İçeriğe geç

KARDAN AYDINLIK

Bölüm 2 · 6 dk okuma

KARDAN AYDINLIK

Bölüm 2

• 2

Kendi arabasıyla düşmüştü yola Asena. Navigasyonda açtığı konumu takip ederek, ezbere bildiği şehirlere doğru soluksuz bir sürüş başlatmıştı. Aslında Hakkari ona yabancı bir coğrafya değildi; geçmişte kendi gizli görevlerinin bir parçasını da Hakkari'nin ıssız bir köyünde icra etmişti. Ancak o operasyonun süresi bile neredeyse bir ayı bulmuş, geride hafızasından silinmeyen izler bırakmıştı.

O günleri hatırladı. Bir başına, cebinde beş parasız, elinde hiçbir resmi güvence olmadan Hakkari'nin o dağ başından çıkıp Ankara'ya dönmek zorunda kaldığı o karanlık dönemi... Ne cebinde telefonu, ne boğazından geçen sıcak bir yemeği, ne de başını sokacak güvenli bir evi olmuştu. Yanında gerçekten ama gerçekten hiçbir şey yoktu.

Zamanında bir dönerci abiye yalvar yakar duruşuyla iş istemiş, günlerce dükkanda sabahlayıp gece gündüz çalışarak aldığı üç kuruşluk yevmiyesiyle karnını doyurmuş, suyunu temin etmişti. Yatacak yeri yoktu; bazen kepenkler kapandıktan sonra dükkanın içinde, kimseye görünmeden kıvrılıp sessizce uyur, bazen de patronuyla birlikte dükkanı geç kapattıkları için sokak ortasında kalır, geceyi soğuk bir parktaki tahta bankta geçirmek zorunda kalırdı.

Zordu. İnanılmaz derecede zordu. Ama yaşıyordu, nefes alıyordu.

Yaşlı'nın parkta sinir bozucu bir alayla sorduğu o soru, araba motorunun uğultusuna karışarak zihninde tekrar tekrar yankılanıyordu.

"Yaşıyor musun, Gölge?"

Oldukça fazla... Hem de her zerresiyle, yediği her darbenin intikamını alırcasına yaşıyordu.

Zaman akıp giderken, Asena yol üstündeki mola tesislerinde kısa duraklamalar yapıyor; karnını doyurup hiç vakit kaybetmeden yeniden direksiyona sarılıyordu. Yolu yarıladığında bastıran yoğun yağmur ve karla karışık sağanak yüzünden zaman zaman hızını kesmek, yavaşlamak zorunda kalmıştı. Umuyordu ki, çektiği bu onca çile ve göze aldığı bu yolculuk sonuna kadar değecekti.

Arslan'ı hastanede bulduğunda, adamın onu karşısında görünce şaşkınlıktan öte bir tepki vererek "Ne işin var burada?" der gibi bir eliyle onu uzaklaştıracağına adından emin gibiydi. Umarım, her zamanki o sert ve mesafeli haliyle çok da kötü davranmazdı.

Saatler birbirini kovalarken, gece yarısı çıktığı bu uzun yol artık sabahın öğle saatlerine yaklaşmıştı. Doğrudan gideceği bölgeye, Hakkari'deki askeriyenin nizamiye kapısına doğru arabasını sürerken, yol kenarında koşturan çocukları görünce istemsizce dudaklarında küçük bir tebessüm belirdi. İçten içe buraları özlemiş gibiydi; o acı dolu, meteliksiz günlerinde kendisine ekmek parası veren dönerci Halil Usta ile yeniden karşılaşmayı, bir çayını içmeyi bile geçiriyordu aklından.

Askeriyenin ana nizamiyesinin hafif uzağında uygun bir yere arabasını park edip indi. Onca saatin ve direksiyon sallamanın yarattığı eziyet bedeninde derin bir uyuşukluk yaratmıştı; yorulmuş kaslarını rahatlatmak için olduğu yerde hafifçe esneme hareketleri yapıp kararlı adımlarla yürümeye başladı.

Nizamiye kapısına vardığı an, görevli nöbetçi askerlerden biri hızla önünü kesip sert bir adımla durdu.

