Etraf kan gölüne dönmüştü. Kılıçlar, oklar havada uçuyordu. Acı çığlık sesleri yükseliyor, her biri kafamın içinde yankılanıyordu. Masum, hiçbir şeyden haberi olmayan canlar acımasızca hayatlarına veda ediyorlardı. Gökyüzü kan kırmızısına bürünmüştü. Gök gürlüyor, hava aydınlanıyordu. Yağmur yerleri delercesine deli gibi yağmaya devam ediyordu. Gökyüzü bizim üzerimize nefretini kusuyordu sanki. Ne olduğuna bir türlü anlam veremiyordum. İlk defa bu kadar güçsüz ve saf dışı kalmıştım. Çığlıklar arttıkça gücüm daha da azalıyordu. İçten içe yok oluyordum...
Duygularım beni ele geçirmişti. Hareket edecek halim kalmamıştı. Boğazımda oluşan düğüm nefes almamı engelliyordu.
Ağlamaya başladım. Annem öldükten sonra ilk defa göz yaşı dökmüştüm. Çaresiz hissediyordum. Onca can gözlerimin önünde katlediliyordu ve ben sadece bunu izliyordum...
Barbarlar hala bildiğinden geri kalmıyorlardı. Katliam üstüne katliam yapmaya devam ediyorlardı. Üstelik bundan da zevk duyuyorlardı.
Kendi kendime “iğrenç yaratıklar” diye homurdandım. Çok sinirlenmiştim.
Yerde, yanımda duran kılıcım ile karşı karşıya geldim. Ayağa kalkmak için zorluyordum kendimi. Derin bir nefes aldım önce, ardından destek aldım kılıcımdan.
Ayaklarımın üzerindeydim artık.
Birden annemin hayalini karşımda gördüm. Gülümsüyordu bana. O içten ve güven veren sesiyle konuşmaya başladı.
“Lyanna, benim güzel ve cesur kızım. Kendine gelmelisin, Zephyria krallığının geleceği senin elinde. Halkın benden sonra sana ihtiyacı var.” Dedi.
Gözyaşlarım süzülmeye devam etti.
“Sen çok güçlü birisin. Biliyorum o savaşçı prenses içinde bir yerlerde. Bunu açığa çıkarmak da sadece senin elinde. Dik dur. Annen seninle her zaman gurur duydu ve devam da edecek. Bu ruh seninle Lyanna. Asla seni yalnız bırakmayacak. Sana güveniyorum Lyanna. Hadi göreyim seni!”
Ardından gözyaşlarımı sildi ve tekrar yüzüne gülümsemesini kondurup kayboldu...
Kılıcımı sıkıca tuttum. Artık ağlamak yoktu. Savaşmak vardı. Bu hiçbir şekilde onların yanına kar kalmayacaktı. Hepsine teker teker bunun bedelini en ağır şekilde ödetecektim hayatta kaldığım sürece.
BQaşımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Tek bir yıldız bile yoktu. Çünkü hepsinin ışıkları ellerinden alınmıştı...
Annemin söyledikleri bana cesaret vermişti. Olduğumdan daha da güçlü birine dönmüştüm. Tekrar derin bir nefes aldım. Damarlarımdaki kan akışını
hissedebiliyordum. Artık hazırdım. İçimdeki savaşçı kendini gün yüzüne çıkarmıştı. Şimdi benden korkma zamanları gelmişti!
Ormanlık alana doğru ilerledim. Yakalanmamam gerekiyordu. Bu yüzden bir kelebek kadar sessiz ve bir yılan kadar sinsi olmalıydım. Çalıların arasında yürümeye devam ettim.
Aniden bir kahkaha duydum. Ardından ayak sesleri gelmeye başladı. Duraksadım bir anlığına, olduğum yere çömeldim. Saldırıya hazır bir şekilde kılıcımı öne çıkardım.
