"Gergin uykulardan, kör gecelerden..."
Zorla yutkuna yutkuna, her kelimesinde boğazına batan görünmez cam kırıklarıyla, nefesi kesile kesile ve ruhunun en derin yeri sızlaya sızlaya devam etti söylemeye. Bu mısralar, dudaklarından dökülen birer şarkıdan ziyade, hayata tutunmaya çalışan son nefesin, bedenden kopup giden birer çığlıktı.
"Bir sabah gelecek, kardan aydınlık."
Gözleri kaydı, yerdeki bembeyaz karlara takılı kaldı. Güneşin o merhametli sıcaklığı gittikçe yok olurken, yukarıda gökyüzünün nasıl göründüğünü, mavinin ya da grinin hangi tonunda olduğunu çok merak etti.
Gökyüzüne bakmak, belki de biraz olsun bu cehennemden uzaklaşmak istedi ama kafasını kaldıracak, boynuna binen o tonlarca ağırlığı taşıyacak tek bir gram dermanı bile kalmamıştı. Gözlerini tekrar aşağıya çevirdi; yerdeki kana bulanmış karlara, kendi bedeninden dökülen hayat izlerine odaklanmaya devam etti.
İnsanın göz kapaklarını kapattığında bile canı acır mıydı? Asena Ülkü şu an bunu öğreniyordu. Saç tellerinden tırnak uçlarına kadar, vücudunun her bir hücresi, her bir zerresi ayrı bir sancıyla inliyordu.
"Sonra düğüm düğüm bilmecelerden..." dedi. Titreyen, buz tutmuş göz ucuyla kafasını zar zor yana çevirip bileklerinin kesilmiş, derinleşmiş yaralarına baktı.
İki kalın ağacın arasında, paslı zincirlerle ve sımsıkı vurulmuş kelepçelerle yukarıya doğru asılmıştı; elleri, parmak uçları çoktan hissizleşmiş, uyuşmaktan öte bir boyuta geçmişti. Saatlerdir, belki de günlerdir bu ayazın ortasındaydı. Zaman kavramı, saatler, günler birbirine karışmış; zihnindeki tüm akrep ve yelkovanlar bu buz tutmuş ormanda çoktan can vermişti.
"Bir sabah gelecek, kardan aydınlık."
Üstünde incecik siyah bir sporcu atleti, altında siyah şortu vardı. Bedeninin her santimi buz tutuyordu. Dışarısı karsız bir kış değildi; Aralık ayının en acımasız, en dondurucu günlerinin sonlarında olduğunu tahmin ediyordu. Aslında ne gün olduğunun da bir önemi kalmamıştı zaten. Uzun zamandır dış dünyadan kopuk, ne bir tarih ne de bir ses biliyordu. Zaman onun için sadece acının ibresiydi.
"Vurulup ömrünün ilkbaharında..."
Kuruyan boğazına gelen o iğrenç, metalik kan ve acı tadı tükürmek istedi ama yapamadı. Günlerdir bir damla bile su girmeyen o kurak dudakları, bu iğrenç tadı bile yutmak zorunda bırakıyordu çaresizce. Ağzından varla yok arası, fısıltıdan bile zayıf bir ses çıkıyordu. Normalde insan konuştuğunda, dışarısı bu kadar soğuksa ağzından beyaz bir duman çıkar, içindeki o son sıcaklığı ele verirdi.
Ama Asena'dan duman bile çıkmıyordu.
Çünkü onun sadece dışı değil, ruhu da, damarlarında dolaşan kanı da, en derinleri de tamamen donmuştu. İçinde alev alev yanan tek şey, bu adaletsizliğe duyduğu sessiz öfkeydi.
"Kanından çiçekler açar yanında."
Tam o sırada, kulaklarını tırmalayan tanıdık bir ses duydu. Karların ezilmesiyle çıkan o hışırtılı, gıcrtılı ayak sesleri sessizliği yırtarak yaklaştı. Tutulmuş, taş gibi olmuş boynunu hareket ettirmek canını yaktı ama milim milim kaldırdı başını.
Gelenler, üzerlerinde siyah kamuflajları olan, yüzlerini tamamen kapatan ama o kar aydınlığında sadece gözleri görünen meslektaşlarıydı. Gözlerindeki o ifadeyi gördü; kelimelerin bittiği, asıl kıyametin şimdi kopacağı o sessizliği.
"Cümle şehitlerin omuzlarında bir sabah gelecek, kardan aydınlık." dedi, ama boğazına düğümlenen o amansız acı cümleyi yarım bıraktı; devamını getiremedi, nefesi yetmedi.
O sırada yanına gelen gölgeler, sessizce iki yana açılıp arkasına doğru geçerken, tam karşıdan ağır adımlarla biri belirdi. Yüzü açıkta olan, hafif göbeğiyle dikkat çeken, üzerinde sivil sayılacak gömlek ve pantolonuyla bu buz tutmuş dehşet tablosunun içinde tamamen yabancı duran o adamdı. Asena için onun adı yoktu; o, sadece Yaşlı idi. Kötülüğün, kokuşmuşluğun ve yılların kırıştırdığı yüzüyle karşısındaydı.
Yaşlı adam yaklaştı, tam önünde durdu. Kollarını arkasında birleştirip, sanki bir sergi salonunda eser inceler gibi Asena'nın açıkta kalan, kesiklerle dolu, kurumuş kanların siyaha boyadığı titreyen bedenine baktı. Gözlerini oradan alıp, inatla hayata tutunmaya çalışan o koyu lacivert gözlere dikti.
"Yaşıyor musun?" dedi Yaşlı. Sesinde, insanı içeriden çürüten o hafif, küçümser ve zehirli bir alay vardı.
Asena cevap vermedi. Sadece gözlerine baktı. Baktı, baktı, baktı... Konuşmaya dahi tenezzül etmediği, kelimelerin bile ziyan olacağı bu adama varlığıyla meydan okurcasına sadece baktı.