"Kimsiniz? Durun, bu bölgeye giriş yasak!" dedi, gözlerinde sorgulayan ve tetikte bir ifadeyle.

Asena zerre kadar irkilmeden, o mesleki otoritesiyle doğrudan askerin gözlerinin içine baktı. "Albay Fatih Çetin'e ismimi, Asena olduğumu söylerseniz yanına çağıracağından eminim."

Asker, karşısındaki genç kadının bu özgüvenli ve net tavrı karşısında bir an duraksadı; şüpheyle süzdükten sonra sırtını dönüp kulübedeki dahili hat telefonuna yöneldi.

Kısa bir konuşmanın ardından gerekli talimatı ve onayı alır almaz yüz ifadesi yumuşadı. Kapının elektronik kilidini açıp ağır demir kapıyı sonuna kadar araladı. Asena yüzüne yerleştirdiği hafif bir tebessümle kapıdan içeri süzülürken, nöbetçi asker de prosedür gereği ona eşlik ederek karargah binasına doğru yürümeye başladı.

Binanın içine girdiklerinde Asena, sanki yıllardır bu karargahın koridorlarında yürüyormuş gibi kendinden emin bir şekilde Albay'ın odasına doğru ilerledi. Onun bu rahatlığı ve binanın düzenini ezbere biliyor gibi adımlaması, arkasından gelen askerin gözlerini şaşkınlıkla açmasına neden oldu. Dışarıdan gelen sivil bir kadının askeriyenin iç planını ve komutanlık katını bu kadar iyi bilmesi gerçekten de tuhaftı.

Asena koridorun sonuna kadar baka baka ilerledi; sonunda kapının yanındaki duvara monte edilmiş pirinç plakalıkta Albay Fatih Çetin yazısını görünce durdu ve arkasındaki askere dönüp hafifçe başıyla işaret etti.

Asker kapıyı iki kez tıklatıp içeriye yarım bedenini soktu, tok bir sesle durumu bildirdi. İçeriden gelen kalın "Gelsin." komutunu duyar duymaz asker kapıdan çekildi ve Asena ağır adımlarla içeriye giriş yaptı.

Odanın atmosferi ağır ve asildi. Arkasında duvarda asılı duran devasa Atatürk tablosu, odanın sağını ve solunu kaplayan, mahşeri kalabalıkta dosyalarla dolu kütüphaneler ve masasındaki deri koltuğunda dimdik oturan heybetli bir adamdı karşısındaki.

Asena'nın içinde bir yerlerde mesleki refleksleri depreşti; bir asker gibi esas duruşa geçip selam vermek, "Komutanım!" diye seslenmek istiyordu. Ama gizli bir MİT ajanının omuzlarındaki en büyük yük de buydu işte. Kimse bilmemeliydi, kimse gerçek kimliğini sezmemeliydi.

"Sen çık asker." dedi Albay Fatih, tek eliyle kapının kapatılması için hafif bir talimat verirken.

Asker emri alır almaz başını saygıyla eğip kaldırdı, seri iki adımla odadan çıkıp kapıyı kapattı.

Albay bakışlarını masadan kaldırıp doğrudan karşıdaki kadına çevirdi. Eliyle masanın hemen önünde duran deri tekli koltuğu işaret edip oturmasını buyurduğunda, Asena temkinli ama normal adımlarla ilerleyip oturdu. Bütün mimiklerini, yüz kaslarını kusursuz bir kontrolde tutuyordu; eğer yüzünde en ufak bir heyecan, korku ya da tanıdıklık sezerse, adamın onu bu karargahtan kolundan tutup dışarı atacağını, hatta başladığı yere sürgün edeceğini çok iyi biliyordu.

"Anlat bakalım," dedi Albay Fatih, sesindeki o sert ve sorgulayıcı tınıyla. "Hangi askerimi, hangi gerekçeyle görmek istiyordun?"

Ardından masasından kalktı; ağır, kendinden emin adımlarla yürüyerek Asena'nın tam karşısındaki diğer tekli koltuğa geçti ve tam önüne doğru eğilerek keskin gözlerini doğrudan gözlerinin en içine dikti.

