~bir hafta sonra~ ❀𝑳𝑬𝒀𝑳𝑨❀ Akşam yemeğinden sonra odama çekildim. Maxsim'in çalışma odasındaki kitaplıkta John Bevere'ın “Şeytanın yemi” kitabını almıştım, odama çekilip biraz kitap okumak ve aynı zamanda da kafamı dağıtmak istiyordum. Ama Maxsim'in birkaç gündür az görünmesi ve akşam yemeklerine bile katılmaması kitaba odaklanmama engel oluyordu. Bu akşam bile gelmemişti. Acaba nerede? Yoksa ona bir şey mi oldu? "Bir dakika, ben neden onu düşünüyorum ki?" diye kendime sinirlenerek, kitap okumaya devam ettim. Kitabın kırk üçüncü sayfasını okuyordum ki, odamın kapısı tıklatılmaya başladı. Açtığımda Dimitry'i karşımda görüp, şaşırdım. Her zaman sessiz ve sakin görünen Dimitry şimdi endişeliydi. "Hazırlan hemen. Gitmemiz gerek." "Nereye?" "Lütfen soru sorma. Acele et." diye kızdığında çaresizce dolaptan montumu ve çantamı alıp aceleyle çıktık. Bahçedeki arabalardan birine binerek, yola çıktık. Sadece ben ve Dimitry. Evden uzaklaştıktan sonra, "Nereye gittiğimizi söyleyecek misin, artık?" diyerek endişelenmeye başladım. "Gittiğimizde görürsün." demişti ki, telefonu çaldı. O telefonla konuşurken ben de camdan dışarıyı seyretmeye başladım. Karanlık, neredeyse gözle seçilmeyecek kadar yoğun bir sis gibi çevremizi sarmıştı. Yol kenarındaki hiçbir tabela tanıdık gelmiyordu. Bilinmeyen bir yere doğru gidiyordum... Eğer içgüdülerim doğruysa... Bu yol, Maxsim’e çıkıyordu. Yaklaşık kırk dakika sonra demir kapılarla çevrili sığınak gibi bir yerin karşısına geldiğimizde araba durdu. Böyle bir yere getireceğini tahmin etmiyordum. "Hadi acele et, kaybedecek zamanımız yok," dedi, Dimitry arabadan inerken. Ne ile karşılaşacağımı bilmeden arabadan indim. İçeriye girdiğimde, tüylerim diken diken oldu. Yüksek tavanlı taş duvarlar, loş ışıklar ve sessizlik... Dimitry'i takip ederek, ikinci katta koridorun sonunda çelik bir kapının önünde durduk. Kapının önünden çekilerek, "Kapıyı aç," dedi. Kapıyı açtığımda gördüklerim karşısında dona kaldım. Maxsim odanın ortasındaki yatakta bilinçsiz bir şekilde yatıyor ve göğsündeki bezin üzerinde kan lekeleri vardı. Ivan, Viktor ve diğer adamları başının üstünde nöbet tutuyordular. Hızla yatağa taraf koşup, "Maxsim..." dedim ama cevap yoktu. Dimitry'e dönüp "Ona n'oldu?" diye sordum. "Çatışma sırasında kurşun yarası aldı. Sen ameliyat edebilir misin?" diye sordu, ama zaten bunun için getirmişti. "Neden hastaneye götürmediniz?" "Şu anda hastane çok riskli, onun hayatını tehlikeye atmayız," dedi ama burası daha riskliydi. Her an öle bilirdi. Zaman kaybettiğimizi düşünerek, "Yapacak mısın, şu ameliyatı?" diye sordu. "Çok kan kaybetmiş, hemen başlamalıyız." "Ameliyat için ne gerekiyorsa burda var." diyerek yatağın yanındaki komodini gösterdi. "Ama bir şeye ihtiyaç olursa söyle, çocuklar hemen halleder," dedi. Komodinin üzerindeki çelik tepsiye kısa bir bakış attım. "Dikiş malzemesi ve iğne lazım yarayı kapatmak için, bulabilir misiniz?" diye sorduktan sonra eldivenleri ve maskeyi giymeye başladım. "Bir de, aranızdan biri yardımcım olmalı. Gönüllü olan var mı?" diye sorduğumda hepsi bir birine bakmaya başladı. Dimitry "Ivan, sen söylediklerini bulmaya git. Ben de yardımcın olurum." deyip yanıma geldi. Maske ve bir çift eldiveni ona uzatarak, giymesini rica ettim. Bu konuda aşırı titizimdir. Çelik tepsiden bir tane makas alarak, Maxsim'in gömleğini kesmeye başladığımda gözlerim doldu. İlk defa kaybetme korkusu yaranmıştı, bende. Dimitry kısık bir sesle "Ağlamayı bırak. Maxsim için güçlü olmak zorundasın," dedi. İki saatlik ameliyattan sonra rahat bir nefes aldım. Ameliyatı iyi geçmişti. Doğrusunu söylemek gerekirse, Dimitry de iyi yardımcı olmuştu. Sargılarını ikinci defa değiştikten sonra adamları odanın tamamını kapladı. Önce girmelerine müsaade etmemiştim. Ama yaklaşık kırk beş dakika geçtikten sonra Dimitry hepsini içeri almıştı. Viktor "Ne zaman uyanacak?" diye sordu. Kanlı neşteri temizleyerek, "Yarın sabah veya akşama doğru," dedim. Dimitry "Gel seni eve götüreyim, biraz dinlen," dedi, gitmek isteyip istemediğimi bile sormadan. "Gitmek istemiyorum." deyip, Maxsim'in kolundaki serumu kontrol ettim. Her