakıyordu. Karşılarındaki muhafız kılıklı adam eliyle arkasında ondan emir almak için hazır bekleyenlere işaret yaptı ve yanına birkaç kişi daha geldi “Prenses benimle birlikte şatoya gelecek, yanındakini de Virsilis zindanlarına götürün.” şeklinde emir verdikten sonra tekrar iki arkadaşa döndü.
“Süreyya zindan mı dedi bu adam ben mi yanlış duyuyorum? Kötü bir kabusta mıyız? O zindana götürecekleri kişi ben değilim herhalde. Öyle değil mi?” Arif konuşurken az önce üslerinden emir alan muhafızlar Arif ile Süreyya’nın kenetlenen ellerini büyük bir kuvvetle ayırmış Arif’i kollarından tutarak sürüklemeye koyulmuşlardı bile. “Süreyya! Ne oluyor burada? Yardım et bana!” Arif koluna giren adamlar tarafından sürüklenirken Süreyya da ona doğru gitmeye çalışıyordu fakat yanındaki muhafız buna izin vermiyordu. “Arif. Kurtaracağım seni. Neler oluyor bilmiyorum ama seni bulacağım.” Süreyya, Arif’e doğru koşmaya çalışsa da yanındaki muhafız buna izin vermiyordu. Karşısında kendisine çok sakin bir şekilde bakan kalabalığın ortasından hayvana benzeyen bir canlı kendilerine doğru getirildi. Hayvana benzeyendi evet çünkü daha önce böyle bir canlı görmemişti Süreyya. Kanatları olan bir kurttu karşısındaki. Mitolojik olarak bilinen ve bunu andıran tek canlı unicornlardı ama bu gördüğü ondan çok daha farklı bir şeydi. Kalın siyah bir kürke sahip bir kurt ve gövdesinin iki yanından çıkan heybetli kanatlar. Bu kadar büyük kanatlara sahip bir kuş bile görmemişti Süreyya. “Bu da ne böyle? Bana mı saldıracak? Bu kadarını yapamazsınız?” gözlerini karşısındaki hayvandan alamazken geri geri adım atmaya çalışıyordu. “Sizi kraliyet şatosuna götürmem emredildi. Lütfen benimle gelin.” muhafız yanına gelen kanatlı kurdun önce başını okşadı sonra Süreyya’yı kolundan tutarak kurda doğru yaklaştırdı. Süreyya hala tam olarak neler olduğunu anlamamıştı. Kendini bir rüyada bile sanıyor olabilirdi.
Muhafız dediği gibi Süreyya’yı şato denilebilecek bir yere getirmişti. Öylesine büyük ve büyüleyici bir yapıttı ki bu. Bir şelalenin üzerindeydi adeta. Etrafından sular akan bu şatoya giden çok geniş sayılmayacak bir yol vardı. Ara ara merdivenlere sahip olan bu yol şatonun kapısına götürüyordu yürüyenleri. Pembe yapraklı ağaçlar yol üzerinde süzülüyordu adeta, hatta sadece yol üzerinde değil uzaktan bakıldığında şatonun duvarlarına kadar tırmanmıştı bu pembe yapraklar. Süreyya kendisini taşıyan kanatlı kurdun üzerinden karşısındaki şatoya bakıyordu. “Bu bir mucize olmalı” diye düşündü genç kadın gökyüzünde süzülürken. Üzerinde bulunduğu kurt şatonun girişine doğru süzülerek az önce kendisinden görev aldığı muhafızın emrini yerine getirdi.
“Arif’i yani arkadaşımı nereye gönderdin?”
“Muhafızlarım onu Virsilis zindanlarına götürdüler.” kendinden emin bir şekilde cevapladı onu muhafız. “Zindan dediğin şey burada da kötü insanların ve suçluların bulunduğu bir yer mi yoksa farklı bir anlam mı teşkil ediyor?” Süreyya kaşları çatık bir şekilde muhafızı inceliyordu. “Tehlike teşkil ettiği için oraya gönderildi.”
“Nasıl bir tehlike bu? Asıl siz bizim için bir tehlikesiniz. Ayrıca o tehlikeyse ben de tehlike sayılırım. Beni neden onunla göndermedin?”
“Çünkü bana sizi korumam ve buraya getirmem emredildi. Daha fazla sorunuzu cevaplamam doğru olmaz, bu nedenle izin verin sizi sorularınızı yanıtlayacak kişilere götüreyim.”