Gökyüzü tamamen kendini zifiri karanlığa teslim etmişti. Görüş alanım azalmıştı. Adamları görmem imkansızdı. Ama bir avantajım vardı. Yaklaştıkça düşmanlar, gümüş renkteki zırhlarını görmek onları kabak gibi ortaya çıkarıyordu. Ama onlar beni göremezlerdi. Çok iyi bir şekilde kamufle olmuştum.
Biraz daha yakındılar bana. İlk hamlemi yapmak için harekete geçtim. İki kişiydiler. Onları etkisiz hale getirmek benim için çocuk oyuncağıydı. Benim olduğum tarafa gelmelerini sağlamam gerekiyordu. Yanımda duran çakıl taşlarından bir kaç tanesini avucumun içine aldım. Sapanım ile birinin zırhına çarpacak bir şekilde hedef aldım ve ardından fırlattım.
Tak!
“Tam isabet!”
İrkilerek arkasına bakmaya başladılar.
“Burada birileri var. İlerleyelim. Patron tek bir kişinin bile yaşamasını istemiyor.”
“Emrinizdeyim efendim!”
Hızlı bir şekilde yanıma yaklaşıyorlardı. Planım tıkırında işliyordu. Sadece son bir adım kalmıştı. Onları yok etmek!
Yerde uzanmış bir pozisyondaydım. İkisi de elimden kurtulamazdı artık. Vücudum intikam ateşiyle yanıp tutuşuyordu. Beni kimse durduramazdı.
Ayak seslerini daha iyi duyabiliyordum. Aramızda ağaçtan başka bir şey yoktu. Yavaşça ayağa kalktım. Çaprazımda duruyordu muhafız.
Ama bir dakika, diğeri nereye gitmişti?
“Bizden kaçabilirsin ama asla saklanamazsın!”
Bu ses arkamdan geliyordu. İnce ve tiz bir sesi vardı adamın. Sesi kulaklarımı tırmalıyordu. Arkamı döndüm. Yüzüme alaycı gülümsememi koydum. Ellerim arkamda bağlı, kılıcımı elimde tutmuş ve alımlı bir vaziyette yavaşça ona doğru yürümeye devam ettim.
“Ha? Sizden kaçtığımı kim söyledi?”
Adam küplere binmişti. Burnundan soluduğu nefesi ben bile duyabiliyordum. Bu kadar sinirlendirecek ne yapmış olabilirdim?
Aniden üzerime doğru gelmeye başladı.
“Seni küçük velet!”
Arkamdaki adam da hızını kaybetmeden bana doğru geliyordu. Tam ortalarındaydım. Hava zaten zifir karanlıktı. Kimse kimseyi doğru düzgün göremezdi. Aradan çekildiğimde kafa kafaya çarpışmaları an meselesiydi.
Böyle olsaydı ne gülerdim ama.
Ve bildiğimden de geri kalmadım, ne de olsa bu onların sorunuydu.
Aradan çekildim ve BAM!
İkisi yere yığıldı anında. Bu kadar şapşal beklemiyordum bunları. Başlarını kaldırıp bana doğru baktılar.
“Efendiler iyi misiniz?”
Alaycı bir şekilde söylemiştim bunu. Gülmekten kendimi alıkoyamıyordum. Sinirli bir şekilde bakmaya devam ediyorlardı.
Bakışları korkutucu bir hal aldı aniden. Yerinden kalkmak için birbirinden destek aldılar. Biri sırtındaki hançeri çıkardı diğeri de kılıcını sivrileştirmeye başladı.
Tamam, bu sefer her şeyi ciddiye almanın zamanı geldi. Lyanna bu kadar oyun yeterli, işimize dönelim!
Gökyüzü aydınlanmaya başlamıştı yavaştan. Ama yağmur yağmaya devam ediyordu.
Muhafızlar acıma duygusundan yoksun, vahşi bir hayvan gibi üstüme geliyorlardı. Pelerinimi rahat bir şekilde hareket edebilmek için çıkardım ve pozisyonumu aldım zaman kaybetmeden. Dediğim gibi beni korkutmamıştı. Bu iş çocuğun elinden şekeri almak gibi olacaktı!
