~Moskova, özel hastane~ ~saat: 22:05~ ❀𝑳𝑬𝒀𝑳𝑨❀ Gözlerimi açtığımda, hastanenin soğuk floresan ışıkları ve ilaç kokusu bana doktor olduğumu hatırlattı. Ama şimdi hastanede çalışan bir doktor değil, hastane odasında tedavi gören bir hastaydım. Başımın üstünde bir kaç hemşire vardı. Kendime geldiğimi görünce, sarışın, mavi gözlü hemşire kız, "Вы в порядке?¹"(İyi misiniz?¹) diye sordu. Boğazım kuruduğu için zorlukla, "У меня все еще кружится голова и я хочу воды.²" (Başım hala dönüyor ve su istiyorum.²) dedim. Kapı hızla açıldı, içeri giren kişiyi gördüğümde kalbim bir anlığına durdu. Maxsim’di. Maxsim dışarı çıkmalarını işaret etti ve hemşireler hızla dışarı çıktı. Ceketini elinde tutuyor, diğer eli de cebinde, kolları sıvanmış, gömleğinin ilk birkaç düşmesi açık, saçları ise darmadağındı. Üzgün müydü, öfkeli mi... ayırt edemiyordum. Kaşları çatık, yüzü gergindi. Ama en çok da gözleri… Gözleri, hiçbir zaman olmadığı kadar endişeli görünüyordu.
Otoriter ve aynı zamanda öfkeyle, "Kimden izin alarak dışarı çıktın?" dedi. Komodinin üzerindeki sürahiye uzandım ama elimdeki kanlı bandajları gördüğüm an durdum. Avuç içlerim çok acıyordu. Maxsim bir kaç adımda yanıma geldi ve sürahinin yanındaki bardağa su doldurdu. Bardağı almak için elimi uzattım ama o başımı hafifçe kaldırarak, suyu bana içirdi.
Suyu içtikten sonra başımı eğerek, hatasını kabul eden masum çocuklar gibi, "Üzgünüm, İvan sana haber verecekti ama ben engel oldum." dedim. Ona karşı çıkmak istiyordum ama benim için nasıl endişe ettiğini görünce daha fazla üstüne gitmek istemedim. "İvan'ı benim yüzümden azarlamadın dimi?" Diye sorduğumda, dudakları hafifçe yukarı kıvrıldı.
"Onun için endişelenme, sadece burnundan birazcık kan aktı ve dudağı patladı." Ne kadar da rahat söylüyordu. "Olamaz! Şimdi kendimi daha çok suçlu hissediyorum." dediğimde, ellerime sarılmış bandajlara baktı. "Ellerindeki yaralar derin olduğu için dikiş attılar, seni koruyamadı, suçlu olan o!"
Koyu yeşil gözlerine odaklanarak, "Neden benim için bu kadar endişeleniyorsun?" diye sordum. Odaya sessizlik çöktü, gözlerime baktı, hem de çok baktı. Sanki bir şey söylemek istiyordu ama çekiniyordu. Peki neden? Gözlerini benden kaçırarak, "Bu akşam dinlen, yarın taburcu olacaksın." dedi, "Aç mısın? Öğlen de bir şeyler yememişsin, sanırım?"
Bende gözlerimi ondan kaçırarak, küskün bir tavırla, "Aç değilim." dedim. Gülümseyerek, "Peki, nasıl istersen." dedi. Sabah aç olmadığımı söylerken kızmıştı ama şimdi gülümsüyor... Kanepede oturmasını seyrederek, "Gitmeyecek misin?" diye sordum. Sorudan rahatsız olmuş gibi bakarak, "Gideyim mi?" dedi.
Aslında yalnız kalmak istemiyordum ama onun gibi "nasıl istersen." deyi verdim.Karşılığında, "Tamam, o zaman gitmiyorum." dediğinde, mutlu oldum ama göstermemeye çalıştım."Sence bu patlama tesadüf müydü?" diye sorduğumda, telefonundaki gözleri bana kaydı."Bence bunun tesadüf olmadığını, anlayacak kadar akıllı bir kadınsın.""Peki, ama kim yaptı? Benim burada düşmanlarım yok ki."Gözlerindeki tehlikeli bir bakışla, "Ama benim var." dedi.
