(Duru'nun Anlatımıyla)
Mert'e baktım. Çok düşünceli ve kafası karışmıştı. On sene sonra aniden kucağına bıraktığım bu devasa itiraf, o güçlü omuzlarını bile sarsmıştı. Kızımızın varlığı, Şeref’in bize oynadığı o son ve en büyük oyun ikimizin de nefesini kesmişti. Ama şu an, o hastane odasının kokusundan ve ölümün o soğuk gölgesinden sonra, sadece onun kokusuna, onun sıcaklığına sığınmaya ihtiyacım vardı.
"Ben," diye mırıldandım, sesimdeki tüm savunmasızlığı onun avuçlarına bırakarak. "Seni özledim Mert."
Başını kaldırıp bana baktı. Gözlerindeki o fırtınalı, düşünceli karanlık, saniyeler içinde yerini bana ait olan o tanıdık sıcaklığa bıraktı. Dudaklarına o bilindik, çapkın gülümsemesini yerleştirdi.
"Özlediysen hasret gideririz avukat," dedi alnımdan öperek.
O dudakların sıcaklığı alnımdan aşağıya, ruhuma doğru süzüldü. Mert yavaşça yatağa, yanıma doğru uzandı. Üzerimdeki hırkayı omuzlarımdan usulca sıyırırken parmak uçları tenimi yaktı. Sırtımdan vurulduğum o kurşunun acısı da, damarlarımda dolaşan o amansız arseniğin sızısı da onun dokunuşuyla bir anlığına tamamen silindi. Dünyada sadece ikimiz kalmıştık; on sene önce o motel odasında yarım kalan, Şeref'in vahşetiyle bölünen o iki ruh, şimdi yeniden birbirine kenetleniyordu.
Eğilip dudaklarını dudaklarımla buluşturduğunda, içimdeki o koca hasret yangını harlandı. Öpüşü hem o koca kurdun vahşi sahiplenişini taşıyordu hem de canımı acıtmaktan korkan o inanılmaz naifliği. Ellerimi saçlarının arasına daldırdım, onu kendime daha da çektim. Soluklarımız birbirine karışırken, Mert’in eli belime, oradan da sırtımdaki sargıların hemen üzerine kaydı. Dokunuşu öyle temkinliydi ki, her bir parmak hareketiyle beni yeniden iyileştirmek ister gibiydi.
"Mert..." diye fısıldadım dudaklarının arasından, kalbimin göğüs kafesimi döven sesini duyabiliyordum.
"Buradayım güzelim," diye mırıldandı, boynuma, şah damarımın attığı o yere derin ve yakıcı bir öpücük bırakarak. "Her şeyinle benimsin artık."
Gecenin karanlığı odanın pencerelerinden içeri sızarken, biz geçmişin, Şeref’in ve bizi bekleyen o amansız kızımızı arama mücadelesinin tüm yükünü bir kenara bıraktık. Üzerimizdeki giysiler birer birer tenimizden sıyrılırken, tenimin onun sıcaklığıyla buluştuğu her an, hayatta olduğumu bana yeniden fısıldıyordu. Mert, her bir dokunuşuyla on senelik o sahte vedaların acısını bedenimden siler gibi beni sevdi. Acıyı, zehri ve korkuyu unuttuk; o gece yatakta sadece birbirinin canı olan iki aşık, kaybolan yılların hasretini birbirlerinin teninde yok olarak giderdi.
Gözlerimi araladığımda odanın içini sabahın o ilk, gri ışıkları doldurmuştu. Mert’in göğsündeki o tanıdık sıcaklık ve düzenli nefesleri, on sene sonra ilk kez huzurla uyandığımı hissettirmişti. Fakat bakışlarım kapıya kaydığı an kalbim hızla göğüs kafesimi dövmeye başladı.
Kapının eşiğinde Ayda vardı.
Sertçe yutkundum, bir anlık refleksle Mert’in göğsündeki elimi çekip örtüyü yukarı doğru çektim. Ama endişelenecek bir şey yoktu çünkü üzerimiz tamamen örtülüydü; gecenin o tutkulu ve darmadağınık izleri çarşafların altında gizlenmişti. Yine de yakalanmış olmanın, o durumun getirdiği garip bir mahcubiyet dalgası yüzümü ısıttı.
Ayda’nın gözleri yatakta, birbirimize kenetlenmiş halimize kaydığında yüzünde öfkeden ziyade, derin bir çaresizlik ve kırgınlık belirdi. Sanki içeri girip girmemek arasında büyük bir savaş vermişti. Bakışları benim solgun yüzümde, ardından Mert’in beni sımsıkı saran kolunda gezindi. Aşağıdaki o mesafeli, el bebek gül bebek büyütmeye çalıştığı ama elinden kayıp giden Yağmur'un acısı yetmezmiş gibi, şimdi de evlatlık kızının hayatını tamamen değiştiren o adamın, Mert Erdenay'ın yatağında olduğunu görüyordu.
"Duru..." diye fısıldadı Ayda, sesi o kadar kısık çıktı ki Mert’i uyandırmaktan korkuyor gibiydi. "Aşağıda... Yağmur'la konuşmayı denedim ama... Beni hiç duymuyor Duru. Yüzüme bile bakmıyor."