"Yaşıyor musun, Ülkü?" diye yineledi sorusunu. Bu kez sabırsızlanan bir tonla bir elini arkasından çözüp uzattı ve havada zincirlerle asılı duran Asena'nın morarmış koluna dokundu. Tenine değdiği an hissettiği o buzun ötesindeki kaskatı soğuklukla irkildi sanki. "Soğuk... Morgda yatan ölü bedenlerden hiçbir farkın yok. Yaşamıyor gibisin sanki?" dedi, iğrenç bir şeyi elinden atar gibi elini hızla geri çekerken.
"Ne dememi bekliyorsun?" dedi Asena, kendini hiç yormamaya çalışarak, fısıltıyla. Sanki her bir kelime boğazına batan paslı birer çiviydi; sesi, içerideki o derin yaraları deşe deşe çıkıyordu.
"Yaşadığını bilmek." dedi Yaşlı. Bir yandan arkasındaki adamlara göz ucuyla kısa bir el işareti vererek komut verirken, diğer yandan Asena'nın etrafında ağır adımlarla, avını süzen bir sırtlan gibi turlamaya başladı.
"Konuştuğunu biliyoruz da..." dedi, sağından süzülüp arkasına doğru geçerken sesindeki o pis tını daha da belirginleşti. Birden durdu; Asena'nın omzundan aşağıya, sırtına doğru inen derin ve açık kesiğin üzerine acımasızca parmağını bastırdı. "Mesela... canın yanıyor mu?" diye sordu, parmağını yaranın içinde biraz daha ezip çekerken. Ardından adımlarına kaldığı yerden devam etti.
Gözleri bu kez genç kadının bedenindeki diğer izlere kaydı. Kalçasının üzerinden sol bel kıvrımına doğru uzanan, derinin rengini siyaha ve yeşile çevirmiş o koyu morluğa dikti gözlerini. Hiç tereddüt etmeden, iğrenç bir merakla bir parmağını da oraya bastırdı. Asena, bu vahşi zorbalık karşısında kılını bile kıpırdatmadı; ne bir inilti ne de küçük bir titreme koptu bedeninden.
Yaşlı adam yürüyerek tekrar solundan önüne geçti ve tam yüzünün hizasında durdu.
"Canın yanıyor mu?" diye yineledi sorusunu, yüzünü Asena'nınkine yaklaştırarak. "Yanıyorsa eğer, biraz daha bekleyelim, ne dersin? Sonuçta yirmi yedi gündür buradasın."
Bu cümle kulaklarına dolduğu an, Asena'nın kurumuş dudakları arasından güçlükle bir yutkunuş koptu.
Adamın söylediği tehditler, hissettiği o korkunç acılar zihninde tamamen silinmişti; beyninde yankılanan tek bir gerçek vardı. Yirmi yedi gün...
Gerçekten de yirmi yedi gündür mü buradaydı? Zaman onun için çoktan akmayı bırakmıştı sanıyordu ama o dipsiz karanlıkta, tam yirmi yedi koca gün boyunca bu ayaza, bu işkenceye direnmşti demek ki.
"Bakalım son sınavını geçebilecek misin?" dedi Yaşlı, sesindeki o zehirli tatminle arkasını dönerek.
Zihni uyuşmuş, olan biteni anlamlandırmaya çalışan Asena boş bakışlarla onu izlerken, adam arkasındaki korumalardan birinin uzattığı deri eldivenleri ellerine geçirdi. Diğer koruma ise ona doğru bir adım atıp, ucunda korkunç bir metal parıltısı olan demiri uzatmıştı.
Yaşlı, o kızıl kor halindeki demiri alıp tekrar önüne doğru geldiğinde, Asena'nın gözleri dehşetle sonuna kadar açıldı. Düşündüğü şeyi... gerçekten yapacak olamazdı, değil mi?
"İstediğin kadar bağır çağır ama tek başına bu acıyla baş etmeye çalışırsan, her şey bugün burada bitecek." dedi Yaşlı, tehditkar bir fısıltıyla yaklaşarak.
Ucu çarpı işareti şeklindeki o kızgın demiri, tir tir titreyen bedenine doğru yaklaştırdığını gördüğünde Asena içgüdüsel olarak geriye kaçmak istedi. Günlerdir hareketsiz kalan, buz tutmuş ayakları adım atmak için delircesine çırpındı; ancak kaçmaya çalıştıkça bileklerindeki paslı zincirler ve kelepçeler etini daha derine kadar kesti, kanı yeniden koyu bir sızıyla akmaya başladı.
"Hayır," dedi Asena, sesindeki o inatçı duvar ilk kez çatlayarak. "Hayır, hayır... Bu çok fazla!"
Ama durmadı. Adam acımadan yaklaşmaya devam etti. O korkunç demirin yaydığı kavurucu sıcağın nefesi, zayıf düşmüş donmuş bedenine çarptığı an vücudu adeta isyan etti; kaçacak tek bir karış bile yeri kalmamıştı.
Ve tam sol bel kıvrımına, ucu cayır cayır yanan o demiri bastırdı.
Demirin tene değdiği o salisede kopan dehşet verici çığlıkla birlikte Asena kasıldı, nefesi kesildi. Yaşlı adam, genç kadının kıvranışına aldırış etmeden demiri çekmedi; aksine, etin derinliklerine işlemesi için ağırlığını vererek daha da bastırdı. Havaya yayılan o etin pişme sesi ve genzi yakan ağır yanık kokusu midesini bulandıracak kadar şiddetliydi. Asena, acının ve dehşetin şokuyla gövdesini bir öne bir arkaya savurarak bu cehennemden kurtulmaya çalıştı ama zincirler onu bırakmadı.
"Yapma! Bırak! Bırak artık!" diye haykırdı, boğazı yırtılırcasına çığlık çığlığa.
Sonunda demiri çekti. Demir teninden ayrıldığı an, sağından ve solundan gelen bir klik sesiyle bileklerindeki kelepçeler bir anda çözüldü; taşıyacak dermanı kalmayan bedeni boşlukta asılı kalmayarak doğrudan buz gibi yere yığıldı.