Ne yani onun düşmanları bana mı, saldırdı? Ama beni nereden biliyorlar? Ve neden ben? "Korkmalı mıyım?" diye korkmak için izin ister gibi sordum.
Kararlı bir biçimde, "Hayır, artık sana zarar vermeyecek, hiç kimse!" dedi, "buna müsaade etmeyeceğim." Onun sözlerinden sonra bir süre sessiz kaldık. Maxsim’in sözleri hem güven verici, hem de biraz ürkütücüydü.
“Bu saldırı beni uyarmak içindi.” dedi Maxsim, gözlerini bir noktaya sabitleyerek. “Ama yanlış yerden vurdular.” Bu söz, yutkunmama sebep oldu. Kalbimin ritmini değiştirdi sanki. Ne söyleyeceğimi bilemedim. Sadece, ona baktım. Maxsim’in bakışları sertti ama aynı zamanda da endişeli. Bana bir şey olmasını istemiyordu. değil mi?...
~Saat: 07:15~ Kış güneşinin zayıf ışığı pencere camına vuruyordu. Hemşire elinde bir kaç dosya ile odaya girdiğinde, gülümsedi: “Artık çıkışınız onaylandı. Ama ellerinizi en az bir hafta boyunca çok dikkatli kullanmalısınız.” Bandajlı ellerime bakıp hafifçe başımı salladım. “Teşekkür ederim, her şey için.”
Cümlemi bitirmiştim ki, kapı açıldı. İçeri Maxsim girdi. Bakışları her zamanki gibi soğuk ve kontrollü idi. Hemşire hayran dolu bakışlarla Maxsim'e baktıktan sonra bana döndü. "Böyle bir sevgiliniz olduğu için çok şanslısınız." Sevgili mi? Ne dediğinin farkında mı, bu hemşire? Hemen yanlış anlaşılmayı düzeltmeye çalıştım. "Hayır, siz yanlış anladınız biz sevgili değiliz."
"Affedersiniz, benim hatam." dedi ve yine Maxsim'e hayranlıkla bakmaya devam etti. Niye bilmiyorum ama Maxsim'e böyle bakması hiç hoşuma gitmedi, hatta sinirlendim. Çantamı koluma takıp, ağaya kalktım.Hemşireye gülümseyerek, "Biz artık gidelim, size kolay gelsin." dedim. Tam odadan çıkacaktık ki, arkamda bıraktığım hemşirenin sesini duydum. Maxsim'e bakarak, "Siz kalabilir misiniz?" diye sordu. Yok, yok bu kız benim sinirlerimle oynuyor. Maxsim bana baktıktan sonra, "Önemli işlerim var, hemşire hanım." dediği an kızın yüzü düştü. Böyle bir cevap beklemiyordu, herhalde. Maxsim kapıya dönerek, elimden tuttu ve beraber dışarı çıktık.
Arkamızda kalan kızın sinirlendiğini düşününce keyifimi yerine geldi. Nedenini bilmiyorum ama o, hemşire kıza yüz vermemesi beni mutlu etmişti. Elimden tutmasını da beklemiyordum ama yinede elimi çekmedim... Birlikte hastaneden çıkarken herkes bizi izliyordu. Çıktığımız odanın kapısında bekleyen iki adam da arkamızdan yürüyordu. Sanırım, kapıya koruma koymuştu.
Hastanenin bahçesinde Maxsim'in arabası arkasında da sayısını bilmediğim kadar çok araba vardı. Şaşırmış suratımı inceleyen Maxsim, arabanın kapısını benim için açtı. Hiçbir şey demeden arabaya bindim. Yol boyunca, arabanın içinde sessizlik hakim oldu. Bu sessizliği ilk bozan Maxsim oldu. "Ne düşünüyorsun?" diye sorduğunda irkildim. "Yok bir şey" dediğimde, sesimde bir kırgınlık duyuluyordu.