İlk hamleyi yaptı kılıcıyla muhafız, yüzüme teğet geçmişti. Eğilerek kurtuldum. Sıra bendeydi, benim yapacağım hamle onlar için kurtulmaları zor bir hamle olacaktı. Hızlıca koşmaya başladım. Çimlerin üzerinden kaymak için destek aldım. Hançerli olana bacaklarından bir darbe attım. Kılıcım temas halinde zehir saçıyordu. Adam anında yere yığıldı. Birden titremeye başladı. Ağzından siyah ve kırmızı renklerde sıvılar akıyordu. Yandaşı bir ona bir de bana şaşkınlıkla ve dehşete düşmüş gözlerle bakıyordu. Neye uğradığına anlam veremiyordu.
Adamın dikkati dağılmıştı önüne geçtim ve burnuna bir tekme savurdum.
ÇAT!
Görünüşe göre muhafızın burnunu kırmıştım. FEVKALADE!
İdmanlara katılmıyordum uzun bir süre ama yine de paslanmamışım. HARİKASIN LYANNA!
O anın sarhoşluğu ve siniriyle elinin tersiyle burnundaki kanı sildi. Kılıcını bir o yana bir bu yana sallayıp duruyordu muhafız. O kadar hızlı ve sert bir darbe almıştı ki benden, kendini toparlaması biraz vakit alabilirdi. Beyni çalkalanıyor ve muhtemelen başı dönüyordu. Üstündeki ağır zırh hareket etmesine engel oluyordu. Çok belliydi.
AMA KİME NE! ONUN HAKKI DA BUYDU YA ‘ÖLÜM!’
O kadar canı vahşice katletmişti pislik herif, ona en ağır işkenceleri yapmak istiyordum. Bir an önce işini halledip cehennemin dibine göndermek için can atıyordum.
Bir tekme daha ve nakavt!
Yerde yatıyordu bilinci açıktı. Kılıcımı kınından çıkardım. Ve adamın beni görebileceği yere doğru ilerledim.
Acıdan başını tutuyordu iki eli arasında. Göz göze geldik. Boynuna kılıcı dokundurdum.
“Size bu emri kim verdi, hangi köpeğin emrindesiniz?”
“Sana bunu söyleyeceğimi mi zannettin aptal prenses!”
Prensen mi? Benim kraliyet ailesinden olduğumu nereden biliyordu?
“Sen... Nasıl..” konuşmama izin vermeden gülerek devam etti.
“Boynundaki leke, Zephyria’nın varislerinin çoğunda var. Ve sen de seçilmiş olanlardan birisin. Son varissin. En şansız olanı. Ne sana yardımcı olabilecek bir annen ne de seninle aynı kafaya sahip bir baban var. Çok yazık sana. Sana ve halkının geleceğine.”
Adamın söylediği sözler kalbime bir ok gibi saplanmıştı. Dedikleri doğruydu. Ne bir annem ne de konuşabileceğim bir babam vardı...
Resmen bir hiçtim.
Ama bir şeyi unutuyordu. En güçlü ve korkusuz olandım. Ben NIGHTSHADE’lerden Lyanna. Gelmiş geçmiş en güçlü krallığın son varisi!
Derin bir nefes aldım. Gökyüzüne baktım. Havada intikam kokusu vardı. Daha fazla konuşmasına izin veremezdim. Hızlıca açık olan kolunun olduğu tarafa geçtim. Yanına çömeldim.
Kılıcımı bileğine bastırdım. Zehrin kanına bulaşması hızlı olacaktı böylelikle. Onu içten içe yok edecekti. Bana ‘beni öldür’ diye yalvaracaktı. Ama bunu yapmayacaktım tabi ki de.
“Son sözlerini söylemek ister misin?”
Gözlerimin içine manasızca baktı. Nefes almaya gücü bile kalmamıştı. Bilincinin kapanması an meselesiydi.
Arkamı döndüm ilerlemeye başladım ve son bir söz söylemek için duraksadım.
"Kendine iyi bak şampiyon."