İçeriğe geç

Kardeşim

Bölüm 1 · 9 dk okuma

Kardeşim

Bölüm 1

Pilot bölüm

Sabah 6:00

Devran Üstünde şık bir ceket altında pantolon vardır

Sevgi: Oğlum Sonunda hazırsın

Devran: evet annem senin için alıcağım o hediyeyi

Sevgi: Tütü maşallah hadi gidiyoruz

Abim müşterinin arabasını almış kapının önüne fırttt diye kornaya basarken acele ile çıkıyorduk

Kardeşim Çağan da kapının önünde idi

Çağan: hadiyin be geç kalcaz

Abim arabayı kökledi ve hızlıca konferans salonuna gittik

Ama o da ne salon bomboş konferans bitmiş

Söve söve eve geri döndüm

Deha olamadık gene

Çağan hızlıca okula gitti

Çağan burs sayesinde zengin bir kolejde okuyordu ve neredeyse her gün onunla alay ediliyordu sadece fakir olduğu için Çağan artık bunu Çok kafaya takmıştı bir gün okul çıkışı Çağan babası ile karşılaştı babası onu çok özlediğini söylüyordu ama Çağan onu takmamıştı Çağan Ailesi fakir olduğu için ailesinden ve kendinden utanıyordu bir gün Çağın sevdiği kızın doğum gününde ona hediye almak istedi ona ucuz da olsa bir kolye almıştı fakat kız kolyeyi yere attı ve çağan ile dalga geçti ardından ise Çağan çok sinirlendi ve mahallenin en tehlikeli kişisi olan kefodan yardım istedi kefo ise ona bir iş verdi iş ise uyuşturucu kaçakçılığı Çağan mafyaların uyuşturucularını getiriyordu fakat bir gün kefo'nun verdiği uyuşturucu Sahte Çıktı mafya lideri Ümit ise onu vurdu Çağan yerler içinde kaldı üzerinde hep kan vardı onun cesedini bir Ormanla attılar ve kaçtılar kefo ise yurt dışına kaçtı

Akşamüzeri güneş batarken Devran, sevdiği kızla parkın kenarındaki o eski bankta oturuyordu. Üzerinde şık ceketi, saçları özenle yapılmıştı; kendini iyi hissediyordu. Konferans salonundaki o hayal kırıklığı biraz olsun dağılmıştı.

​"İnan bana," dedi Devran, kızın elini tutarak. "Bu akşam her şey değişecek. Çağan eve gelecek, sonra konuşacağız. O kolej, o insanlar... hepsini geride bırakacak. Ben onun abisiyim, ona hak ettiği hayatı sunacağım."

​Kız gülümsedi, Devran’ın gözlerindeki o hırslı pırıltıyı izledi. Biraz daha oturdular, havadan sudan konuştular. Devran, gelecek planlarından, Çağan’ın o kolejden kurtulup kendi yolunu çizeceğinden bahsetti. Hiçbir şeyden habersiz, sanki dünya hala kendi ekseninde huzurla dönüyormuş gibi...

​Eve döndüğünde hava kararmıştı. Kapıyı anahtarıyla açtı, içeri girdiğinde evde garip bir sessizlik vardı.

​"Çağan?" diye seslendi Devran. Cevap yoktu.

​Mutfağa geçti, annesi Sevgi elinde bir bezle tezgâhı siliyordu ama gözleri sürekli saatteydi.

​"Anne, Çağan gelmedi mi daha?"

​Sevgi, "Yok oğlum," dedi, sesi hafif titreyerek. "Hakan da yok, arabayı almıştı hani. Çağan okuldan direkt eve gelirim demişti, bu saat oldu hâlâ sesi soluğu çıkmadı."

​Devran ceketini çıkardı, sandalyeye fırlattı. İçindeki huzursuzluk, parktaki o mutlu anın üzerine bir gölge gibi düştü. "Telefonunu aradın mı?"

​"Aradım... kapalı, Devran. Sürekli kapalı."

​Devran salonun camına gitti, perdeleri aralayıp sokağı izlemeye başladı. Çağan, o kolejdeki çocukların aşağılamalarıyla zaten yeterince gerilmişti. O günün, o konferansın, o "Deha" olma hayalinin yükü omuzlarındaydı.

​"Geç kalmazdı o anne. Hele ki o çocuklarla olan o mevzulardan sonra..." Devran kendi kendine mırıldanıyordu. "Bir yere gitmişse mutlaka haber verirdi. Çağan bu, saçma sapan işlere kalkışacak biri değil."

