Yağmur giderek şiddetleniyordu. Sanayi bölgesine çıkan yol neredeyse tamamen boştu. Sokak lambalarının çoğu çalışmıyor, çalışanlar da sarı ışıklarıyla karanlığı parçalamaya yetmiyordu. Genç adam montunun kapüşonunu başına çekip yürümeye devam etti.
Ayakkabıları su toplamıştı. Her adımında çamurlu su sıçrıyordu ama umrunda değildi. Zaten o noktadan sonra hiçbir şey umurunda değilmiş gibi hissediyordu.
Telefonu tekrar titreşti.
“Bekletme beni.”
Mesajı okuyup telefonu cebine attı.
Eli istemsizce belindeki silaha gitti.
Silahın ağırlığı ona garip bir şekilde güven veriyordu. Aynı zamanda midesini bulandırıyordu. Çünkü ne zaman eline silah alsa, babasının yere yığılmış hâli gözünün önüne geliyordu.
Depoya yaklaştığında uzaktan içerideki ışığı gördü. Bina eskiydi. Paslanmış metal kapılar, kırık camlar ve rutubet kokusu daha dışarıdayken hissediliyordu.
Kapı hafif aralıktı.
İçeri girmeden önce etrafına baktı. Sokak boştu. Sadece uzaktan geçen trenin sesi duyuluyordu.
Derin bir nefes aldı ve kapıyı itti.
Depo sessizdi.
Tavandan sarkan floresan lambalardan biri yanıp sönüyor, içeriyi aralıklarla aydınlatıyordu. Zeminde eski paletler, paslı variller ve dağınık kutular vardı.
Ortanın biraz ilerisinde siyah montlu adam duruyordu.
Ellerini cebine sokmuştu.
Sanki saatlerdir hiç kıpırdamadan onu bekliyormuş gibiydi.
“Geç kaldın,” dedi sakin bir sesle.
Genç adam çantayı yere bıraktı.
“Takip cihazı koymuşsun.”
Adam hafifçe gülümsedi.
“Akıllanmışsın.”
“Beni mi polise satacaksın?”
Adam başını iki yana salladı.
“Eğer satacak olsaydım şu an burada olmazdın.”
Genç adam sustu.
Adam yavaş adımlarla çantaya yaklaştı. Fermuarı açıp para destelerine baktı. Sonra memnun olmuş gibi başını salladı.
“Güzel.”
Genç adam dişlerini sıktı.
“Bana bunu neden yaptırıyorsun?”
Adam bu kez gerçekten güldü.
“Kendini fazla önemli sanıyorsun.”
“Ben senin adamın değilim.”
“Öylesin.”
Adam çantayı kapatıp ona doğru yaklaştı.
“Çünkü senin gibi insanlar hep bir yere ait olmak ister.”
Genç adam gözlerini kaçırdı.
Bu cümle sinirine dokunmuştu çünkü doğruydu.
Babası öldükten sonra hiçbir yere ait hissedememişti. Evde fazlalık gibiydi. Arkadaş ortamlarında bile sürekli yabancı hissediyordu. İlk kez bu adamlara karıştığında biri ona “kardeşim” demişti.
Belki de her şey o an başlamıştı.
Adam cebinden sigara çıkarıp yaktı.
“Bir iş daha var.”
Genç adam anında gerildi.
“Hayır.”
Adam kaşını kaldırdı.
“Hayır mı?”
“Bu sondu demiştin.”
“Fikrimi değiştirdim.”
Genç adam sertçe başını salladı.
“Ben yokum.”
Adam birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra cebinden telefonunu çıkarıp ekrana baktı.
“Annen hâlâ aynı evde oturuyor değil mi?”
Genç adamın yüzü değişti.
Adam devam etti.
“Kız kardeşin de gece kursundan on bir gibi dönüyor.”
Bir anda depo buz gibi oldu sanki.
Genç adam silahına uzandı.
Adam hiç korkmamıştı.
Hatta hafifçe gülümsedi.
“İşte seni bu yüzden seviyorum,” dedi. “Hemen parlıyorsun.”
Genç adam silahı doğrulttu.
“Onlardan uzak dur.”
Adam sigarasından bir nefes çekti.
“Tetiği çekemezsin.”
Bu cümle genç adamın içine oturdu.
Çünkü bir zamanlar biri daha aynısını söylemişti.
Babası.
O gece mutfakta boğuşurlarken babası yüzüne bakıp gülmüştü.
“Bir bok yapamazsın sen.”
Sonra her şey kontrolden çıkmıştı.
Genç adamın eli titremeye başladı.
Adam bunu fark etti.
“Gördün mü?” dedi sakin bir sesle. “Hâlâ aynı çocuksun.”
Genç adam nefesini sertçe verdi.
Silahı indirmedi ama tetiği de çekmedi.
Adam yavaşça ona yaklaştı.
“Dinle,” dedi. “Bu gece bir araba gelecek. İçindeki çantayı alacaksın. Hepsi bu.”
“Ya almazsam?”
Adam yüzündeki gülümsemeyi kaybetti.
“O zaman bu şehirde sevdiğin herkes zarar görür.”
Genç adamın çenesi kasıldı.
“Benim sevdiğim kimse yok.”
Adam birkaç saniye gözlerinin içine baktı.
“Yalan.”
Depoda sessizlik oluştu.
Uzakta gök gürledi.
Genç adam sonunda silahı yavaşça indirdi.
Adam kazanmış gibi görünüyordu.
Tam o sırada deponun dışından ani fren sesi geldi.
İkisi de kapıya döndü.
Sonra…
Bir el silah sesi duyuldu.
Depodaki camlardan biri patladı.