İki büklüm, cenin pozisyonunda kıvrılmış bir halde acıyla inleyip dururken, gözü istemsizce o yanan bedenindeki iğrenç ize kaydı. Çarpı şeklinde dağlanmış olan o taze yanık eti kıpkırmızıydı, sanki içten içe kanıyor ama dışarı akmasına izin verilmiyormuş gibi zonkluyordu. Yerdeki karın o buz gibi serinliği bile tenindeki bu amansız alev alevi söndürmeye yetmiyor, aksine acısını daha da katlayarak karla karışık toprakta kıvranmasına neden oluyordu.
"Allah'ım," dedi, ruhu bedeninden çekiliyormuş gibi içi gide gide. Ağlamak bile lüks gelir miydi bir insana? Gözyaşları kurumuştu, içindeki o devasa acıyı dışarıya akıtacak tek bir damlası bile kalmamıştı. Ağlamak istiyor ama ağlayamıyordu; canı o kadar çok yanıyordu ki, nefes almak bile bir işkenceye dönüşmüştü.
Kafasını ağır bir yük taşırmış gibi yavaşça, pes etmiş bir halde bembeyaz karlara doğru bıraktı.
Titreyen parmaklarıyla o dehşet verici yanığın olduğu yere, sol beline doğru dokunmak istedi ama parmakları o ateşe yaklaşır yaklaşmaz şiddetli bir sancıyla inleyerek geri çekildi.
"Yalvarırım, bana güç ver." diye fısıldadı kendi kendine, dudaklarından dökülen kelimeler ayazda kaybolurken. "Canım yanıyor..."
Sonunda, o bitap düşmüş, direnmekten yorulmuş gözünden tek bir damla yaş firar etti. Süzülerek kirpiklerinden düştü ve soğuk toprağın, karların arasına doğru sessizce gömüldü.
"Canım çok yanıyor, Allah'ım... lütfen, artık dayanamıyorum."

"Yıl sonu geldi, şaka gibi? Ne zaman bitti bu sene ben gerçekten anlamadım." dedi Ece şaşkınlıkla; oturduğu koltukta kumandayla televizyon kanallarını hızla gezinirken.
Annesi Melek Hanım, komşuları Zümrüt Hanım ile yan yana oturmuş, ellerindeki tığlarla oya işlerken kızının sesine başını kaldırdı. "Zaman su gibi akıp gider işte kızım, ömür dediğin ne ki..." dedi derin bir nefes verirken.
Zümrüt Hanım istemsizce başını salladı ama anında yutkundu, boğazına dizilen o ağırlıkla sessizce bekledi; içinden kopan fırtınayı dışarı yansıtmamaya çalışarak tığındaki ilmeğe odaklandı.
Ece oturduğu yerde bağdaş kurup sırtını koltuğa yasladı ve bakışlarını komşularına çevirdi. "Zümrüt abla?" dedi.
Zümrüt Hanım ellerini durdurup başını kaldırdı, merakla ve içten içe korkuyla konuşmasını bekledi. "Asena abla bu yılbaşı da gelmeyecek mi, ne zaman gelecek?" demesiyle, Zümrüt Hanım’ın göğsüne ağır bir taş oturdu. Derin, titrek ve içli bir nefes çekerek elindeki tığı ve ipliği kucağına bıraktı.
"Bilmiyorum ki, kızım..." dedi Zümrüt Hanım, çatallaşan sesini saklamaya çalışarak. Asena, büyük holdingler ve uluslararası şirketler arasında oldukça başarılı, aranan ve titizlikle tercih edilen bir yönetici asistanıydı. Patronu nereye gitse, işinin ehli olduğu için o da peşinden oraya giderdi. Normalde her fırsatta annesini arar, varlığını belli ederdi; ama tam bir aydır ne telefonları açılıyor ne de adam akıllı bir haber alınabiliyordu. Sadece zar zor, kelimeleri sayıyla gelen kısa mesajlar düşüyordu telefonuna ve o günden beri Zümrüt Hanım'ın içi içini yiyor, kuruntularla tükeniyordu.
"Asena abla yok, Arslan abim de yok... Bu yıl sonu o kadar sessiz ve sıkıcı geçecek ki," dedi Ece, sıkıntıyla başını televizyona doğru çevirip kanalları değiştirmeyi bırakırken.
"Öyle deme, Ece. İyi olsunlar, sağlıkları sıhhatleri yerinde olsun da... Gönül ister ki yanımızda olsunlar ama vaktinde gelmesinler, yeter ki kılına bile zarar gelmesin," dedi Melek Hanım, sesindeki o anneye mahsus korumacı ve uyarır tonda.
Melek Hanım'ın birikmiş acısı, yüreğindeki o sızı bir kez daha nüksetti. Oğlu Arslan Ata, Hakkari'nin en çetin sınır hattında, üç aya yakındır kritik bir görevdeydi. Ne doğru dürüst bir telefon haberi alır, ne de evladının sesini duyabilirdi. Kendi timinin başındaydı, kendi komutasıyla aylardır dağda, ayazda ne halde olduğunu, ne yaşadığını bilmek için neler vermezdi ki... Ama elinden hiçbir şey gelmiyor, beklemekten başka çaresi kalmıyordu.
Zümrüt Hanım, yüreğindeki aynı sızının da etkisiyle, orta sehpaya uzanıp çay bardağından küçük bir yudum aldı. "Arslan'dan da hâlâ bir haber yok değil mi, bacım?" diye sordu, sesindeki o derin şefkat ve merakla.
Melek Hanım sırtını koltuğa yasladı, günlerdir boynuna saplanan o yorgunlukla başını sağa sola eğip kaslarını gevşetmeye çalıştı. "Yok bacım, yok..." dedi acı bir tebessümle. "Asena ile Arslan çocukluktan beri çok iyi anlaşırlar, birbirlerine kardeş gibi yakın olurlar diye adlarını da birbirine uyumlu koyduk ama kaderleri pek ters oldu be." Başını iki yana salladı gülmeye çalışarak. "Şimdi ne varlıkları ne de yakınlıkları benziyor; maalesef yoklukları birbirinin tıpatıp aynısı oldu."
