Köy, sabahları sisle uyanırdı. Dağların arasına sıkışmış bu yerde, güneş bile kendini tam gösteremezdi. Evler birbirine bakar ama kimse kimsenin hayatına gerçekten dokunamazdı. Çünkü herkesin hayatı, görünmeyen ama hissedilen bir korkunun içindeydi.
Lale o sabah erkenden uyanmıştı. Pencereden dışarı baktı. Dereyi düşündü. Suyun sesini, taşların arasından akışını… Orası, nefes alabildiği tek yerdi.
Zeynep hâlâ yatıyordu. Yüzü duvara dönüktü ama uyanık olduğu belliydi.
“Zeynep…” diye fısıldadı Lale.
Cevap gelmedi.
“Gidelim mi?”
Zeynep yavaşça döndü. Gözleri yorgundu ama içinde küçük bir kıvılcım vardı.
“Sonay ne der?”
Sonay kapının yanında durmuş onları izliyordu zaten. Sessizce içeri girmişti.
“Gidelim,” dedi kısık bir sesle.
Bu kadar basitti aslında. Üç kelime. Ama o evde en zor şey buydu.
Ayakkabılarını ellerine alarak çıktılar evden. Toprak soğuktu. Sabahın serinliği tenlerine değiyordu. Kimseye görünmeden, hızlı ama dikkatli adımlarla dereye doğru yürüdüler.
Dereye vardıklarında dünya değişti.
Suyun sesi, kuşların cıvıltısı… Sanki köyün sertliği oraya ulaşamıyordu. Lale ilk koşan oldu. Taşların üzerinden atladı, neredeyse kayıyordu ama gülüyordu.
“Dikkat et!” diye seslendi Zeynep ama kendisi de gülüyordu artık.
Sonay biraz geride kaldı. Sonra o da ayakkabılarını çıkardı, suya soktu ayaklarını. Ürperdi. Ama geri çekmedi.
Lale iki elini suya daldırıp Zeynep’e sıçrattı.
“Yapma!” dedi Zeynep ama karşılık verdi.
Kısa bir süreliğine, kimse onları izlemiyordu. Kimse ne giydiklerine, nasıl güldüklerine karışmıyordu. Lale kahkaha attı. Gerçek bir kahkaha.
Sonay başörtüsünü biraz gevşetti. Saçlarının bir kısmı yüzüne düştü. O an kendine ait gibiydi.
Zaman hızlı geçti.
Bir anda Zeynep irkildi.
“Geç kaldık.”
Sessizlik çöktü.
Eve döndüklerinde kapı açıktı.
Bu iyi bir şey değildi.
İçeri girdiklerinde dede ortada duruyordu. Elleri arkasında bağlıydı. Babaanne kenarda, gözlerini kaçırıyordu.
Üçü de durdu.
Ayaklarından su damlıyordu.
Dede yavaşça onlara yaklaştı. Bakışları önce Lale’ye, sonra Zeynep’e, en son Sonay’a kaydı.
“Saç baş ne bu hâl?” dedi.
Kimse cevap vermedi.
“Konuşun!” diye sertleşti sesi.
Zeynep dudaklarını araladı ama ses çıkmadı.
Lale bir adım geri attı.
Sonay başını eğdi.
“Dereye gittik…” dedi.
Dedenin yüzü gerildi.
“Kim izin verdi?”
Sessizlik.
“Size soruyorum!”
Zeynep bu kez başını kaldırdı. Çok kısa bir an.
“Kimse…” dedi.
Bu kelime havada asılı kaldı.
Dede bir adım daha yaklaştı.
“Demek kendi başınıza karar veriyorsunuz artık?”
Lale’nin kalbi hızlandı. Zeynep’in eli titredi. Sonay gözlerini kapattı.
“Bundan sonra,” dedi dede yavaş ama keskin bir sesle, “ben söylemeden kapının önüne bile çıkılmayacak.”
Aradan günler geçti. Ev daha da sessizleşti. Ama içlerinde bir şey değişmişti. Küçük de olsa bir sınır aşılmıştı.
