9. Bölüm – Kırık Hatıralar
1. Kısım
"Bazı ödevlerin doğru cevabı yoktur. Çünkü bazı çocukların anlatacak bir geçmişi değil, arayacak bir geçmişi vardır."
Sonbahar sabahları artık daha serindi.
Yetimhanenin avlusundaki ağaçların yaprakları birer birer dökülüyor, rüzgâr onları taş zeminde usulca sürüklüyordu.
Çocuklar her zamanki gibi sıraya dizilmişti.
Kimi montunun düğmesini ilikliyor, kimi çantasını sırtına yerleştiriyor, kimi de uykulu gözlerini ovuşturuyordu.
Egemen, Pamuk'u gizlice çantasına koymaya çalışırken Nisan onu yakaladı.
"Okula tavşan götürmek yasak."
Egemen üzgünce başını eğdi.
"Ama yalnız kalır."
Nisan diz çöktü.
"Sen gelene kadar seni bekler."
Egemen tavşanın kulağını düzeltti.
"Söz mü?"
"Söz."
Küçük çocuk istemeyerek de olsa Pamuk'u yatağının üzerine bıraktı.
Emir bunu izlerken hafifçe gülümsedi.
"Bir gün öğretmen Pamuk'u da derse çağıracak."
Egemen kahkaha attı.
"O zaman matematikten o cevap versin."
Azra da istemsizce güldü.
Eskiden olsa böyle anlarda sessizce kenara çekilirdi.
Şimdi ise onların arasında olmak, kalbindeki yalnızlığı biraz olsun hafifletiyordu.
Okulun ilk dersi resimdi.
Sınıfın duvarları rengârenk boyalarla süslenmiş, camlardan içeri yumuşak bir güneş ışığı dolmuştu.
Öğretmen, elindeki dosyayı masaya bıraktı.
Bugün her zamankinden daha neşeliydi.
"Çocuklar, bugün sizden çok özel bir resim isteyeceğim."
Sınıfta heyecanlı fısıldaşmalar başladı.
Öğretmen gülümseyerek devam etti.
"Ailenizi çizin."
Bir anda sınıf sessizleşti.
Kâğıtlar dağıtıldı.
Renkli kalemler masaların üzerine bırakıldı.
Çocuklar hemen çizmeye başladı.
Birisi annesini kırmızı elbiseyle çiziyordu.
Bir başkası babasını elinden tutarken...
Arka sıradaki küçük kız ise kardeşiyle parkta oynadıklarını resmediyordu.
Azra elindeki kurşun kalemi kâğıdın üzerine koydu.
Ama eli hareket etmedi.
"Annem..."
diye düşündü.
Nasıl görünüyordu?
Saçları nasıldı?
Gözleri ne renkti?
Ne kadar uğraşırsa uğraşsın...
Zihninde sadece beyaz bir boşluk vardı.
Kalemi titredi.
İçinde bir sıkışma hissetti.
"Neden hatırlayamıyorum?"
Kendi kendine sorduğu bu soru, göğsüne ağır bir taş gibi oturdu.
Başını hafifçe çevirdi.
Emir'e baktı.
O da çizmiyordu.
Önündeki beyaz kâğıda uzun uzun bakıyordu.
Sonra yavaşça dört insan silueti çizdi.
Biri uzundu.
Biri biraz daha kısaydı.
Ortada küçük bir çocuk vardı.
En kenarda ise kendisi olduğunu düşündüğü bir figür...
Ama hiçbirinin yüzü yoktu.
Kalemini elinden bıraktı.
Derin bir nefes aldı.
Öğretmen sıraların arasında dolaşmaya başladı.
Her çocuğun resmine tek tek baktı.
"Harika olmuş."
"Ne güzel boyamışsın."
Sonunda Azra'nın sırasına geldi.
Boş kâğıdı görünce şaşırdı.
"Azra..."
"Kızım, başlamadın mı?"
Azra başını kaldırdı.
Konuşmaya çalıştı.
Ama kelimeler boğazına düğümlendi.
"Ben..."
Devamı gelmedi.
Öğretmen yumuşak bir sesle gülümsedi.
"Olur."
"İstersen sonra tamamlarsın."
Azra sadece başını salladı.
Öğretmen bu kez Emir'in yanına geçti.
Yüzsüz dört silueti görünce birkaç saniye sustu.
"Bunlar ailen mi?"
Emir gözlerini resimden ayırmadı.
"Sanırım..."
"Yüzlerini neden çizmedin?"
Emir'in sesi neredeyse fısıltı gibiydi.
"Hatırlamıyorum."
Öğretmenin yüzündeki gülümseme yavaşça kayboldu.
Hiçbir şey söylemedi.
Sadece Emir'in omzuna hafifçe dokundu.
"İstersen böyle de bırakabilirsin."
Ders zili çaldığında çocuklar resimlerini toplamaya başladı.
Azra boş kâğıdını katlayıp çantasına koydu.
Emir ise yüzü olmayan dört siluete son kez baktı.