Zümrüt Hanım da istemsizce bu acı tebessüme ortak olurken, bir eliyle Melek Hanım'ın dizine doğru uzanıp dostça hafifçe vurdu. "Yaa Melek, etme, deme öyle... Kalbini bozma, dönecekler inşallah."
"İnşallah, inşallah bacım..." dedi Melek Hanım, daha fazlasını söylemeye gücü yetmeyen fısıltıyla.
İki kadın derin bir sessizlikle yeniden ellerindeki oyalarına dönerken, dış kapının zili sert ve aceleci bir sesle yankılandı. Zilin sesiyle birlikte Ece heyecanla ayaklandı, hızla pencereye yöneldi. Aşağıya doğru eğilip camdan dışarı baktığında, bina kapısının önünde öylece duran, omuzlarına dökülen uzun siyah saçlı kadını ilk başta tam seçemedi; ama duruşundaki o tanıdık hüzün gözünden kaçmadı.
Dayanamayıp pencereden dışarıya doğru bağırdı.
"Kim o?!"
Tam o sırada kadın başını yavaşça yukarı kaldırdı. Ece, gördüğü yüzle birlikte şaşkınlık ve kalbine dolan devasa bir mutluluğun harmanlandığı o an, adeta çığlık attı.
"Abla!"
Arkasına bile bakmadan salondan çıkıp kapıya doğru koşan Ece, içerideki iki kadına da neşeyle seslendi.
"Asena abla geldi! Asena abla geldi!"
Ece ikişer ikişer merdivenleri hızla inerken binanın ana kapısını açtı ve dışarıdaki o soğuk havada Asena ile göz göze geldi. Asena, solgun yüzüne yerleştirmeye çalıştığı buruk bir tebessümle ona baktı; ayak ucundaki ağır çantasını yere bırakıp kollarını iki yana açtı. Ece saniyeler içinde atılıp sımsıkı sarıldı Asena'nın ince beline.
Asena, zihninde hâlâ taze olan yaraları ve belindeki o derin, kapanmamış dağ çizgisinin sızısıyla bir an nefesini tuttu; canı fena halde yanmıştı ama dişlerini birbirine bastırarak bu acıyı belli etmemeye çalıştı ve genç kızın saçlarına yumuşakça dokundu.
"Güzellik... Naber?" dedi boğazını temizleyerek, sesindeki o hafif boğukluğu saklamaya çalışarak.
"Abla ya! Vallahi çok özledim, yemin ederim çok özledim! Neredesin sen kaç zamandır?" dedi Ece, konuşmasını soluk soluğa sürdürerek. Asena'dan hiç ayrılmak istemezcesine sarılmayı bir an gevşetti, hemen ardından özlemini bastıramayıp tekrar sımsıkı sarıldı boynuna.
"Çalışıyordum, güzel ablam..." dedi Asena sadece, göğsüne batan o devasa yükü hafifletmek ister gibi derin, titrek bir nefes verirken. O sırada binanın giriş merdivenlerinden gelen aceleci ve tanıdık adım seslerini duydu; başını hızla oraya çevirdiğinde, dakikalar içinde karşı merdiven başında can damarı olan annesiyle göz göze geldi.
Ece'yi kollarının arasından nazikçe, canını yakmamaya özen göstererek biraz kenara çekti ve annesine doğru ağır ama kararlı adımlarla ilerledi. Her zaman yaptığı gibi ellerine uzanıp saygıyla öpmek istedi ama Zümrüt Hanım buna izin vermedi; kızının ellerini tuttuğu gibi kendine çekti ve sımsıkı, dünyayı kucaklar gibi sardı sarmaladı.
"Asena'm... Benim güzel kızım, sen neredesin be? Aklım kaldı, nerelerdesin?" dedi Zümrüt Hanım, içli içli, içine akıttığı gözyaşları nihayet serbest kalırken. Titreyen burnunu kızının boynuna yasladı giydiği kalın boğazlı kazağından gelen o tanıdık, hafif parfüm kokusunu içine çekerken derin bir nefes aldı. Evladının varlığıyla yeniden nefes aldığını hissetti.
Asena, annesinin sıcak kollarında erir gibi olurken gözleri doldu ama kendini tuttu. "Çalıştım annem... Özür dilerim," dedi, neden dilediğini, o yirmi yedi günlük cehennemin hangi gününün hesabını verdiğini kendisi bile tam olarak bilmezken. Sadece, onlara bu korkuyu yaşattığı için hissedilen derin bir suçlulukla fısıldadı: "Her şey için... Size bu belirsizliği, bu endişeyi yaşattığım her şey için çok özür dilerim."
"Ne özürü, güzel kızım benim... Sen iyi ol, sağ salim dön de başımızın üstünde yerin var, hoş geldin evine." dedi Melek Hanım, hemen arkalarında durup sevgiyle Asena'nın sırtını şefkatle sıvazlayarak.
Asena annesinin kollarından hafifçe çekilip ayrıldı ve hemen yanındaki Melek Hanım'a da sarılıp geri çekildi. Parmak uçlarıyla annesinin göz kenarındaki yaşları narinçe sildi, yüzüne en samimi gülümsemesini yerleştirmeye çalıştı. "Hadi ama Zümrüt Sultan, yapma böyle... Gülümse biraz, bak buradayım işte."
Zümrüt Hanım titreyen elleriyle yüzünü sıvazlarken hem ağlıyor hem de gülüyordu. "Of Asena, dur bir... Hakikaten sinirlerim bozuldu, kaldım öyle." Asena annesinin bu haline yumuşacık bir tebessümle karşılık verdi. Ardından yanına doğru küçük, heyecanlı adımlarla yaklaşmaya çalışan Ece'nin omzuna tek kolunu dolayarak onu kendine doğru çekti.
