Lale'nin o taş duvarları titreten, acı ve dehşet dolu çığlığı dağ evinin o kalın, sağır edici duvarlarını aştı; gecenin o boğucu sessizliğini acımasızca yırtarak Rüzgar'ın zihnine keskin bir bıçak gibi, derinlemesine saplandı.
Rüzgar'ın bedeni, beyninden önce harekete geçmişti; ayakları adeta onu kontrol etmiyor, bedenini saran o vahşi panik dalgasıyla, sevdiği kadını koruma içgüdüsüyle ileri doğru atıldı. Kalbi göğsünde gümbürderken kapıya ulaştığında bir an bile tereddüt etmedi; o güçlü omuzuyla kapıya sert bir darbe indirdi, kilit mekanizmasını büyük bir çatırtıyla parçalayarak odaya bir fırtına gibi daldı.
İçeri girdiğinde karşılaştığı manzara karşısında adeta nutku tutuldu, nefesi kesildi. Lale, yerde yatan Demir'in kanlar içindeki cansız bedeni üzerine çaresizce abanmış, omuzları sarsılarak, hıçkırıklara boğularak ağlıyordu. Az önce o sığınağa giren, küstahça konuşan o adam şimdi kanlar içinde yerdeydi. Gözleri yaşadığı şoktan faltaşı gibi açılmış, o her zaman tanıdığı, dik duran, güçlü ve dirençli kadından eser kalmamıştı; adeta ruhu paramparça olmuş bir enkaz gibiydi. Sanki yıllardır içinde biriktirdiği, bastırdığı tüm o karanlık acılar, yalanlar ve ölümler, o tek bir çığlıkta vücudundan dışarı fırlamıştı.
"Lale!" diye bağırdı Rüzgar, sesi o her zamanki soğukluğundan tamamen arınmış, saf bir endişe ve derin bir şefkatle doluydu. Ona yardım etmek için doğru bir adım attı, ama sonra aniden duraksadı. O acı tablonun içine girmeye, ona yaklaşmaya cesaret edemiyordu.
Üç uzun yıl önce Demir'in canını alan, o tetiği çeken kendi kanlı elleriydi. Ve şimdi, o aynı adamın yasını tutan, gözyaşı döken kadının hemen yanında, çaresizce dikiliyordu. Kaderin ona oynadığı bu kanlı oyun ne kadar da acımasız, ne kadar ironikti.
Lale, Rüzgar'ın o tanıdık, tok sesini duydu ama beyni bunu algılayamadı. Zihni, etrafındaki her şey gibi karmakarışıktı. Demir... Nasıl olurdu? O yıllar önce ölmüştü. Onu kendi elleriyle toprağa vermişti. Sonra az önce karşısına canlı çıkmıştı. Ve şimdi... tekrar cansız bedeni mi yatıyordu önünde?. Yoksa yaşadığı her şey, o sığınak, o program, hepsi devasa, hastalıklı bir yalandan mı ibaretti? Belki de devletin o Tanık Koruma Programı, onu güvenliğe almak yerine, çok daha büyük, çok daha kanlı bir mafya oyununun tam merkezine çekmişti.
"Demir..." diye fısıldadı Lale, sesi ağlamaktan titrek ve tarifsiz bir acı doluydu. "Sen... Sen ölmedin mi? Ölmemiş miydin?".
Rüzgar, o görünmez duvarı aşıp yavaşça Lale'ye yaklaştı. Yere, onun yanına çömeldi ve büyük, sıcak ellerini onun titreyen, ince omuzlarına koydu. "Lale, lütfen bak bana. O yerde yatan Demir değil. O adam sadece... patronun sana oynadığı zalim bir illüzyon".
Lale, omuzlarındaki ellere rağmen başını histerik bir şekilde iki yana salladı; gözyaşları solgun yanaklarından sel gibi akıyordu. "Hayır, yalan söylüyorsun! O Demir. Ben onu tanıyorum, tenini biliyorum. Onun o kokusunu, dokunuşunu... Onunla ilgili her şeyi hatırlıyorum!".