zaman benim tarafımda olan, Ivan, Dimitry'e "Aniden durumu kötüleşe bilir. En doğrusu uyanana kadar Leyla'nın burada kalması," diyerek, ikna etmeye çalışıyordu. Dimitry, "Sen Leyla'nın avukatı mısın?" diye sinirlenmeye başladı. "Ne diye tartışıyorsunuz, ameliyatdan yeni çıkmış birinin odasında?! Hepiniz dışarı çıkın!" diye hepsini odadan kovdum. Tavanın ortasındaki beyaz lambanın aydınlattığı loş bir odada sadece Maxsim ve ben kaldık. Aceleyle ameliyata başladığımız için dikkat etmemişim. Ayakkabısı ve pantolonu hâlâ çıkarılmamıştı. Ayağa kalkıp, ayakkabısını çıkarmaya başladım. Bu sırada Pavel elinde su şişesi ve iki tane bardak ile içeri girdi. Yaptığım şeyi çokta önemsemedi. Getirdiklerini komodinin üzerine koyduktan sonra "Bir şeye ihtiyacın var mı?" diye sordu. "Ben ayakkabılarını çıkardım da, pantolonu da sen çıkarır mısın, rica etsem?" diye sorduğumda korkudan gözleri büyüdü. "Ben yapamam, uyandığında çok kızar." diye söyleyip, telaşla çıktı. Ne kadar da korktu. Ama ben de çıkaramam ki şimdi, çok utanırım. Gözlerimi sımsıkı kapatsam yapabilirim belki… ama hayır. Bunu yapamam. Ona bakarak, "Ne yapalım, Pakhan bu gece pantolonla uyumak zorundasın." deyip yatağın yanındaki sandalyede oturdum. Pavel'ın getirdiği sudan bardağa dökerek, içmeye başladım. Çantamdan, yanımda getirmeye son anda karar verdiğim kitabı çıkardım. İyi ki, getirmişim hem boş durmamış olacağım hem de uykum gelmeyecek.... ~saat: 07:05~ ✵𝑴𝑨𝑿𝑺𝑰𝑴✵ Karanlık bir ormanın içindeydim. Uzaklardan bir ses… önce belli belirsiz, sonra daha da yakınlaştı. Kadifemsi, tanıdık bir tını. Bir ışık belirdi o zifiri karanlıkta. Küçücük ama bana yolu gösteren tek şeydi. O ışığın içinde bir siluet belirdi. Bu Leyla idi. Göğsümde bir ağrı vardı, sanki içimde bir şey parçalanmıştı. Her nefes alışımda o acı daha da derinleşiyodu. Uyku ile ölüm arasında bir çizgideydim. Ama içimde tanımlayamadığım bir şey, onun sesine tutunuyordu. Ve sonra… Göz kapaklarım ağır ağır aralandı. Acı daha da şiddetlendi. İlk gördüğüm, gri taş duvarlar, pencereden sızan sabah ışıkları ve sandalyede uyuyan Leyla'ydı. Sırtı biraz kamburlaşmış, başı yana kaymıştı. Elindeki kitap kucağına düşmüştü. Nefes alışları derin, yüzü yorgundu ama savaşı galibiyetle tamamlamış güçlü bir kadın gibi görünüyordu. Onun burada ne işi vardı? Bir gün önce, göğsünden aldığım kurşun yarasıyla bilincimi kaybederken onun yüzü gözümün önünde canlanmıştı. Yoksa… Beni o mu kurtardı? Ağzımda metalik bir tat vardı. Boğazım kurumuştu. Elimi kaldırmaya çalıştım. Komodiye ulaşmak isterken elim bardağa çarpınca çıkan cam sesi, odada yankılandı. Küçük bir sesten bile uyandı. Bir anlık şaşkınlıkla göz göze geldik. Gözleri doldu ama ağlamadı. "Maxsim... uyanmışsın." dedi titrek bir sesle, uyanmama sevinmişti. Eli hemen alnıma uzandı, sıcaklığımı kontrol etti. Ne kadar endişeli olduğu sesinden de, halinden de belliydi. Bardağa su doldurup, başımı hafifçe kaldırdı. "Dikkatlice iç tamam mı?" diyerek, yavaşça içirdi. Bardağı yerine koyduktan sonra, kolumdaki serumu kontrol etti. “Beni sen mi kurtardın?” diye sordum kısık bir sesle. O ise sadece başını salladı. “O kurşun… birkaç santim daha sola gelseydi…” Söyleyemedi. Ama ne diyeceğini biliyordum. Ölebilirdim. "Ölseydim üzülecek miydin?" diye sordum. Elini elimin üzerine koyarak, "Böyle söyleme! Hem ben buna izin vermezdim." "Beni öldüre bilirdin ama dimi?" "Tüm adamların başımın üstündeyken bunu yapamazdım." "Beni neşterle keserken hepsi burada mıydı?" diye merakla sordum. "Hayır, bir tek Dimitry," diyerek gülümsedi. "Aslında ondan iyi hemşire ola bilirdi." Onun gülümsemesi içimi ısıttı. "Biraz daha yaklaşır mısın?" diye sordum sakince. "Bunu yapamam, daha dün ameliyat olundun." dedi endişeli bir sesle. Ama benim umrumda bile değildi. "En azından küçük bir öpücük versen, olmaz mı?" diye sordum. Yavaşça eğilip, yanağıma küçük bir buse kondurdu. Tam geri çekilecekken, kapı aralandı. Kapının açılması ile Leyla’nın vücudu ürperdi. Refleksle uzaklaşmaya çalıştı ama çok geçti artık....
Okuduğunuz için çokkk teşekkür ederim💗
Bölüm hakkındaki fikirlerinizi benimle paylaşmayı unutmayın lütfen 🫶🏻