"Yüzbaşı Arslan Ata, Albayım." dedi Asena, en ufak bir tını titremesine izin vermeyen sakin ve buz gibi bir sesle. Karakterinin en sevdiği, en güçlü özelliği buydu; ne olursa olsun asla kendini ele vermeyen, demirden bir maske gibi taşıdığı o kusursuz yüz ifadesi.

"Neden?" dedi Albay, sesini biraz daha alçaltarak ama tehlikeli bir baskıyla. "Onun nesi oluyorsun, necisin sen? Bana mantıklı bir sebep ver, Ülkü."

"Nedeni ailesinin bitmek bilmeyen merakı ve endişesi. Ben sadece komşularının kızıyım. Sebeplerim bunlardan ibaret." dedi Asena, gözlerini bir saniye bile kaçırmadan.

Albay Fatih bu cevaptan tatmin olmamıştı; aksine kaşları daha da çatıldı. "Soru atladın sanki, küçük hanım?" dedi, bedenini öne doğru biraz daha eğip dirseklerini dizlerine dayayarak. Gözlerindeki o şüpheci kıvılcım büyüdü.

"Mesleğin ne senin adam gibi söyle! Sen benim vatan nöbetindeki bir askerimi, sıradan birinin gelip böyle sorgulamasına, hastanelik olup olmadığını öğrenmesine izin vereceğimi mi sanıyorsun?"

"Mesleğimi size telefonda açıkça söylemiştim aslında, Albayım. Tam olarak neyi duymak istiyorsunuz benden?" dedi Asena, sabrının sınırlarında gezinirken sesindeki o hafif siniri gizleyemeyerek.

"Vatan haini misin, onu duymak istiyorum!" diye gürledi Albay, hafifçe yüklenerek.

Bu ağır itham karşısında Asena'nın gözleri tehlikeli bir şekilde kısıldı; çene kasları gerildi, dizinin üstündeki bir eli istemsizce sert bir yumruk haline geldi.

"Albayım," dedi, dişlerinin arasından sızan buz gibi ve baskılı bir tonda. Albaya doğru hafifçe öne doğru eğildi, bakışlarındaki kararlılık adamınkileri ezecek güçteydi. "Eğer isteseydim... Ben şu an çoktan o askerinizin yanında, hastane odasında, kimseye görünmeden dikiliyor olurdum. Buraya hesap vermeye değil, açık oynamaya geldim."

"Öyle mi, diyorsun?" dedi Albay, yüzüne yayılan alaycı ve sert bir gülümsemeyle. "Nesin sen, gizli bir ajan falan mı? Hangi terör örgütüne, hangi istihbarat oyunlarına çalışıyorsun sen?" dedi, karşısındaki genç kadının bu özgüveni karşısında sinir seviyesini artık kontrol edemez hale gelerek.

Asena derin bir nefes alarak yüzünü hafifçe öne eğdi, dudaklarında alaycı ama tehlikeli bir tebessüm belirdi. Artık susması gerektiğinin bilincindeydi; o çizgiyi aşmak üzereydi. Ama bazen kuralları esnetmek gerekirdi.

Yavaşça başını kaldırıp gözlerini tek bir saniye bile Albay'ın şaşkınlık ve öfkeyle bakan gözlerinden ayırmadan, montunun iç cebine uzandı.

Çıkardığı siyah deri cüzdanı ortalarında bulunan küçük yuvarlak masanın üzerine, adamın tam önüne bıraktı ve içindeki özel görev kimliğini yavaşça öne doğru kaydırdı.

Albay Fatih, istemsizce gözlerini kadının yüzünden çekip masadaki o küçük karta indirdi. Baktığı an, adamın göz bebekleri şaşkınlıkla sonuna kadar büyüdü; boğazına düğümlenen o kelimeyi yutkunarak geçirmek zorunda kaldı.

MİT - Asena Gölge Ülkü.

Ve kartın üzerinde Asena'nın keskin bakışlarıyla doğrudan bakan resmi duruyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.