Her zaman ki gibi zifiri karanlıkta gece etütünden dönüyordum. Her yer o kadar karanlıktı ki göz gözü görmüyordu. Karanlıkta tek başımaydım. Sadece ben ve yüksek binalar... Eve varmama daha çok var. Hızlıca eve gitmeye çalışıyorum. Sokaklar bomboş ve sessiz, kendi ayak seslerimi duyabiliyordum. Etrafta kimse olamamasına karşın karanlık beni tedirgin ediyor. Dikkatlice etrafıma bakınarak eve yürüyordum.
Eve yaklaşmıştım. Sadece iki sokak sonra, yatağıma uzanıp güzel bir uyku çekebilecektim. Fakat sağdan gelen acı dolu bir çığlık sesi, beni olduğum yerde kalmaya zorladı. "Acaba oraya gitmeli miyim?" diye düşündüm ve gitmeye karar verdim. Sağıma baktım, orada bir çıkmaz sokak vardı. Ses bu sokaktan gelmişti. Yavaş ve sessiz adımlarla o tarafa doğru ilerlerken, üzerimden terler boşalmaya başladı, nefesim kesildi. Benden başka bir ayak sesi daha vardı!
Birkaç saniyelik şoktan sonra arkamı dönüp koşmaya başladım. Öyle hızlı koşuyordum ki topuklarım acıyordu. Kendi kendime "Eve gidemem, ya beni takip edip evimi öğrenirse!" En yakın karakol 30 dk. uzaklıktaydı. "Hadi Helin , yağla tabanları!" dedim içimden. Öyle hızlı koşuyordum ki ayaklarım ağrımaya başlamıştı, fakat duramazdım. Durduğum anda o, beni yakalayacaktı.
Sanki git gide yavaşlıyordum, bir gücün beni geriye doğru çektiğini hissettim. Karakol hemen önümdeydi. Hızla karakolun bahçesine daldım ve polislere derdimi anlatmaya çalıştım. Fakat ban inanmamışlardı. Onlara, birilerinin beni karakolun önüne kadar takip ettiğini söyledim. Ama yine de inanmadılar. Sonra arkama döndüğümde oarada kimsenin olmadığını gördüm...
Sabah olana kadar karakolda bekledim, sabah olunca eve döndüm. Yatağıma uzanıp gece yaşadıklarımı düşünüp bir açıklama bulmaya çalıştım. "Acaba o kişi kim? O duyduğum çığlık sesi de neyin nesiydi?" Bu düşünceler beynimi kemirirken uyuya kaldım.
Uyandığımda saat 23.00'dı. Hemen telefonumu açtım. Onlarca cevapsız arama vardı. Çoğunluğu annem, babam ve Erva'dandı. İlk önce annemi aradım ve ona gece etütte çok çalıştığım için, yorulup uyuya kaldığımı söyledim. Daha sonra babamı aradım ve ona da aynı şeyleri söyledim. Ardından Erva'yı aradım ve ona yaşadığım herşeyi anlattım. Çok şaşırdı ve "+Orada kalman çok tehlikeli, senin evini bulabilir. Yarın bizim eve gel bizde kal. Hem şu olayı da daha detaylı konuşuruz." dedi. Tamam deyip telefonu kapattım ve sabah olana kadar oyalanacak bir şeyler bulmaya çalıştım...
Sabah olduğunda hazırlanıp Ervaların evine gittim. Erva"+Adamı gördün mü ? Belki de sadece hayal görmüşsündür?" diye sordu. Ben de "Kesinlikle hayal değildi! Ben ne gördüğümü biliyorum, sen de bana inanmazsan ben kimden yardım isteyeceğim!?" diye çıkıştım. Erva"+Tamam tamam, sakinleş. O halde kahvaltıdan sonra ilk iş polise gidip kamera kayıtlarına bakalım. İlla ki bir mobeseye yakalanmıştır, değil mi?" dedi.
Kahvaltımızı yaptık ve polise gittik. O gece saat 2 ve 3 arasındaki kayıtlara baktığımızda, gerçekten de beni takip eden birinin olduğunu gördük. Yüzü net olarak görünmüyordu. Kim olduğunu anlayamamıştık. Fakat üzerinde siyah bir kapşonlu ceket ve lacivert bir kot vardı. Ayrıca ceketinin arkasında beyaz dikenli, ortadan ikiye yarılmış, kanayan bir kalp ve o kalbi, adeta sevdalısının elini tutan bir sevgili gibi, avuçlarının içine almış bir çift el vardı.
Sapığın kim olduğunu öğrenemeden, mutsuz bir şekilde eve döndük. Bana iyi geleceğini umarak biraz uyumaya karar verdim. Uyandığımda boş, karanlık bir sokakta yatıyor vaziyetteydim. Yavaşça kalktım ve etrafıma bakındım. 'O gece ki' sokaktı! "Bu nasıl olabilir? Ben nasıl buraya geldim?!" dedim, kısık bir sesle. Okul eşyalarım bile yanımdaydı. "Rüya mı görüyorum yoksa bu garip bir dejavu mu?" bu düşünceler aklımdan ışık hızıyla geçiyordu. Yavaşça yürümeye başladım, fakat bu sefer eve gitmedim, aynı şeyleri tekrar yaşama ihtimali, beni evden uzak tutmaya yetti. Bir çıkış yolu bulma umuduyla etrafta dolaşmaya başladım. Fark etmeden ayaklarım beni okuduğum üniversitenin önüne getirmişti.
"Eve gitmekten daha iyidir." diye düşünerek içeri doğru ilerledim. Okulun kocaman bir bahçesi ve içinde iki katlı bir öğrenci yurdu vardı. Okulun kendisi de 4 katlı bir binaydı. Bahçede yavaş yavaş dolaşırken gözüme bir şey takıldı. Karanlıktan dolayı çok iyi görmesem de, yaklaştıkça önümde duran o küçük tepeciği gördüm. Ölü kedi ve köpeklerden oluşturulmuş bir tepecik... Arkamı dönmeden geriye doğru gitmeye başladım. Gördüğüm şey beni dehşete düşürmüştü...
Birini bulabileceğimi umarak okulun içine girdim. 1. kat boştu. Hızlıca 2. kata çıkım. Sınıfları dolaşırken bir defter buldum. Klasik ders notları yazılıydı. Sayfaları karıştırırken garip bir yazıyla karşılaştım. "Yaptığın her şeyin bedelini ödeyeceksin, Helin." "Ne? Neyin bedelini ödeyeceğim?" diye düşünürken, koridordan bana seslenen ürkütücü bir ses beni uyandırdı. Kafamı o yöne çevirdiğimde gördüğüm, Bizim okuldan Mustafa'ydı. Mustafa 25 yaşında, edebiyat bölümünde okuyan zeki bir öğrenciydi. Ama onun en kötü yanı, bana takıntılı olmasıydı. Mustafa bana, psikolojik bir sorun olacak derecede aşıktı.
Elinde, üzerindeki kanlar kurumuş olan bir bıçak vardı. Bana doğru koşmaya başladı, ben de ondan kaçmaya başladım. Kalbim adeta benden önde koşuyordu, ayak seslerim boş koridorda yankılanıyordu. Tabii onunkiler de...
Fakat bütün çabalarım boşunaydı. Mustafa beni yakaladı, bir vampiri avlayan vampir avcısının gülümsemesi gibi bir gülümseme suratına yayıldı. Kalbim, tam ortasına saplanan bıçağa, daha fazla dayanamadı...