​Dakikalar saatleri kovaladı. Devran oturamıyordu. Bir koltuğa oturuyor, iki dakika sonra ayağa kalkıp kapının önüne gidiyor, anahtar sesini dinliyordu. Her araba sesi, her korna sesi yüreğini ağzına getiriyordu.

​"Belki arkadaşlarındadır?" dedi Sevgi, sesi artık korkuyla karışık bir yalvarışa dönüşmüştü.

​"Hangi arkadaşlar anne? O kolejdekiler mi? Onlar mı onu kabul edecek?" Devran sertçe kapıya vurdu. "O çocuk zaten kendi dünyasında kaybolmuştu. Eğer başına bir şey geldiyse... eğer o Kefo gibi pislikler onu bulduysa..."

​Devran'ın aklına birden Çağan'ın son günlerdeki o tuhaf tavırları geldi. O gizli saklı telefon görüşmeleri, kolejdeki o "fakir" etiketinden kurtulma çabası... Başında bir soğuk ter damlası belirdi. Çağan bir şeylere bulaşmıştı, Devran bunu o an, evin o ağır sessizliğinde iliklerine kadar hissetti.

​"Hakan da gelmedi," dedi Devran, sesi artık bir fısıltıya dönüşmüştü. "Anne, sen burada bekle. Ben mahalleyi bir turlayacağım. Çağan, sen beni böyle bekletmezdin kardeşim... Neredesin?"

​Kapıyı hızla çekip dışarı çıktı. Sokak lambasının altında, elinde telefonu, kardeşinin numarasını onuncu kez tuşlarken, içindeki o huzursuzluk yerini yavaş yavaş büyük bir paniğe bırakıyordu. Bekleyiş uzadıkça, evin içindeki o sessizlik, Çağan'ın bir daha asla dönmeyeceğinin korkunç bir habercisi gibi büyüyordu

Devran, sokak lambasının altında, telefonun şarjı bitmek üzereyken hala kardeşini arıyordu. Her "aradığınız kişiye ulaşılamıyor" sesi, Devran’ın içindeki huzursuzluğu bir kat daha artırıyordu. Çağan’ın kolejde o çocuklarla yaşadığı gerginliği, o gururlu ama ezik çocuk halini düşündükçe Devran’ın sinirleri geriliyordu.

​Tam o sırada, Çağan’ın en yakın arkadaşı Caner sokağın başında belirdi. Çocuğun nefes nefeseydi, yüzü kireç gibiydi ve elleri zangır zangır titriyordu. Devran onu gördüğü an koşarak yanına gitti, çocuğun yakasına yapıştı.

​"Çağan nerede? Söyle lan, nerede o çocuk?"

​Caner, Devran’ın gözlerinin içine bakamıyordu. "Abi... Çağan... Çok korkuyorum. Çağan kolejdeki o çocukların, o zenginlerin ona yaptıklarına artık dayanamadı. Onlara kendini kanıtlamak için, biraz olsun nefes alabilmek için... birine bulaşmış."

​Devran’ın elleri gevşedi ama kalbi sanki durdu. "Kime? Ne bulaşması?"

​"Bilmiyorum abi!" diye bağırdı Caner ağlayarak. "Çağan bana sadece 'artık onların köpeği olmayacağım, kendi paramı kazanıp hepsinin ağzını kapatacağım' dedi. Mahallenin oralarda takılan birileriyle görüşmüş, uyuşturucu işine girmiş. Kuryelik yapacaktı. Ama... ama kimin verdiğini, kime taşıdığını hiç söylemedi. 'Öğrenirsen sen de yanarsın' dedi. Sadece bir çanta vardı elinde, 'bu işi yapınca zengin olacağım' diyordu."

​Tam o sırada, sokağın girişinde Hakan’ın arabasının sesi duyuldu. Hakan, arabayı freni kilitleyerek durdurdu ve fırlayıp geldi. "Ne oluyor burada? Çağan nerede?"

​Devran, "Uyuşturucu işine girmiş Hakan! Birilerine kuryelik yapıyormuş!" diye haykırdı.

​O sırada Devran’ın telefonu çalmaya başladı. Bilinmeyen numara. Devran titreyen parmaklarla açtı. Karşıdan soğuk, yabancı bir hemşire sesi geliyordu:

​"Devlet Hastanesi’nden arıyoruz. Kimliği belirsiz bir genç getirildi, durumu çok ağır. Üzerinde ağır kanama ve darp izleri var. Lütfen hemen hastaneye gelin."

