Balo salonu, dışarıdan bakıldığında şehrin en seçkin aristokratlarının, parıltılı elbiseler içinde kadehlerini tokuşturduğu lüks bir cenneti andırıyordu.
Ancak tavandaki devasa kristal avizelerin gölgesinde, tamamen farklı bir dil konuşuluyordu. Bu gece, burası bir eğlence mekanı değil; sessiz, kuralsız ve acımasız bir savaş alanıydı.
Herkes tek bir şeyin peşindeydi: Paha biçilemez, uğruna ger şeyin yıkılacağı o antik kolye.
Salondaki kadın, boynundaki o ölümcül servetin ağırlığından habersiz, kalabalığın arasında süzülüyordu. Avcılar ise çoktan yerlerini almıştı.
Köşelerde fısıldaşan takım elbiseli adamlar, ceplerinde susturucu takılmış silahlar taşıyor, gözleriyle kolyeyi takip ediyordu.
En ufak bir hata, bu sessiz savaşı kan gölüne çevirebilirdi.Ve tüm bu karmaşanın tam ortasında, bar tezgahının arkasında Alexander duruyordu.
Alexander bu gece sadece barmenlik yapmak istemişti. Üzerindeki gece mavisi, kusursuz kesim ceket ve beyaz gömlek, onu bir çalışandan ziyade salonun en asil davetlilerinden biri gibi gösteriyordu.
Şık giyinmeyi, kumaşın tenindeki o kaliteli hissini seviyordu. Kimse onun sadece içki dolduran bir barmen olduğunu tahmin bile edemezdi.
Kadınlar ve erkekler, barın önünden geçerken ona hayranlık dolu bakışlar fırlatıyor, bazıları açıkça dans veya geceyi birlikte geçirme teklifinde bulunuyordu. Ancak Alexander, yüzündeki o mesafeli, inatçı ama bir o kadar da nazik gülümsemeyle her birini kibarca reddediyordu.
Zekiydi. Etrafındaki insanların dudak hareketlerinden ne konuştuklarını anlıyor, salondaki sekiz farklı dilde dönen gizli pazarlıkları tek bir bakışıyla çözüyordu.
Kimsenin fark etmediği bir detay daha vardı: Sol gözündeki mavi lens hafifçe oynamıştı. Aslında bir gözü deniz mavisi, diğeri ise koyu bir kahverengiydi. Bunu gizlemek için lens takıyordu ama dikkatli bir gözün bunu yakalaması an meselesiydi.
O sırada, boynunda paha biçilmez kolyeyi taşıyan kadın sarhoş adımlarla bara yaklaştı. Kadının bilinci yerinde değildi, içkinin etkisiyle ne yaptığını bilmiyordu.
Alexander'a yaklaştı, pürüzsüz cildine bakıp gülümsedi ve cüzdanını açmak yerine, boynundaki kolyeyi tek bir hamlede çıkarıp tezgahın üzerine bıraktı.
"Bana... en sertinden bir şey ver," diye mırıldandı kadın.
"Bu fazlasıyla yeter sanırım." Kolyeyi görünce Alexander şaşırdı ama renk vermedi.
Sıradan bir barmen gibi görünebilirdi ama önündeki taşın ne kadar değerli olduğunu anlamayacak kadar aptal değildi.
Paranın kokusunu ve gücünü tanıyordu. Kimseye fark ettirmeden, kolyeyi parmaklarının ucuyla aldı ve ceketinin iç cebine indirdi. Ne olduğunu, bu taşın neden bu kadar parladığını daha sonra kendi başına çözmek istiyordu.
Kadına içkisini uzattı ve kadın kalabalığın içinde gözden kayboldu.
Sadece birkaç dakika sonra, salondaki hava aniden ağırlaştı. Kadının boynunun boş olduğunu fark eden gruplar arasında panik başladı. Gözler karardı, eller ceketlerin içine gitti. Sessiz dövüş başlamak üzereydi.