Rüzgar'ın o an kalbi acıyla sıkıştı. Lale'nin döktüğü her bir gözyaşı, hissettiği o çaresiz acı, sanki kendi göğsüne saplanmış zehirli bir hançer gibi onun canını yakıyordu. Onu bu kadar çaresiz, bu kadar kırılmış görmek, Rüzgar'ın kendi etrafına ördüğü o karanlık duvarları yavaş yavaş çatlatıyordu. Onu tüm bu acılardan korumak, onu bu kanlı dünyadan söküp almak istiyordu. Ama nasıl yapacaktı?.
"Lale," dedi Rüzgar, sesi o kargaşanın içinde sarsılmaz bir kaya gibi kararlıydı. "Demir öleli tam üç yıl oldu. Bu gerçeği sen de içten içe biliyorsun. Biliyorum ki bu akıl oyunları çok zor, ruhunu kanatıyor, ama gerçek bu. O adam Demir değil, onun sadece bir kopyasıydı".
Lale, yaşlarla bulanmış gözleriyle yavaşça başını kaldırdı; o an gözleri, Rüzgar'ın o okyanus mavisi, derin gözleriyle buluştu. Lale'nin gözlerinde tarifsiz, dipsiz bir acı, ama aynı zamanda Rüzgar'a tutunmak isteyen bir umut kırıntısı vardı. Rüzgar'ın o güçlü, sarsılmaz varlığı, Lale'nin o paramparça olmuş, kırılgan ruhuna bir nebze de olsa huzur ve güven veriyordu. Belki de bu kanlı sığınakta, bu karanlıkta sığınabileceği tek liman Rüzgar'dı.
"Neden?" diye sordu Lale isyan ederek, sesi acı bir fısıltıdan farksızdı. "Neden bana bu eziyeti yapıyorlar? Neden Demir'in yüzünü, onun hayaletini karşıma çıkarıyorlar?".
Rüzgar, Lale'nin bu çaresiz sorusuna verecek mantıklı bir cevap bulamadı. Patronun o hastalıklı zihninin, bu karanlık oyunun arkasındaki asıl cevabını o da tam olarak bilmiyordu. Ama ruhunun derinliklerinde bildiği tek ve kesin bir şey vardı: Lale'yi, kendi canı pahasına, ne pahasına olursa olsun koruyacaktı.
"Bilmiyorum Lale," dedi Rüzgar dürüstçe, omuzlarını sıkarak. "Ama üzerine yemin ederim ki, seni bu kanlı kabustan çekip çıkaracağım. Seni onlardan koruyacağım".
Lale, Rüzgar'ın o dipsiz okyanus gözlerinin tam içine baktı. Orada, o karanlığın ve cinayetlerin ardında, kendisine uzanan parlak bir ışık gördü. Belki de Rüzgar, hayatını mahveden o adam, şimdi onun için tek kurtuluş, tek umut ışığıydı. Belki de sadece onun o güçlü elleri sayesinde bu karanlık dehlizlerden sağ salim çıkabilecekti.
Rüzgar, Lale'nin titreyen omzunu güven verircesine sıktıktan sonra, yerdeki o sahte Demir'in cansız bedenine tiksintiyle baktı. Bu cesedin, bu manzaranın Lale'nin zaten paramparça olan psikolojisi için hiç de iyi olmadığını, onu deliliğe sürükleyeceğini çok iyi biliyordu. O sahte Demir'in bu evden, bu odadan hemen gitmesi gerekiyordu.
"Sana ihtiyacım var," diye fısıldadı Lale aniden, Rüzgar'ın gömleğine tutunarak; sesi çaresizce yalvarır gibiydi. "Lütfen beni bir daha asla bırakma.".