​Devran olduğu yere çivilendi. Hakan, "Ne diyorlar?" diye sordu. Devran sadece boşluğa baktı. "Hastaneye... Çağan’a."

​Arabaya doluştular. Hastaneye vardıklarında o koridorlar, o ışıklar, her şey devasa bir kabus gibiydi. Acil servisin kapısında doktoru gördükleri an, Devran’ın içindeki o son umut ışığı da söndü. Doktorun başını yavaşça yana eğmesi, ailenin o ana kadar kurduğu tüm dünyayı yerle bir etmeye yetti.

​"Çok geç kaldık... Çok fazla kan kaybetmiş. Başınız sağ olsun."

​Devran, o an sadece durdu. Hakan duvara yumruğu geçirdi, bir çığlık koptu hastanenin içinde. Sevgi, "Oğlum!" diye bağırarak morgun kapısına koştu. Devran, o kapıdan içeri girdiğinde, kardeşinin üzerinde hala o koleje gitmek için giydiği ama şimdi kan içinde kalmış olan kıyafetlerini gördü.

​Çağan, o zengin çocuklara kendini kanıtlayamadan, o "deha" olma hayalini gerçekleştiremeden, kim olduğunu bilemediği birinin verdiği sahte bir çanta yüzünden hayatını kaybetmişti. Devran, kardeşinin soğumuş elini tuttu ve "Kimin yaptığını bilmesen bile," diye fısıldadı, "ben o katili bulacağım. Seni bu yola iten herkesin cezasını ben vereceğim."

​O gece hastane koridorlarında sadece bir ailenin değil, bir çocuğun hayallerinin de cenazesi kaldırıldı.

Mezarlık, sanki Çağan’ın gençliğine ve yarım kalmış hayallerine yas tutar gibi gri bir sisin içindeydi. Gökyüzü bile o gün ağlıyordu. Herkes siyahlar içinde, sessizce o küçük çukurun etrafında toplanmıştı.

​Devran, o anı hayatının sonuna kadar gözlerinin önünden silemeyeceğini biliyordu. Çağan’ın cansız bedeni, sarılı olduğu beyaz kefenin içinde, sanki birazdan uyanıp "Abi çok geç kaldık, hadi gidelim" diyecekmiş gibi huzurlu ama buz gibi görünüyordu.

​Hakan ve mezarlık görevlileri yavaşça onu o karanlık çukura indirmeye başladılar. Devran o an bir delinin çığlığıyla öne atıldı, "Bekleyin! Durun!" diye bağırdı. Sesi tüm mezarlıkta yankılandı, kuşlar ağaçlardan kaçıştı. Devran, kardeşinin kefenli bedenine son bir kez dokunmak istedi, parmak uçlarıyla o beyaz kumaşın soğukluğunu hissetti.

​"Kardeşim... Çağan’ım..." diye fısıldadı Devran. Gözyaşları durmaksızın akıyordu. "Daha güneşli günleri görecektik, daha beraber pasta kesecektik. Seni bu karanlığa nasıl bırakırım? Sen karanlıktan korkardın, nasıl uyuyacaksın burada?"

​Hakan abisini güçlükle geriye çekti, ikisi de birbirine sarılıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladılar. Sevgi Hanım, mezarın kenarına yığılmıştı; "Oğlum, daha çocuktun! Seni o kolejden, o insanların alaycı bakışlarından kurtaramadım, bari şimdi yanına gelsem!" diye ağıt yakıyordu.

​Mezarın üzerine tahtalar yerleştirilirken çıkan o tok ses, Devran’ın kalbine saplanan bir hançer gibiydi. Ardından o ilk kürek toprak... Küüüt. O ses, bir devrin kapanışının, bir umudun gömülüşünün sesiydi.

​Devran eline küreği aldı. Elleri titriyordu ama toprak atmaya başladı. Her kürek darbesinde "Affet beni," diyordu, "Seni koruyamadım, o karanlık adamlara, o sahte hayallere kurban verdim seni." Toprak yavaş yavaş kardeşinin üzerini kapatırken, Devran sanki Çağan’ın o son kez yatağında yattığını hayal ediyordu.