"Bensiz ne kadar da duygusal ve huysuz olmuşsunuz siz böyle... Yazık, vallahi yazık halinize." derken, Ece'nin omzunda duran eliyle genç kızın saçlarından bir tutam aldı; yavaşça parmağına dolaya dolaya o eski neşeli hallerini aratmamaya çalıştı.
"Valla abla, iyi insan lafın üstüne gelirmiş derler ya... Tam da senden bahsediyorduk daha demin içeride." dedi Ece, başını yukarı kaldırıp Asena'nın yüzüne merakla bakarak.
"Öyle, valla öyle... Bakalım biriniz geldi, darısı diğerinin başına artık." dedi Melek Hanım da yüzüne yayılan hafif tebessümle, içindeki sızıyı saklamaya çalışarak.
Asena anlamsızca duraksadı, bir an kaşları çatıldı. Gözleri istemsizce sokağın köşelerine, mahallenin tanıdık ama bir o kadar da yabancı gelen detaylarına kaydıktan sonra yeniden onlara döndü. "Diğeri derken, Melek abla?" diye sordu, sesindeki o ani gerginliği ve merakı saklayamadan.
"Arslan'ı kastediyorum, kızım. O da tıpkı senin gibi bir gitti, pir gitti..." dedi Melek Hanım, içli ve yorgun bir nefes vererek. "Hadi daha fazla ayazda kalmayalım, içeri geçelim gelin."
Ece hemen eğilip yerdeki ağır çantayı kavrarken, Asena da kendi bavulunu kaldırıp içeriye yöneldi. Birlikte binaya girip Melek ablaların evine geçtiler ve doğrudan oturma odasına adımladılar. Asena odanın içine, o sıcak ve tanıdık duvarlara şöyle bir göz gezdirdikten sonra, salondaki tekli berjer koltuğa doğru yürüdü. Tam oturacağı sırada sağ tarafında kalan Melek Hanım'a döndü.
"Oğlundan hiç mi haber vermiyorlar, abla?" dedi Asena, sesindeki o mesleki refleks ve derin endişeyle. "Vermeleri lazım normalde, komuta kademesinin bir şekilde bilgi ulaştırması gerekir."
Bunları söylerken yorgun bir hareketle sırtını koltuğa doğru yaslamak istedi ama sırtındaki o taze, hala sızlayan yaralar koltuğun sertliğine çarpınca yüzü kasıldı. Canının yandığını belli etmemek için aniden, büyük bir hızla doğruldu ve dişlerini birbirine sıkarak derin bir nefes aldı.
"Yok kızım... Neredeyse bir aydır askeriyeden bile doğru dürüst bir haber gelmiyor. Normalde en azından 'iyi' derlerdi, üç beş saniye bile olsa sesini duyururlardı."
Asena derin bir nefes verdi, zihnindeki dişliler hızla dönerken elini cebine atıp telefonunu çıkardı. Ekranı kilidinden açarken bakışlarını Melek Hanım'a dikti.
"Oğlunun künyesi, bilgileri var mı sende abla? Rütbesi, bağlı olduğu tim, bölüğü ya da komutanları... Elinde herhangi bir resmi evrak ya da bilgi var mı?"
Melek Hanım duyduğu bu beklenmedik soruyla bir an duraksadı; yüreğine düşen o ani umut dalgasıyla gözleri parladı. "Asena... Arslan'dan bir haber alabilecek misin kızım? Şaka yapma Allah aşkına, kalpten giderim bak!" diyerek heyecanla oturduğu koltuktan ayağa fırladı.
Televizyonun altındaki eski ahşap konsolun çekmecesini hızla çekip karıştırmaya başladı, aradığı kağıdı bulabilmek için elleri titriyordu.
O sırada elinde çay tepsisiyle odaya giren Ece, annesinin bu aceleci haline şaşkınlıkla baktı. "Ne oluyor, anne? Sakin ol biraz, altını üstüne getirdin ortalığın, her yeri karma çorba ettin."
Melek Hanım, aradığı şeyi sonunda bulup elindeki kalınca bir dosya ile çekmeceyi kapattı ve acele adımlarla yerine doğru yürürken kızına ters ters baktı. "Sus kız, bir şey bildiğimiz yok bari köstek olma!" diyerek soluk soluğa koltuğa oturdu ve elindeki dosyayı aceleyle Asena'ya uzattı.
Asena dosyayı elleriyle kavrayıp kucağına bıraktı ve yavaşça kapağını araladı.
Dosyayı açar açmaz, kağıdın üzerindeki vesikalık fotoğrafta yer alan o adamla göz göze geldi. Askeri üniforma giymiş; çatık kara kaşları, keskin kara gözleri ve sert yüz hatlarıyla o an doğrudan kendisine bakan bir adamdı bu. Aslında Arslan'ı çocukluğundan beri tanıyordu, aynı mahallede büyümüşlerdi ama aralarındaki o mesafeli duruş yüzünden yıllardır hiç böyle uzun uzun, göz göze bile gelmemişlerdi. Asena zaten çocukluğundan beri erkek çocuklarıyla pek oynamayan, kendi kabuğunda yaşayan biriydi; Arslan'la da hiçbir zaman yakın olmamışlardı.
Ama şu an kucağındaki dosyada, o fotoğraftan kendisine bakan bu adam; çocukluğundaki o hırçın mahalle çocuğu değil, koca bir dağın yükünü omuzlamış, olgun, mesleğinin zirvesinde ve her şeyden öte bu vatanın en keskin kalkanlarından biri olan bir yüzbaşıydı.
Yüzbaşı Arslan Ata.
Kalın harflerle, bir subayın tüm hayatını özetleyen o resmi bilgilere istemsizce göz gezdirdim.
A Rh pozitif kan grubu, 1.95 boyu, doğum tarihi ve arkasından sıralanan daha nice askeri detay... Sayfanın alt kısmına doğru aile bilgileri, kendisinin bizzat seçtiği yakın kişilerin acil durum numaraları ve görev sicilindeki önemli notlar yer alıyordu.
Ancak gözlerimin takıldığı, o an nefesimi kesen asıl detay çok başkaydı.