Şatonun içerisi tıpkı dışı kadar büyüleyiciydi. Duvarlar heykel işçiliğiyle tasarlanmıştı. Hayvan ve insan figürleri bulunan duvarlardaki semboller hareket ediyordu. Kuşlar uçuyor ve kediler koşuyordu. Bunun gerçek mi illüzyon mu olduğunu anlayamayan Süreyya eliyle bir kediye dokundu, onun dokunmasıyla kedi kendini sevdirmek isteyerek başını salladı. Süreyya hayran gözlerle etrafa bakarken muhafız onu kalın gövdeli, kökleri dışarı çıkmış bir ağacın önüne getirdi. Evet şatoda bir ağaç vardı. Muhafız sağ eliyle ağacın gövdesine dokunup bir süre bekledikten sonra ağaç hareket edip dönmeye başladı ve dışarı çıkan kökleri merdiven şeklini alıp basamaklar oluşturdu. “Bundan sonrasını siz ilerleyeceksiniz, bana sizi buraya kadar getirmem emredildi.” diyen muhafız eliyle basamakları göstererek “Buyurun” dedi. Süreyya önündeki basamakları çıkarken ‘Artık başıma ne gelebilir ki daha fazla?’ diye düşünüyordu. Basamaklar bittiğinde geniş bir koridordan geçip bir kapının önüne geldi. Kapı kendiliğinden açılıp Süreyya içeri girdiğinde kendisini çok geniş bir odanın içerisinde buldu. Zemin sular içerisindeydi ama sanki üstleri camla kaplıymış gibiydi çünkü Süreyya yürürken ıslanmıyor, suyun üzerinde hareket ediyordu. Karşısında ise boyları upuzun olan genç kadının kraliyete ait olduğunu düşündüğü ihtişamlı dört adet tekli koltuk vardı. Dört adet koltuktan ikisi doluydu. Birinde görkemli, upuzun ve kabarık bir elbise içinde bir kadın diğerinde ise üzerinde dönem kıyafetlerini andıran bir kostümle beyaz saçlı bir adam oturuyordu. Bu adam Süreyya odaya girdiğinde ayağa kalkmış ve ona doğru ilerlemeye başlamıştı. Birbirlerine dokunacak kadar yan yana geldiklerinde ise Süreyya’yı incelemeye devam ederken beyaz saçlı adam sımsıkı sarıldı bir anda karşısındaki genç kadına. “Kızım, canım kızım.” diye mırıldanıyordu adam. Süreyya kendisini kollarının arasına alan bu adamın kim olduğuna dair bir fikri bile yoktu, geri çekilip yüzünü dikkatle incelediğinde annesinin kendisine gösterdiği o eski fotoğrafı hatırladı. O fotoğraftaki genç delikanlıydı şu an karşısında duran. Çokça değişmişti belki ama yüzündeki o ifade fotoğraftakinin aynısıydı.
“Sen, ne yani şimdi sen benim babam mısın?”
“Kafanda ne kadar çok soru işareti var tahmin edebiliyorum Süreyyam. Yıllardır hayalini kurduğum bu anı yaşamanın sevinci içindeyim.”
“Nasıl yani? Tam olarak neler oluyor? Buraya nasıl geldim? Siz eğer benim babamsanız sizin burada ne işiniz var? Ya da tüm bu soruların önemi yok, benim ve arkadaşımın eve dönmesini sağlayın, yalvarırım size.”
“Evine döndün kızım, endişelenmeni gerektirecek bir şey yok.”
“Bizi tanıştırmayacak mısın Uraz?” az önce beyaz saçlı adamın yanına olan kadın konuşmuştu bu sefer. Yerinde oturan kadına döndü beyaz saçlı adam. “Kızım Süreyya” dedi ve ekledi “Bu yüzü aslında tanıyorsun Maysa, sadece isimleri farklı.” tekrar Süreyya ile gözleri buluştuğunda bu sefer karşısında oturan kadını gösterip “Maysa benim eşim Süreyya.”
“Eşin mi?” Süreyya bu sefer daha dikkatli incelemeye başlamıştı karşısında oturan bu kadını. “Sana anlatmam gereken çok fazla şey var Süreyya. Kafandaki soru işaretlerini gidermem gerekiyor farkındayım ama her şeyi halledeceğim merak etme ama tanışmanı istediğim biri daha var.” beyaz saçlı adam Süreyya’yı omuzlarından tutup az önce kendisinin geldiği yöne doğru çevirdi. Kendisine doğru gelen bir kadın vardı karşısında Süreyya’nın fakat bu kadının yüzü, yürüyüşü, gözleri, dudakları, burnu, her şeyi Süreyya’nın ta kendisiydi.
“Sen bensin, bu benim” zoraki konuşabilmişti Süreyya.
“Merhaba Süreyya. Sanırım en son görüştüğümüzde ikimizde yeni doğmuştuk. İkiz kardeş olmak için biraz geç kaldık gibi görünüyor.”
“İkiz derken? Yıllardır kim olduğunu bilmediğim hatta yaşıyor mu öldü mü ondan bile emin olmadığım babam ortaya çıktı ve bu da yetmezmiş gibi ikiz kız kardeşim mi varmış? Bu kadarı da fazla. Bu şaka sınırı aştı artık. Arif de burada bir yerde mi? O da mı şakanıza ortak?”