Bir akşamüstü, köyün öbür ucundan sesler geliyordu. Bağırışlar, alkışlar…
Lale pencereye koştu.
“Maç var!” dedi heyecanla.
Zeynep bakmadı bile.
“Bize ne.”
Ama Lale dönüp ona baktı.
“Hiç mi merak etmiyorsun?”
Sonay mutfakta durmuş, onları dinliyordu.
Lale yaklaştı.
“Bir kere gidelim. Kenardan bakarız. Kimse görmez.”
Zeynep başını salladı.
“Görürler.”
“Görmezler,” dedi Lale. “Herkes orada zaten.”
Sonay yavaşça yaklaştı.
“Çabuk gidersek…” dedi.
Zeynep ona baktı.
“Ciddisin.”
Sonay gözlerini kaçırmadı bu kez.
“Evet.”
Kalabalığa karışmak düşündüklerinden daha kolay oldu.
Sahanın kenarında durdular. Erkekler bağırıyor, koşuyor, toz kalkıyordu. Kimse onlara bakmıyordu.
Lale büyülenmiş gibiydi.
“Ne güzel…” diye fısıldadı.
Zeynep kollarını bağladı ama gözlerini ayırmadı.
Sonay ise sadece izledi. Yüzünde hafif bir ifade vardı. Belki bir gülümseme.
Bir gol oldu. Kalabalık bağırdı. Lale de zıpladı.
“Gördünüz mü!”
O an…
Birinin bakışı üzerlerine geldi.
Tanıdık bir yüz.
Zeynep dondu.
“Gidelim.”
Ama artık geçti.
Eve döndüklerinde hava ağırdı.
Kapı kapalıydı.
Zeynep yavaşça açtı.
Dede içeride oturuyordu.
Onları bekliyordu.
Bu kez ayakta değildi. Bu daha kötüydü.
“Gel,” dedi.
Üçü de yaklaştı.
“Bugün neredeydiniz?”
Sessizlik.
Dede Zeynep’e baktı.
“Sen söyle.”
Zeynep derin bir nefes aldı.
“Evdeydik,” dedi.
Bir anlık sessizlik oldu.
Sonra dede hafifçe başını eğdi.
“Öyle mi?”
Sesi sakindi. Ama altında başka bir şey vardı.
“Demek köyün yarısı yalan söylüyor.”
Lale’nin gözleri doldu.
Sonay bir adım öne çıktı.
“Maça gittik,” dedi.
Zeynep ona döndü.
Dede yavaşça ayağa kalktı.
“Size kaç kere söyledim?”
Cevap yok.
“Orası sizin yeriniz mi?”
Lale fısıldadı:
“Sadece baktık…”
Dede anında döndü ona.
“Sen konuşma!”
Lale sustu.
Zeynep bu kez dayanamayıp başını kaldırdı.
“Ne var gitsek?” dedi.
O cümle odanın içini değiştirdi.
Sonay hemen ona baktı.
Lale nefesini tuttu.
Dede yavaşça yaklaştı.
“Ne dedin?”
Zeynep gözlerini kaçırmadı. Ama sesi çıkmadı.
Dede başını salladı.
“Çok oldunuz.”
O an, üçü de aynı şeyi hissetti:
Bu ev artık sadece bir ev değildi.
Bir sınırdı.
Ve o sınır her geçen gün daha da daralıyordu.
O geceden sonra evin içindeki hava değişti.
Artık sadece korku yoktu… biriken, ağırlaşan, içten içe büyüyen bir şey vardı. Adını koyamadıkları ama her nefeste hissettikleri bir şey.
Zeynep daha da sessizleşti. Ama bu sessizlik boyun eğmekten değildi. İçinde bir kararın büyüdüğü belliydi.
Lale ise Sonay’a daha çok yaklaşmaya başladı. Onun yüzüne bakıyor, gözlerinin içinde bir şey arıyordu. Ama Sonay artık eskisi gibi bakmıyordu.
Sanki yavaş yavaş siliniyordu
Bölüm sonu