Sabah alarmın sesiyle uyandığımda günün ne kadar felaket geçeceğini iç sesim bana zaten fısıldıyordu. Üzerime her zamanki gibi okulun o nefret ettiğim gri eteklerinden birini geçirdim. Aynaya baktığımda kahverengi saçlarımın uçlarındaki kırıklarla bakıştım; ben sıradan, hayatı kurallara göre yaşayan, kimsenin yüzüne bakmadığı yitik bir kızdım. Adım İncilâ ama herkes bana sadece "İnci" derdi. Tabii değer veren varsa o da ayrı konu.
Okula vardığımda bahçedeki kalabalık her zamankinden daha gürültülüydü. Kafeteryanın önünden geçerken elindeki karton bardakla dalgın dalgın yürüyen Ecem'in bana çarpmasıyla, elindeki filtre kahve omzumdan aşağı süzülmeye başladı.
"Ah, çok üzgünüm İnci! Görmedim," dedi Ecem, ama yüzündeki o sahte ifade her şeyi ele veriyordu. Üzerim sırılsıklam olmuştu. Gözlerimi kaçırıp başımı öne eğdim, tam arkamı dönüp tuvalete kaçacakken o koku burnuma doldu.
Ağır bir tütün kokusu, pahalı odunsu bir parfümle karışmıştı.
Koridorun sonundan gelen o tanıdık uğultu aniden kesildi. Herkes otomatik olarak iki yana çekilip yol açtı. O geliyordu. Atlas Karahan.
Okulun arka sıralarının, kavgaların ve kuralsızlığın tek hakimi. Siyah deri ceketi her zamanki gibi üzerindeydi, saçları rüzgardan hafif dağılmıştı ve o keskin kahverengi gözleri doğrudan benim üzerimde sabitlenmişti. Kalbim göğüs kafesimi delecek gibi atmaya başladı. Nefesim kesildi; boğazım düğümlendi.
Atlas yanımda durdu. Derin bir nefes alıp o kalın, pürüzlü sesiyle kulağıma doğru eğildi:
"Üzerine kahve dökülmüş, küçük inci," diye fısıldadı, sesi resmen kemiklerime işliyordu. "Böyle dikkatsiz olmaya devam edersen, bir gün tamamen kaybolabilirsin."
Başımı kaldıramadım. Gözlerine baktığım an eriyecektim sanki. O arkasını dönüp havalı adımlarla uzaklaşırken, ben sırılsıklam formam ve kalbimdeki o tarifsiz sızıyla öylece kalakalmıştım.