Acil durum protokolünde, kendisine en ufak bir şey olması durumunda aranacak o resmi kişi hanesi... boş bırakılmıştı. Allah korusundu ama eğer başına bir yaralanma, ağır hastalık ya da en kötüsü şehitlik durumu gelecek olsaydı, sisteme doğrudan aranacak tek bir numara bile eklenmemişti.
Arslan... ailesine, arkasında bırakacağı insanlara bile bu acıyı tek başına yüklememek için, bu tehlikeli coğrafyada adeta kimsesiz olmayı seçmişti demek ki. Kimsenin kapısı çalınmasın, kimsenin o kara haberi alırken yüreği yanmasın diye kendi güvenliğini bile bilerek askıda bırakmıştı.
Yutkundu Asena; boğazındaki o paslı acı yine yokladı ama aldırmadı. Kağıdı çevirip arkasına baktığında, bağlı olduğu tugayın komutanına ait birkaç kısa bilgi ve doğrudan ulaşılacak operasyon hattı numarası yazıyordu.
Hemen kendi telefonunu çıkardı. Parmakları titrese de ekranda o numarayı dikkatle tuşladı ve kulağına götürüp ahizeden gelecek o ilk sinyali, hattın açılmasını beklemeye başladı. O sırada, az önce mutfaktan çıkan annesi de odaya sessizce girip boş kalan tekli koltuğa tedirgin bir halde ilişivermişti; gözleri üzerinde, gelecek tek bir kelimeye kilitlenmişti.
Telefon çalmaya başladı; uzun süre açılmadı, hat boşta çaldıktan sonra kapandı. Asena pes etmeden, derin bir soluk alıp numarayı yeniden tuşladı. Dakikalar gibi gelen saniyelerin ardından, sonunda hat karşı tarafın kancasıyla düştü.
"Hakkâri Dağ ve Komando Tabur Komutanlığı, santral. Buyurun." dedi karşıdan gelen tok, disiplinli erkek sesi.
Asena anında omzundaki kamburu atmış gibi kendini topladı, sesine en net, en sarsılmaz mesleki ciddiyetini kattı. Eğer bu resmi yolla istediği bilgiyi alamazsa, elindeki tüm gücü, siber ağları ve istihbarat bağlantılarını kullanmaktan çekinmeyecekti.
"İyi günler. Ben Yüzbaşı Arslan Ata'nın yakınıyım," dedi, sesindeki o otoriter tonla. "Kendisiyle ilgili doğrudan bilgi almak için aramıştım."
"Yüzbaşı Arslan Ata mı? Bir an bekleteceğim, hattan ayrılmayın lütfen." dedi karşıdaki asker. Hat bekletme sesine alınırken, odadaki üç çift meraklı ve endişeli göz o an Asena'nın üzerinde toplandı. Onları rahatlatmak, içlerindeki o buz gibi korkuyu biraz olsun dağıtabilmek için yüzüne istemsiz ama güven veren küçük bir tebessüm yerleştirdi.
"Şu an görevde, hanımefendi." dedi telefondaki görevli bir süre sonra geri dönerek. "Bildiğiniz üzere operasyonel süreçler nedeniyle personelin anlık yeri ve faaliyetleriyle ilgili telefonda bilgi paylaşamıyoruz."
Asena haklı olduğunu bildiği bu bürokratik duvara karşı yumuşak ama net bir hamle yaptı. "Detay istemiyorum. Sadece kendisinin iyi olduğunu, sağlığının yerinde olduğunu bilmem yeterli. Herhangi olumsuz bir sıkıntı var mı?"
Karşıdaki asker kısa bir an duraksadı, sanki içerideki resmi kayıtlara göz gezdirdi. "Şu an için taburumuza ulaşmış olumsuz ya da zayiat bildiren resmi bir bilgi bulunmuyor. Endişenizi çok iyi anlıyorum hanımefendi, ancak malum koşullardan dolayı ayrıntılı bilgi veremiyoruz."
"Teşekkürler o zaman, sağ olun. İyi günler." dedi Asena ve telefonun ekranına dokunarak aramayı sonlandırdı.
Odanın ortasında kalan o derin sessizlikte, Melek hanımın ve Zümrüt hanımın yüzlerindeki umut bir mum gibi sönüp giderken, Melek Hanım'ın dalgın bakışları istemsizce televizyon konsolunun üzerindeki o eski çerçeveli fotoğrafa kaydı. Fotoğrafta Arslan, küçük Ece ve Melek Hanım sarılmış, neşeyle gülümserken parlıyorlardı.
Asena, kadının o fotoğrafa bakarken titreyen çenesini, gözlerindeki o dipsiz hasreti görünce kalbinde keskin bir sızı hissetti ve onlara moral vermek için zoraki de olsa yeniden gülümsedi. Anne yüreği işte... Belirsizlik okyanusunda, sadece tek bir "olumsuzluk yok" cümlesine bile kocaman ömürler, dağlar kadar ümitler sığdırıyordu.
Hızla kendi telefonunu eline alıp tuşlara bastı, Ankara'daki birkaç güvendiği kişiye ve eski bağlantılarına arka arkaya şifreli mesajlar yazdı. Aradan yarım saat bile geçmemişti ki, gelen son bilgiler doğrultusunda ekrandaki o gizli hattı seçip yeniden bir numara tuşladı ve telefonu kulağına götürdü.
Çok geçmeden hat açıldı.
"Kimsin?" dedi karşıdan gelen kalın, buyurgan ve sabırsız erkek sesi.
Asena tam da aradığı, o operasyonları yöneten yetkili kişiye ulaştığını anladığı an oturduğu yerden hızla ayağa kalktı; kimseye görünmeden salondan çıkıp mutfağa geçti ve oradan da serin mutfak balkonuna adım atarak balkonu kapattı.
"Asena Ülkü, sayın albayım. Ben, sahadaki askeriniz Yüzbaşı Arslan Ata hakkında resmi bir bilgi almak istiyorum." dedi Asena, karşısında doğrudan kendi komutanı duruyormuşçasına dikleşerek, sesindeki o otoriter ve net tonu koruyarak.