Salondaki bu ani hareketlilik, en arkadaki locada, karanlığın içinde oturan tek bir adamın dikkatini çekti: Thomas.
Thomas, henüz yirmi yaşında olmasına rağmen yeraltı dünyasının korkulu rüyası, gizli bir mafya lideriydi. Özgüvenli, alaycı ama bir o kadar da sessiz ve soğuktu. Konuşmayı hiç sevmezdi.
Yanından bir an bile ayırmadığı devasa Doberman köpeği, sahibinin bacağına yaslanmış, salondaki tehlikeyi sezip hırlıyordu.
Thomas, insanların acı çekmesini ya da ölmesini büyük bir zevkle izler, ya da tamamen görmezden gelirdi.
Hayatta değer verdiği tek şey yanındaki köpeğiydi; insanlar onun için bir hiçti.
Ceketinin cebinden sigarasını çıkarıp dudaklarının arasına yerleştirdi, çakmağın alevi yüzünü aydınlattı.
Thomas, kolyenin kaybolduğunu anladığı an adamlarına içeriye yayılmaları için bir işaret verdi. Kendisi de ayağa kalktı.
Normalde korumaları olmadan tek bir adım bile atmazdı ama bu sefer eliyle "durun" işareti yaptı.
Çünkü salonda, herkes birbiriyle boğuşurken, tamamen sakin, asil ve kusursuz hareketlerle işini yapmaya devam eden o genci fark etmişti.
Alexander'ı.
Thomas'ın adımları ağırdı ama her bir basışında salondaki güç dengesi sarsılıyor gibiydi. Bar tezgahına doğru yürüdü. Alexander, yaklaşan tehlikenin farkındaydı ama inatçı yapısı yüzünden geri adım atmadı.
Thomas barın önüne geldiğinde, aralarında sadece birkaç santim kalmıştı.
Thomas, sigarasından derin bir nefes çekip dumanı hafifçe üfledi. Alexander'ın tiksintiyle burnunu kırıştırdığını gördü ama asıl dikkatini çeken şey bu değildi.
Thomas, keskin ve soğuk gözlerini gencin yüzüne dikti. Tam o an, Alexander'ın sol gözündeki lensin hafifçe yana kaydığını, altından parıldayan o sıcak kahverengi rengi fark etti.
Bir gözü mavi, bir gözü kahverengiydi.
Thomas içinden "Sarışın birine mavi göz yakışır... ama bu kahverengi çok daha derin," diye düşündü.
Neden lens taktığını sormadı. Onun bu sırrını şimdilik kendine sakladı.
Salondaki herkes, koskoca mafya liderinin bir barmenin önünde durduğunu görünce sessizliğe gömüldü.
Adamlarıbın bazılarının silahlar indirildi, gözler onlara çevrildi. Thomas'ın adamları bile şaşkınlık içindeydi.
Thomas, her zamanki alaycı ve soğuk ifadesiyle sigarasını kül tablasına bıraktı.
Hiçbir şey söylemeden, sağ elini Alexander'a doğru uzattı. Bu, sert ve emir kipi taşıyan ama bir o kadar da büyüleyici bir hareketti.
"Benimle dans et," dedi sessizce, ama bu açık bir emir gibiydi.
Alexander, karşısındaki adamın tehlikesini ve gözlerindeki o karanlık nefreti görebiliyordu. Ama kaçmayacaktı. Oyun onun için daha yeni başlıyordu.
_________________________________________
Herkese merhaba Wattpad ve BL dünyası.
Bu benim yazdığım ilk BL hikaye.
Uzun zamandır bu türü okuyorum, izliyorum ama hiç yazmadım. Çünkü hiçbir hikaye tam olarak kafamda olanı vermedi.
O yüzden kendim yazıyorum.
Fikirleriniz benim için önemli.
İlk bölüm nasıldı?