Rüzgar, Lale'nin dudaklarından dökülen bu sözlerle derinden, ruhundan sarsıldı. Onun için bu dünyada bir şeyler ifade ettiğini, ona muhtaç olduğunu bilmek, Rüzgar'ın o buz tutmuş kalbini anında ısıtmıştı. Ama aralarındaki bu tehlikeli yakınlık, aynı zamanda ölümcüldü. Rüzgar, engellemeye çalışsa da Lale'ye karşı her geçen saniye çok daha derin, önüne geçilmez hisler beslemeye başlamıştı. Ve bu duygular, her an ölümle burun buruna olan bir kiralık katil için kesinlikle kabul edilemez, ölümcül bir zafiyetti.
"Seni asla bırakmayacağım," dedi Rüzgar, sesi o kadar kararlıydı ki adeta bir yemin gibiydi. "Asla." Lale'nin yaşlı gözlerinin içine derinlemesine baktı ve ekledi: "Şimdi, hemen buradan çıkalım".
Rüzgar, Lale'nin o narin bedenini nazikçe yerdeki cesedin üzerinden kaldırdı ve kollarının arasına aldı. Lale, anında Rüzgar'ın o geniş göğsündeki sıcaklığa sığındı, adeta karanlıktan korkan küçük bir çocuk gibi ona sımsıkı tutundu. Rüzgar, Lale'yi kucağında taşıyarak o ölüm kokan odadan hızla çıktı. Onu güvenli olan yatak odasına götürdü, usulca yatağa yatırdı ve üzerine kalın bir battaniye örttü.
"Dinlen biraz, uyu," dedi Rüzgar, elini onun saçlarında gezdirerek. "Ben kapının hemen ardında, buradayım".
Lale, Rüzgar'ın uzaklaşan elini tuttu ve gitmesine izin vermeyerek sıkıca kavradı. "Gitme," diye fısıldadı uykuya dalmadan önce. "Lütfen yanımdan gitme".
Rüzgar, yüzünde şefkatli bir tebessümle Lale'nin buz gibi elini okşadı. "Gitmeyeceğim," dedi. "Sen uyanana kadar yanında kalacağım".
Rüzgar, Lale'nin yatağının kenarına yavaşça oturdu ve onun o huzursuz uykuya dalışını sessizce izlemeye başladı. Lale'nin o güzel yüzü solgundu, gözaltlarında derin bir yorgunluğun ve acının morlukları vardı. Rüzgar, onun bu kırılgan hali için delicesine endişeleniyordu. Hayat dolu o kadını bu kadar çaresiz, bu kadar kırık görmek, Rüzgar'ın ruhunu acıtıyordu.
Bir süre sonra Lale'nin göz kapakları ağırlaştı ve derin, huzursuz bir uykuya daldı. Rüzgar, onun gerçekten uyuduğuna, nefeslerinin düzene girdiğine emin olduktan sonra sessizce yataktan kalktı. Odadan parmak uçlarında çıktı ve kapıyı arkasından usulca kapattı.
Aşağı o karanlık salona indiğinde, zihni bir arı kovanı gibi karmakarışıktı. Lale'ye karşı her geçen gün daha da büyüyen o yakıcı hisleri, Rüzgar'ı ölümden bile daha çok korkutuyordu. O, geçmişi karanlık bir kiralık katildi. Onun dünyasında aşka, merhamete ve duygulara yer yoktu. Ama Lale, o masumiyetiyle Rüzgar'ın o taştan kalbine bir şekilde, geri dönülemez bir biçimde dokunmuştu. Ve Rüzgar, ruhunu aydınlatan bu mucizevi dokunuşu artık yok saymakta, ondan kaçmakta büyük zorluk çekiyordu.
Rüzgar, zihnini saran o karmaşık düşüncelerden bir an olsun sıyrılmak için kendine sert bir kahve yaptı. Kahvesini yudumlarken, gözleri o korkunç manzaraya, o sahte Demir'in cesedinin olduğu kapalı odaya kaydı. O ceset, o karanlık anı burada durduğu sürece Lale'nin iyileşmesi, bu travmayı atlatması asla mümkün değildi. O iğrenç cesedin bir an önce, Lale uyanmadan ortadan kaldırılması gerekiyordu.
Rüzgar, kahvesini lavaboya döküp ayağa kalktı ve odaya doğru kararlı adımlarla yöneldi. Kapıyı itip içeri girdi.