Karşıdaki albayın soluk alış verişi bile sertleşti. "Sen kimsin? Sana niye bilgi vereyim, üstelik bu acil hat numarasını nereden buldun?" dedi, tek tek vurguladığı kelimeleri neredeyse yüzüne bağırır gibi çıkan gür bir sesle.
Asena istifini bozmadı, gözlerini balkonun karanlığına dikti. "Albay Fatih Çetin..." dedi kadının sesindeki o keskin eminlik. Etrafı son bir kez kolaçan edip ses seviyesini en düşük ama en net duyulacak hale getirerek konuşmaya devam etti. "Albayım, ben Asena Ülkü. Doğrudan Ankara'dan arıyorum. Üst makamların talimatı ve kurumumuz adına, Hakkari'de görev yapan Yüzbaşı Arslan Ata hakkında birinci elden bilgi almam gerekiyor."
Albay Fatih telefonda bir an tamamen sustu; hattın öbür ucundan o kadar derin bir sessizlik yayıldı ki, adamın nefes sesini bile bir saniyeliğine duyamadı Asena.
"Hangi kurumdan arıyorsunuz?" dedi albay, sesindeki o şüpheci ve tehlikeli tınıyı gizlemeyerek.
Asena balkonun soğuk demirliklerine hafifçe tutunurken, etrafına hızla göz gezdirmeye devam etti ve sesini rüzgarın sesine karışacak kadar fısıltılı ama bir o kadar otoriter bir hale getirdi.
"Millî İstihbarat Teşkilatı'ndan arıyorum, Albayım. Kimlik sicil bilgilerimi ve resmi görevlendirme numaramı, şu an dilerseniz güvenli üst kanaldan anında iletebilirim."
"Benden istihbarat istiyorsunuz ama siz kendiniz hakkında doğru dürüst bir kimlik doğrulaması bile vermiyorsunuz, Ülkü hanım. Söyleyin bakalım, Yüzbaşı Arslan Ata hakkında tam olarak neden bilgi istiyorsunuz? Aranızdaki bağ nedir?" dedi albay, sesindeki o temkinli ve şüphe dolu tereddütle.
"Haklısınız Albayım," dedi Asena, en ufak bir taviz vermeyen profesyonel bir tonda. "Kimlik doğrulamamı ve yetki belgemi talep edeceğiniz güvenli kanaldan anında yapabilirim. Ancak burada yalnızca Yüzbaşı Arslan Ata'nın mevcut sahadaki durumuna ilişkin acil bir teyit istiyorum. Tamamen görev icabı... Kendisiyle ilgili acil olarak netleştirmem gereken kritik bir husus var. Operasyonun detaylarını veya gizlilik dereceli içeriğini paylaşma yetkim yok, ancak durumunu bilmek zorundayım."
Albay Fatih telefonda yine derin bir sessizliğe gömüldü. Hattın öbür ucundan klavye tuşlarına basıldığına dair sert sesler, kağıt hışırtıları ve arka plandaki operasyon odasının uğultusu geliyordu; adamın güvenli sistemden sicil sorguladığı net bir şekilde anlaşılıyordu.
Birkaç saniye süren o uzun ve boğucu sessizliğin ardından albayın net sesi duyuldu.
"Arslan'ın şu an sahada değil, hastanede olduğunu doğrulayabilirim. Fakat sağlık durumu, yaralanmasının boyutu ya da seyrine ilişkin telefonda ayrıntı vermem kesinlikle doğru olmaz."
Asena duyduğu bu cümleyle birlikte sanki buz tutmuş zeminde geriye doğru bir iki adım savruldu; nefesi göğsüne sığmadı, boğazına oturan o demir yumru yeniden nefesini kesti. Kulaklarında uğuldayan o kelime... hastane kelimesi, zihnindeki en karanlık, en taze kabusları, o yirmi yedi günlük cehennemin tüm travmalarını tek bir saniyede yeniden tetiklemeye yetmişti.
"Hayati bir tehlikesi var mı, Albayım?" dedi Asena, sesindeki o çelikten disiplin çatırdayıp yerine yerini derin bir endişeye bırakırken.
"Şu an doktorların yakın gözetiminde, tedavisi devam ediyor. Söyleyebileceğim bu kadar." dedi Albay Fatih; sesindeki o askerî kuşku ve mesafeli ton hâlâ net bir şekilde hissediliyordu.
Asena titreyen gözlerini sıkıca kapatıp göğsüne doluşan o dondurucu havayı yutmaya çalışarak derin bir nefes aldı. İçindeki o acımasız sızı zihnini zorlasa da profesyonel maskesini yüzüne tekrar geçirdi. "Anladım, Albayım. Peki... ben hastaneye gittiğimde kendisiyle görüşmem mümkün olur mu?"
"O durum tamamen doktorların onayına ve hastane yönetiminin koyduğu güvenlik kurallarına bağlı, Ülkü hanım."
"Teşekkür ederim Albayım, sağ olun." dedi Asena, ekranı kapatmak için telefona yeltenirken, hattın öbür ucundan gelen o otoriter sesle olduğu yerde çakılı kaldı.
"Asena Hanım?"
Asena telefonu kulağından çekmeden durdu, kaşları çatıldı. "Buyurun, Albayım?"
"Eğer Yüzbaşı Arslan Ata için buraya, Hakkari'ye gelecekseniz... yola çıktığınızda ya da geldiğinizde doğrudan benimle irtibata geçin. Sizin için gerekli kolaylığı sağlarım."
Asena, adamın bu beklenmedik ve gizemli talimatı karşısında birkaç saniye sessiz kaldı; zihnindeki dişliler hızla dönerken durumu tarttı.
"Geleceğim, Albayım." dedi net ve kararlı bir ses tonuyla, "Bilgi verdiğiniz için teşekkürler."