“Arif de kim?” dedi karşısında kendisine tıpa tıp benzeyen ama tek farkı saçlarının rengi olan kadın. Süreyya’nın saçları açık kahve tonlarındaydı ama ikizi olduğunu söyleyen bu kızın ise tıpkı babası gibi bembeyazdı saçları.
“Arif şu yanında gelen şüpheli çocuk. Virsilis zindanlarına götürülmesini emretmiştim.”
“Ne zindanından bahsediyorsunuz siz ya? Ne dönüyor burada? Arif’i hemen buraya getirin.” Süreyya bağırarak konuşmuştu.
“Üzgünüm kızım şatoya yabancılar giremez.”
“Ben de yabancıyım.”
“Sen benim kızımsın yani hem buraya ait hem de buranın sahiplerindensin tabi ki de yabancı değilsin.”
“Babacım, onu rahat bırak. Daha yeni geldi ve şu an onun için her şey çok farklı. O yüzden bırakalım dinlensin.” Kendisine tıpatıp benzeyen kız konuşmuştu bu sefer. “Hadi gel seni odana götüreyim Süreyya. Bu arada kendimi tanıtmayı unuttum. Elmira ben.”
Elmira, Süreyya’ya bulundukları şatoyu gezdirirken bir yandan da kafasındaki soru işaretlerini gidermeye çalışıyordu. “Sen nasıl ki yıllarca annemizle büyüyüp babamızı tanımadıysan ben de yıllarca babamızla büyüyüp annemle tanışmadım. Şu an bu olanlar sana çok karışık geliyor farkındayım. Sen yıllarca hiçbir şeyden haberin olmadan büyürken benim senden de annemizden de haberim vardı. Yıllar önce annemiz bir şekilde bu geçiti keşfediyor ve buraya geliyor. Babamızla da bu şekilde tanışıyorlar. Annem bu Kare’ye hayran kalıyor. Babamla birbirlerinden etkileniyorlar fakat babam şu an da da hala kraliçe olan Maysa ile evli. Annemiz ve babamızın birlikteliklerinden bizler doğuyoruz fakat annemiz farklı bir dünyaya ait. Bu öğrenildiğinde burada büyük bir iç savaş çıkmış çünkü bu iki dünya arasında geçiş yüzyıllar önce yasaklanmış ve hiç kullanılmamış. Sen ve ben birbirine karışmaması gereken iki dünyanın ortak tek parçalarıyız. Annemizin hamileliği Kare’de öğrenilince doğacak çocuğun buraya ait olduğu söylenmiş. Doğum gerçekleştiğinde babam beni annem ise seni alıp herkes kendi dünyasına geri dönmüş. Kraliçe Maysa’nın çocuğu olmadığı için beni kabul etmek zorunda kaldı çünkü kraliyetin soyunun devam etmesi gerekiyor ve ellerinde bir şans bulunuyordu. Babam annemizi çok severdi, bana onu o kadar çok anlatırdı ki onunla hiç tanışmamama rağmen annemizi sanki hep tanıyormuş gibi hissediyordum.”
“Bunca yıl ayrı dünyalarda ayrı hayatlar yaşadık. Öyleyse bırakın bu düzen tekrar bozulmadan ait olduğum yere döneyim.”
“Üzgünüm Süreyya. Biz yıllardır seni bekliyoruz daha doğrusu Kare yıllardır ikizlerin bir araya gelmesini bekliyor çünkü kehanet gerçekleşti. Dünyalarımız farklı olsa da düşmanlıklar her yerde aynı. Burada var olan düzen dört elementin yani hava, su, ateş ve toprağın birbirleriyle ortaklaşa paylaştığı düzenin eseri fakat bizim doğduğumuzdan günden sonra bu dünyaya ait olan bir şey yani sen burada olmadığın için düzen bozulmaya başladı. Kahinlerimiz günün birinde senin geleceğini ancak bu gelişle birlikte Kare’nin tamamlanıp eski düzenine kavuşacağını söyledi. Bu zayıf anımızdan düşmanlarımız yararlanmak isteyip buradaki düzeni alt üst etme derdine düştüler. Kare’yi ve sizin dünyanızı birleştirmeyi amaçlıyorlar. Eğer bu gerçekleşirse her şey herkes için çok daha zor bir hal alacak.”
“Elmira, annem geldiğim yerde beni bekliyor ve çok hasta. Belki de son günlerini yaşıyor. Burada değil onun yanında olmam gerekiyor.”
“Eğer bize yardım edersen bunun için bir şey yapabilirim.” Kendinden emin bir şekilde konuştu Elmira.
“Ne yani annemi iyileştirebilir misin?”