​Mezar tamamen kapandığında, Devran dizlerinin üzerine çöktü. Avuçlarıyla toprağı sıkıca bastırdı, sanki kardeşinin soğuğunu ısıtmak ister gibi. "Söz veriyorum," dedi, sesi toprağın derinliklerine işlercesine. "Bu toprak senin için bir yatak olsun ama senin kanın yerde kalmayacak. Seni o uçuruma iten, o sahte paketi eline tutuşturan kimse, onu bulup senin huzurunda hesabını keseceğim. Sen orada rahat uyu, abin senin intikamını bu dünyayı birbirine katarak alacak."

​Mezarlıkta artık sadece rüzgarın sesi vardı. Sevgi Hanım, oğlunun mezarından ayrılamıyordu. Hakan, elini abisinin omzuna koydu; ikisi de artık eskisi gibi olamayacaklarını, o günden sonra sadece intikam ve yasla nefes alacaklarını biliyorlardı. Güneş yavaşça bulutların arasından çekildi, dünya Çağan’sız, soğuk ve karanlık bir yer haline geldi.

Devran, mezarlıktan eve döndüğünde kapının eşiğinde bir an duraksadı. Ev, Çağan'ın yokluğuyla öylesine ağırlaşmıştı ki, içerideki hava adeta nefes almayı imkansız kılıyordu. Salonda Çağan’ın en sevdiği hırkası koltuğun üzerinde, sanki birazdan gelecekmiş gibi duruyordu.

​Devran, yavaş adımlarla kardeşinin odasına girdi. Kapıyı kapattı ve sırtını kapıya dayadı. Gözleri, Çağan’ın masasının üzerindeki ders kitaplarına, karaladığı o yarım kalmış hayallere takıldı. Odaya sinen Çağan’ın kokusu, Devran’ın içindeki o buzdan nefretin erimesine değil, daha da keskinleşmesine neden oluyordu.

​Hakan ve annesi Sevgi salonda sessizce otururken, Devran’ın odadan gelen ani ve sert sesiyle irkildiler. Devran, masanın üzerindeki her şeyi hırsla yere süpürdü; kitaplar, kalemler, o çok değer verdiği notlar her yere saçıldı.

​Devran, ellerini duvara dayadı, başını öne eğdi. Dişlerini öyle bir sıkıyordu ki, çenesi titriyordu.

​"Duyuyor musun beni?" diye bağırdı boş odaya. "Duyuyor musun Çağan? Seni o kolyeyle rezil edenler, senin o kolejdeki gururunla oynayanlar, senin eline o zehirli paketi tutuşturan o aşağılık yaratık... Hepsi, hepsi teker teker bedelini ödeyecek!"

​Devran, yerden Çağan’ın kolejdeki kimlik kartını aldı. Kartın üzerindeki o gencecik, umut dolu fotoğrafa baktı. Gözlerinden akan yaşlar, fotoğrafın üzerine damlıyordu.

​"Senin o saf hayallerini, senin o zekanı, senin o kocaman yüreğini o ormanın karanlığına gömen kim varsa..." Devran’ın sesi artık bağırmaktan kısılmış, derin ve hırıltılı bir fısıltıya dönüşmüştü. "Yemin ediyorum; ne o kolejdeki o kibirli zengin çocukları, ne o Kefo, ne de o mafya lideri Ümit... Hiçbirine bu dünyayı dar etmezsem, senin abin değilim! Senin kanının her damlası için, bir başkasının hayatını cehenneme çevireceğim."

​Devran odanın ortasında dizlerinin üzerine çöktü, ellerini yumruk yapıp yere vurdu.

​"Seni koruyamadım, seni o bataklıktan çekip alamadım," dedi, sesi tüm evde yankılanarak. "Ama senin intikamını almadan, senin o yarım kalan hesabını kapatmadan, bu dünyada bir daha tek bir lokma yutarsam, bir daha huzurla uyursam namerdim! Bu evden artık bir abi olarak değil, senin kanını yerde bırakmayacak bir cellat olarak çıkıyorum. O katil kimse... onu bulacağım. Onu, senin canını yaktığı o yerde, bin pişman edeceğim!"

​Devran, ayağa kalktığında gözlerinde o ana kadar hiç görülmemiş bir karanlık, buz gibi bir soğukluk vardı. Hakan kapının ağzında onu izliyordu. Devran, Hakan’ın gözlerinin içine baktı; o bakışta artık ne acı ne de merhamet vardı. Sadece tek bir hedef vardı: Hesaplaşma.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.