Kule odasındaki şömine, dondurucu kış gecesine inat, etrafa kızıl ve sıcak bir ışık yayıyordu. Yatakta baş başa kalan Alistair ve Vesper için zaman sanki tamamen durmuştu. Yıllardır iki ayrı krallığın, dökülen kanların ve bitmek bilmeyen husumetlerin yükünü omuzlarında taşıyan bu iki gururlu ruh, nihayet aralarındaki tüm savunma hatlarını tamamen indirmişti. Vesper, başını Alistair’in geniş ve sıcak göğsüne dayamış, nefes alıp verişlerini dinliyordu. Parmak uçları, adamın göğsündeki eski kılıç ve ok izlerinde nazikçe geziniyordu. Her bir yara izi, bir zamanlar nefret ettiği bu adamın ne kadar çok acıya ve savaşa göğüs gerdiğinin sessiz birer kanıtıydı.
Alistair, kolunu kadının beline sıkıca dolamış, çenesini Vesper’ın yumuşak, kokulu saçlarına yaslamıştı. Saçlarına kondurduğu küçük ve şefkatli öpücükler, aralarındaki o tutkulu gecenin ardından gelen en huzurlu andı. "Seninle böylesine yan yana durabilmek," diye fısıldadı Alistair, sesi gecenin sessizliğini yaran yumuşak bir uğultu gibiydi. "Bir zamanlar imkânsız gördüğüm tek şeydi Vesper. Seni kollarımın arasında tutmak, o gözlerindeki nefretin bittiğini görmek... Dünyadaki hiçbir zafer bana bu hissi veremezdi."
Vesper, başını hafifçe kaldırıp Alistair’in ay ışığında parlayan mavi gözlerine baktı. Yeşil gözlerinde artık ne intikam hırsı ne de o eski soğuk prenseslik gururu vardı. Sadece derin bir teslimiyet ve samimiyet okunuyordu. "Senden kaçtığım her gün, aslında kendimden kaçıyormuşum," dedi Vesper, sesi eskisinden çok daha savunmasız çıkarak. "Sana duyduğum nefret, aslında kalbimin sana doğru çekilmesinden duyduğum dehşetmiş. Ama artık yoruldum Alistair. Seni sevmekten, sana ait olmaktan korkmuyorum." Alistair, kadının bu itirafı üzerine yüzünü onun yüzüne yaklaştırdı ve dudaklarını Vesper’ın dudaklarıyla yeniden, bu kez acelesiz ve derin bir tutkuyla buluşturdu.