Dudakları hafif yukarı kıvrıldı. "Hemşire kız mı?" diye sorduğunda affaladım. Nasıl anladı ki? Ama kendimi toparlayarak hemen, "Hayır" diye bildim. Göz ucuyla bana bakarak, "Ne söyleyecekti acaba, merak ettim." dedi. Hayır, buna kanmayacaktım . Beni kıskandırmak için böyle söylediğini biliyorum. Sadece beni kıskandırmak istiyor.
Onu duymamış gibi camdan dışarıyı seyrettmeye başladım. Yola bakarken, bir yandan da gözünün üzerimde olduğunu hissediyordum. Sonunda karanlık kalesine geri getirdi beni. Yine beni kendi karanlık kalesine hapis edecek, dışarı çıkmamı engelleyecekti. Belki de izinsiz dışarı çıktığım için cezalandıracaktı.
Kapılar açıldı. Heybetli kalenin bahçesine giren arabanın arkasından da diğer arabalar bahçeye girdi. Girişte, önceden hiç görmediğim adamlar vardı. Askeri disiplinli, siyah takım giymiş, ellerinde kalaşnikof tüfekleri olan iri vücutlu adamlar. Etraftaki adamların sayı da öncekinin iki katıydı, belki de daha fazlası... Maxsim kapımı açarak, arabadan inmeme yardımcı oldu. Eve doğru yürümeye başladık. Girişe vardığımızda, adamlar başlarıyla selam verdiler. İki tane adam bize taraf yaklaştı ve selam verdiler. Maxsim, bellerinde silah olan, takım elbise giymiş adamları göstererek, "Özel korumaların, bundan böyle nereye gidersen seninle gelecekler." dedi. Yok artık! Bu ne ya! Bu kadar da çok fazla!
Maxsim'in gözünün içine dik bakarak, "Buna gerek var mıydı?" diye sordum. Bana ters ters bakarak ama aynı zamanda da sakinliğini koruyarak, "Benim söylediklerime karşı çıkma!" dedi, "Şimdi odana git, geliyorum!" Etraf sessizliğe gömüldü. Adamların yanında ona karşı çıkmak istemediğim için hiçbir şey söylemeden eve girdim. Mutfaktan çıkan Elena beni görünce şaşırdı, sonra yanıma gelerek, "Geçmiş olsun, iyi misin?" diye sordu.
"Sağol, şimdi daha iyiyim." "Aç mısın, bir şey ister misin?" "Yok, ben en iyisi odama gidip biraz dinleneyim." Deyip, merdivenlere doğru yöneldim. Süitün kapısını açarak içeri girdim. Kedim buradaydı. Sanırım, bu gün mamasını ona Elena vermişti. Mama kabı ve su kabı da buradaydı. Umarım, Maxsim bunu görünce sinirlenmez. Yanına giderek, bandajlı ellerimle kafasını okşamaya başladım. Kedimin yumuşak tüylerine parmak uçlarım değdikçe içimde bir şey çözülüyor gibiydi. Sessiz, yargısız ve koşulsuz seven bir varlık... Sadece yanımda olduğu için içim biraz olsun rahattı.
Ayağa kalkıp, pencere camından bahçeye baktım. Maxsim hâlâ dışarıdaydı. Birkaç adamla konuşuyor, parmaklarıyla etrafı işaret ediyordu. Sert ve buyruk veren bir havası vardı ama bir an… sadece bir an gözleri pencereye doğru kaydı. Göz göze geldik. Kalbim bir anlığına yerinden çıkacakmış gibi çarptı. Neden bu kadar heyecanlanıyorum ki? Camdan uzaklaştım.
Biraz sonra kapı açıldığında, ceketini hâlâ çıkarmamıştı. Gözleri odada bir tur attı, sonra doğrudan bana doğru yöneldi. Kediyi kucağıma almıştım. Birkaç adım yaklaştı, gözlerini kediye dikti. "Bu, burada kalamaz," dedi sertçe. İçimde bir panik yükseldi. Tam karşılık verecektim ki, gözlerindeki o soğukluk yavaş yavaş çözüldü.