İçinden tek bir cümle geçti.
"Acaba bir gün sizi gerçekten hatırlayabilecek miyim?"
O sırada sınıfın penceresinden içeri esen rüzgâr, masanın üzerindeki resmi yere düşürdü.
Kâğıt ters döndü.
Ve kimsenin fark etmediği küçük bir ayrıntı ortaya çıktı.
Emir, farkında olmadan dört siluetin tam ortasına...
Küçücük bir pusula çizmişti.
2. Kısım
"Bazı insanlar seni tanımadan sever. Bazıları ise seni tanıdığı hâlde uzaktan korur."
Dersler bittiğinde hava iyice serinlemişti.
Çocuklar ikişerli sıralar hâlinde yetimhaneye doğru yürüyordu.
Egemen yol boyunca okulda yaşadıklarını heyecanla anlatıyordu.
"Öğretmen bana yıldız verdi!"
Nisan gülümseyerek başını okşadı.
"Hak etmişsindir."
"Çünkü bütün soruları bildim."
Emir gülerek araya girdi.
"Bir tanesini de yanlış yaptın."
Egemen hemen itiraz etti.
"O soru zordu."
Azra onları izlerken istemsizce gülümsedi.
İçindeki ağırlık, onların yanında biraz olsun hafifliyordu.
Ama resim dersindeki boş kâğıt gözünün önünden gitmiyordu.
Akşam yemeğinden sonra çocuklar etüt odasına geçmişti.
Emir kitabını açmıştı ama satırları okuyamıyordu.
Aklı hâlâ o dört yüzsüz siluetteydi.
"Emir."
Başını kaldırdı.
Azra karşısındaki sandalyeye oturmuştu.
"Bugün..."
diye başladı.
"...Resim dersinde neden öyle baktın?"
Emir birkaç saniye sustu.
Sonra masanın üzerindeki kalemi eline aldı.
Çevirmeye başladı.
"Bazen..."
"Bir şeyleri çok özlüyorum."
"Ne olduğunu bilmeden."
Azra sessizce dinledi.
"Bir yüz..."
"Bir ses..."
"Bir el..."
"Hepsi sanki çok yakınımdaymış gibi."
"Ama uzanınca kayboluyor."
Kalemi bıraktı.
"Geriye sadece boşluk kalıyor."
Azra gözlerini yere indirdi.
"Ben de annemin yüzünü çizemiyorum."
İlk kez bunu yüksek sesle söylemişti.
Sesi titredi.
"Çok uğraştım."
"Olmadı."
İkisi de konuşmadı.
Sessizlik, onları rahatsız etmiyordu.
Çünkü aynı acıyı taşıyan insanlar bazen konuşmadan da anlaşabiliyordu.
O sırada müdür odasında eski dosyaları düzenliyordu.
Kapının altından beyaz bir zarf kaydı.
Şaşkınlıkla kapıyı açtı.
Koridorda kimse yoktu.
Zarfın üzerinde tek bir cümle vardı.
"Çocuklar için."
İçini açtı.
Bir miktar para ve kısa bir not çıktı.
"Kış yaklaşıyor. Üşümesinler."
İmza yoktu.
İsim yoktu.
Sadece bu iki cümle...
Müdür uzun süre nota baktı.
Kim olduğunu anlayamadı.
Ama ertesi sabah çocukları çarşıya götürmeye karar verdi.
Ertesi gün, dört çocuk ilk kez kendilerine yeni mont seçebilecekti.
Egemen sevinçten yerinde duramıyordu.
"Gerçekten istediğimizi alabilecek miyiz?"
Müdür gülümsedi.
"Evet."
"Birisi sizin üşümenizi istememiş."
Azra'nın kalbi nedensizce hızlandı.
"Kim?"
Müdür başını salladı.
"Bilmiyorum."
"İsmini yazmamış."
Azra vitrindeki koyu lacivert montu eline aldı.
Kumaşına dokundu.
İçini tuhaf bir sıcaklık kapladı.
Sanki...
Bu iyilik, yabancı birinden gelmiyordu.
Ama neden böyle hissettiğini açıklayamıyordu.
Aynı dakikalarda, yetimhanenin birkaç sokak ötesinde siyah bir araç durmuştu.
İçindeki takım elbiseli adam sessizce binaya baktı.
Telefonunu çıkardı.
Kısa bir mesaj yazdı.
"Çocuklar güvende. Şimdilik."
Gönder tuşuna bastı.
Mesajın ulaştığı kişinin adı ekranda görünmedi.
Adam telefonu kapattı.
Aracını çalıştırdı.
Uzaklaşırken dikiz aynasından son kez yetimhaneye baktı.
İçinden tek bir cümle geçti.
"Geçmiş, sandığınız kadar uzağınızda değil..."
Yetimhanede ise dört çocuk, yeni montlarını deneyip birbirlerine gülüyordu.
Hiçbiri bilmiyordu...
Onları izleyen gözler her geçen gün biraz daha yaklaşıyordu.
9. Bölüm Sonu