O kopyanın, sahte Demir'in cansız bedeni, hala aynı kan gölünün içinde yatıyordu. Rüzgar, tiksintiyle derin bir nefes aldı ve cesedi kollarına alarak kucakladı. Onu dışarı, gecenin ayazına taşıdı ve evin arka tarafındaki karanlık ormanlığa götürdü.
Arka bahçede, daha önceden olası bir durum için hazırladığı derin bir çukur vardı. Rüzgar, sırtındaki o ağır cesedi hiç acımadan çukura bıraktı ve üzerini hızla, terleyerek kara toprakla örttü. İşini bitirdiğinde, çukurun üzerine işaret olarak büyük, düz bir taş yığdı. Bu isimsiz taş, Lale'nin geçmişine ait o sahte Demir'in mezarı olacaktı. Belki Lale bir gün gerçeği tam olarak kabullendiğinde buraya gelir ve geçmişi için son bir dua edebilirdi.
Rüzgar, ellerindeki toprağı temizleyip mezara son bir kez baktıktan sonra hızla eve geri döndü. Sessizce içeri girdiğinde, yüreğini ağzına getiren bir şey fark etti; Lale, onu bıraktığı yatağında değildi! Kalbi göğsünde hızla, büyük bir panikle çarpmaya başladı. Lale bu karanlıkta nereye gitmişti?.
Tam o telaşla etrafa bakınırken, Lale'nin o ince, rüzgar gibi sesini duydu. "Rüzgar?".
Rüzgar, derin bir oh çekerek sesin geldiği yöne, kapıya doğru hızla ilerledi. Lale, evin önündeki ahşap verandada durmuş, soğuk rüzgâra aldırmadan Karadeniz'in karanlık sularına bakıyordu. Okyanus mavisine dönük gözleri yaşlarla doluydu.
"Lale, dışarısı buz gibi, sen iyi misin?" diye sordu Rüzgar endişeyle, yanına koşarak.
Lale, hüzünlü bir şekilde başını salladı. "O... Demir'in yüzüne sahip olan o adam... O gerçekten burada mıydı Rüzgar?".
Rüzgar, Lale'nin o titreyen bedenine yaklaştı. "Evet, buradaydı," dedi dürüstçe. "Ama artık değil, artık sana zarar veremez".
Lale, Rüzgar'ın o güven veren gözlerinin içine baktı. "Ne demek istiyorsun? Nerede o?".
Rüzgar, göğsünü şişirerek derin bir nefes aldı. "Onu arka bahçeye gömdüm," dedi usulca. "Artık geçmişin hayaletleri huzur içinde uyuyabilir".
Lale'nin gözlerinden tutamadığı sıcak yaşlar yanaklarına süzüldü. Bu, geçmişine edilen son vedaydı. "Teşekkür ederim," diye fısıldadı içtenlikle.
Rüzgar, uzanıp Lale'nin o küçük elini kendi büyük avuçlarının arasına aldı. "Sana yemin ederim, her zaman, her saniye yanında olacağım," dedi. "Lütfen bana inan".
O huzurlu, duygusal anı paramparça eden şey, uzaktan, gecenin karanlığından gelen o güçlü araba motorunun sesi oldu. Rüzgar ve Lale, refleksle sesin geldiği o zifiri karanlık yöne doğru döndüler. Dağ yolunun o keskin virajlarında, farları kapalı siyah, zırhlı bir araba onlara doğru büyük bir hızla, ölümcül bir sessizlikle yaklaşıyordu.
"Bu saatte kim geliyor?" diye sordu Lale, sesi o anki huzurun yerini alan titrek ve büyük bir endişeyle doluydu.
Rüzgar'ın yüzünde beliren o tehlikeli, kana susamış ifadeyle, Lale'nin sorusunun cevabı o dondurucu havada asılı kaldı. Çünkü Rüzgar'ın o keskin gözleri gerçeği çoktan görmüştü; o karanlık araba, asla yalnız gelmiyordu; ölüm, bir orduyla birlikte kapılarına dayanmıştı.