Cevap beklemeden hattı kesti. Telefonu indirdiğinde, mutfak balkonunun soğuk ayazı yüzüne bir bıçak gibi çarpıyordu ama artık ne soğuğu ne de belindeki o taze yanığın acısını hissediyordu. Arslan hastanedeydi; ve o, ne pahasına olursa olsun o sınıra gitmek zorundaydı.
Mutfaktan çıkıp tekrar oturma odasına doğru adımlarken, cebindeki telefonunun ekranı ansızın aydınlandı. Gelen çağrının numarasız, tamamen gizli bir hattan olduğunu görünce oflayarak duraksadı ama bekletmeden hızla açtı.
"Gölge, hemen bildirilen koordinata gel. On dakikan başladı."
Karşı taraftan yüzüne pat diye kapatılan telefonla neye uğradığını şaşıran Asena, salona doğru bir adım atıp kapı aralığından içeriye seslendi.
"Oğlun gayet iyiymiş, merak etmeyin Melek abla... Ama şimdi çıkmam gerekiyor, acil bir işim var, dosya hakkında daha sonra konuşuruz, hemen dönerim!" derken, annesinin ve Melek Hanım'ın şaşkın seslerini, itirazlarını arkasında bırakarak kapıya yöneldi. Evden çıkıp kapıyı arkasından çarparak kapattığı gibi sokağa fırladı.
Telefonuna düşen GPS koordinatlarına hızlıca göz atarak ilerliyor; olabildiğince dikkat çekmemeye çalışarak tenhalardan, gölgelerden yürüyordu. Mahallenin tam sınırında, eskiden ortasında akan suyuyla bilinen eski bir çeşmesi olan o park vardı. Koordinat tam olarak oradaki tahta oturma banklarından birini işaret ediyordu.
Parka vardığında, bankta oturan o tanıdık silueti ve saçları seçti. Kendini toparladı, adımlarını yavaşlatıp doğrudan o kişinin yanına vardı ve yüzüne bile bakmadan bankın en köşesine ilişti.
"Gölge?" dedi Yaşlı, yüzüne yaydığı o zehirli ve hafif alaycı gülümsemeyle. "Beklediğimden de hızlı geldin, aferin." dedi, sanki sadık bir köpeğini ödüllendirir gibi takdir edercesine.
Asena kafasını hafifçe öne eğip kaldırdı; gözleri bir an bile durmaksızın çevreyi, olası bir tehlikeyi tarıyordu. Yıllardır uğrayamadığı, çocukluğunun geçtiği bu park yenilenmişti ama soluk renkleri ve üzerindeki o kasvetli hava sanki her şeyi dondurmuştu.
"Arslan Ata senin neyin oluyor?" diye sordu Yaşlı, birdenbire konuya girerek. Asena'nın askeri hattı ve albayı arayıp bilgi aldığını çoktan öğrendiğinden ve bunun hesabını sormak için onu buraya çağırdığından adı gibi emindi.
"Yakınım." dedi Asena, lafı uzatmadan kestirip atarak.
"Bir yüzbaşı, senin tam olarak hangi dereceden yakının oluyor ki bu kadar koşturuyorsun?" dedi Yaşlı, ses tonunu birdenbire sertleştirerek. Artık karşısındaki bir dost ya da müttefik değil; bir otorite, bir patron, bir diktatör edasıyla konuşuyordu.
"Benim için sadece komşumuzun oğlu. Ailesi aylardır haber alamayınca ben de kendi çapımda, bildiğim yollarla bir teyit almak istedim." dedi Asena, tane tane, attığı adımların arkasındaki bahaneyi kusursuzca örerek.
"Öğrendin durumunu... O zaman ben de sana daha açık olayım, Gölge." dedi Yaşlı, sesindeki o tehditkar neşeyle. "Hastanede... Vücuduna isabet eden iki kurşunla ve vücudunun çeşitli yerlerinde ağır kesikler, şarapnel hasarlarıyla yoğun bakım altında tutuluyor."
Asena'nın duyduklarıyla birlikte kanı beynine sıçradı; hızla başı Yaşlı'ya döndü, gözleri tehlikeli bir şekilde kısıldı. Adamın yalan söyleme ya da blöf yapma lüksü yoktu, bunu biliyordu.
"Bunları duydun... Şimdi ne olacak, gidecek misin o sınıra?" dedi Yaşlı, başını hafifçe yana eğip kadının tepkisini tartarak.
"Gideceğim." dedi Asena, zerre kadar tereddüt barındırmayan, buz gibi net bir sesle.
"Benden izin aldın mı peki?" dedi Yaşlı, sesini alçaltıp tehlikeli bir tona büründürerek. "Öyle kafana göre emir dışına çıkamayacağını, bu yolda kuralların ne olduğunu çoktan öğrenmiş olman lazım, Gölge?"
Asena yutkundu; geride bıraktığı onca acıyı, o yirmi yedi günlük zindanı, belindeki taze dağlanmış yanık etin sızısını ve gördüğü tüm işkenceleri hızla gözünün önüne getirdi. Ama artık korkunun hükmü kalmamıştı. Başını dikleştirdi, adama doğru dahi tenezzül edip bakmadı.
"Cezam neyse, hazırım. Ama bugün, birazdan yola çıkacağım." dedi. Ayağa kalktı, hafifçe öne doğru eğilip koyu lacivert gözlerini doğrudan Yaşlı'nın gözlerinin ta içine dikti. "Komşumuzun oğlu ya da herhangi başka birisi olsaydı... umrumda bile olmazdı. Ama vatan için canını ortaya koyacak, bu toprağın namusu için savaşan bir adamın arkasında durulur. Ben o adamın arkasında duracağım."
Derin bir nefes alıp arkasını döndü ve ardından tekrar gözlerine baktı, sesindeki o sarsılmaz inancı bastıra bastıra fısıldadı: "Bir Türk askerinden bahsediyoruz, Yaşlı. Bir Türk askerinden."
--------------------------------
• Nasıl buldunuz??
• Burada yapay zeka kullandığım tek şey arada eklediğim görseller olacak. Onuda sahneyi daha iyi anlayabilmeniz için..