“En azından yerde dolaşmasın,” diye ekledi, daha yumuşak bir sesle. "Etrafta, kedi tüyü görmek istemiyorum." Bu kadar çabuk yumuşamasını beklemiyordum. Ona bakakaldım. “Ne oldu?” "Yok bir şey, kedimi odaya götüreyim, daha fazla etrafta dolaşmasın." dedim, kırılgan çıkan sesimle.
Arkamı dönüp kendimin mama ve su kabını yerden aldıktan sonra odama doğru yürüdüm. Arkamdan Maxsim'in otoriter sesini duydum. "İşini bitirdikten sonra buraya gel konuşmamız lazım!" dedi. Ona cevap vermeden odama girdim. Acaba benimle ne konuşmak istiyor? Beni azarlayamadı, hastanede tabi şimdi yapacak. Kedimi, mama ve su kabını da yere bıraktıktan sonra küçük top yumağı ile oynaması için karşısına attım. Bu bir süre onu oyalayacaktı. Zaten fazla huysuz bir kedi de değildi. Ellerimi her hareket ettirdikde acıyordu ama katlanabilir bir acıydı bu. Odamın kapısını açtıkta acıyı daha çok hissettim. Maxsim elindeki fincandan kahve içerek, telefonuna bakıyordu.
Sessizce yanında, kanepede oturdum. Kanepenin önündeki masada çeşitli kahvaltılıklar ve bir fincan kahve vardı. "Hastaneden kahvaltı yapmadan çıktığın için Elena'dan sana kahvaltı hazırlamasını söyledim." dedi, telefonundan gözünü ayırmayarak. Düz bir şekilde, "Canım bir şey istemiyor." dedim. Telefonunu ve biten kahve fincanını masanın üzerine koydu. Katı bir sesle "Böyle yaparsan sağlığın daha da kötüye gider." dedi, tabaktan bir kaşık dolusu yulaf lapası aldı ve bana doğru uzattı. "Aç bakalım ağzını," İnanmıyorum bana yemek yedirmeye çalışıyor, eğer adamlarından biri onu böyle görürse, şoka uğrardı.
Elindeki kaşığa son bir kez baktıktan sonra mecbur kalarak, ağzımı açtım ve tam ağzıma bir kaşık dolusu lapanı koymuştu ki, kapı açıldı. İkimizde kimin geldiğini görmek için açılan kapıya baktık . Bu gelen, gördüğü manzaradan dolayı şaşkınlıkla bize bakan, Dimitry idi. Maxsim elindeki kaşığı hemen tabağa geri koydu ve ayağa kalkıp, "İçeri girmeden önce kapıyı çalmak aklına gelmedi mi?" diye, şaşkınca bakan Dimitry'e çıkıştı.
Dimitry bir süre şoka uğramış suratla bizi izledikten sonra, "Affedersin, önemli bir bilgi aldık, o yüzden aceleyle girdim." Katı ses tonuyla, "Tamam, geliyorum." dedikten, sonra Dimitry dışarı çıktı. Bana öfkeli bir suratla bakan, Maxsim "Ben dönene kadar hepsi bitecek ona göre!" dedi ancak neşeli suratımı görünce daha çok öfkelendi. Yinede hiçbir şey demeden hızla süitten çıktı.
Bende masadaki kahvaltılara baka kaldım. Bunların hepsini nasıl bitirecem, ben? diye düşünürken, Maxsim'in masada unuttuğu telefonunu farkettim. Hayır, hayır bunu yapmayacağım. Onun telefonuna dokunursam çok kızar bana. Telefonuna bakıb, bakmamak arasında içimde bir çelişki yaşarken, boş odada bir bildirim sesi duyuldu. Maxsim'in telefonun ışığı yandı. Meraktan dayanamayıp telefonu alarak, mesajın kimden geldiğine baktım. Mesaj bilinmeyen bir numaradan gelmişti ve mesajın metini gizlenmişti. Mesajın metnini okumak için mesajın üstüne bastım..... Okuduğunuz için teşekkür ederim:) Oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayın lütfen.