Onun sesini duymasıyla birlikte Mert’in derin bir nefes alarak kıpırdandığını hissettim. Kolları belimde daha da sıkılaşırken, fırtınalı gözlerini yavaşça aralayıp kapıdaki Ayda’ya dikti. O çapkın ve rahat tavrından eser kalmamıştı; Koca Kurt, kendi bölgesine girilmesinin getirdiği o korumacı içgüdüyle anında alarma geçmişti.
Sabahın bu ilk saatleri, hasret gidermenin o büyülü havasını dağıtmış, bizi salondaki o kırık dökük anne-kız enkazıyla ve Şeref Savran'ın hayatımıza bıraktığı o büyük sırlarla yüz yüze getirmek için sabırsızlanıyordu.
Ayda, odadaki o gergin ama çaresiz havayı daha fazla taşıyamayarak kapıyı yavaşça kapattı ve bize müsaade etti. O çıktıktan sonra derin bir nefes alıp Mert’le göz göze geldik. Zaman kaybetmeden, hızlı bir şekilde üzerimizi giydik. Üzerimdeki tatlı yorgunluğa ve sırtımdaki sızılara rağmen, aşağıda bizi bekleyen o sessiz savaşa hazır olmam gerekiyordu.
Mert’le yan yana kahvaltıya indik.
Masaya oturduğumuzda havadaki o buz gibi gerginlik elle tutulur cinstendi. Ayda masanın başköşesinde, gözleri ağlamaktan kızarmış bir halde oturuyor, tabağına tek bir çatal bile vurmadan sürekli Yağmur’un hareketlerini izliyordu. Onu pamuklara sararak büyütmek isteyen bir anne için, karşısında oturan bu yabancı ve mesafeli genç kız tam bir yıkımdı.
Yağmur ise sanki Ayda o masada hiç yokmuş, o sandalyede sadece bir hayalet oturuyormuş gibi davrandı. Kahvaltı boyunca sadece Mert ile ve benimle konuştu.
"Dayı," dedi Yağmur, bardağından bir yudum çay alırken. Gözlerindeki o maden karanlığı yavaş yavaş dağılıyordu ama sesindeki o olgun, erken büyümüş ton hâlâ oradaydı. "Bugün davanın gidişatıyla ilgili adliyeye geçecek miyiz? Şeref Savran’ın adamlarının ifadeleri alınmıştır."
Mert, Yağmur’a doğru dönüp babacan ve korumacı bir tavırla gülümsedi. "Sen hiç oraları düşünme güzelim," dedi, sesindeki o güven veren Koca Kurt tonuyla. "Alper adliyede işleri yürütüyor. Sen sadece dinlenmene bak, gerisi bende."
"Mert haklı Yağmur," diye araya girdim, uzanıp onun masadaki elini hafifçe sıkarak. "Önce senin ve bizim toparlanmamız lazım. Büyük bir savaştan çıktık."
Yağmur bana bakıp hafifçe gülümsedi, sadece bizimle konuşurken o sert kabuğunu kırıyordu. "Sen yanımda olunca kendimi daha güvende hissediyorum Duru abla," diye mırıldandı.
Ayda bu lafın üzerine masada resmen küçüldü. Gözlerinden süzülen bir damla yaş tabağına düşerken, Yağmur kafasını bile kaldırıp ona bakmadı. Şeref’in hayatlarımıza ektiği o nefret tohumları, bu evde anne ile kızın arasına aşılmaz bir duvar örmüştü. Ve biz, bir yanda bu darmadağınık aileyi toparlamaya çalışırken, diğer yanda Şeref’in bizden çaldığı, on yaşındaki o öz kızımızın izini sürmek zorundaydık.
Masadaki o ağır, ezici sessizliği ve Ayda’nın gözlerindeki o sessiz yıkımı daha fazla seyretmeye dayanamadım. Yağmur’un Ayda’ya ördüğü o kalın duvarı yıkmak ya da en azından bu evdeki düğümleri çözmeye başlamak zorundaydık. Ama asıl önemlisi, Mert’le ikimizin sırtındaki o büyük sırrı, on sene önce bizden çalınan o kız çocuğunun izini sürmek için net bir plana ihtiyacımız vardı.
"Yağmur," dedim, elimi onun elinin üzerinden çekmeyerek sesime olabildiğince şefkatli bir ton verdim. "Seninle biraz konuşabilir miyiz?"
Yağmur elindeki çatalı tabağın kenarına bırakıp o erken büyümüş, sorgulayan gözlerini bana dikti. Hayır demeyeceğini biliyordum; o cehennemden sonra bana duyduğu güven bağları çok güçlüydü.
Bakışlarımı hemen yanımda oturan, sessizce bizi izleyen adama çevirdim. "Sen de," dedim Mert'e bakarak.
Mert ne demek istediğimi, aklımdan nelerin geçtiğini gözlerimden anında okudu. Kafasını hafifçe sallayarak onayladı. Ayda’nın masadaki varlığı ve Yağmur'un ona karşı olan bu amansız yabancılığı, hepimizi köşeye sıkıştırıyordu. Üstelik Şeref Savran’ın adliyedeki süreci başlamışken ve bizim on sene önceki o kayıp parçamız bir yerlerde yaban ellerdeyken, artık kaybedecek tek bir saniyemiz bile yoktu.
Ayda’ya döndüm, yüzümdeki o mesafeli ama saygılı ifadeyi koruyarak, "Bize biraz müsaade edersen, yukarıda, çalışma odasında konuşalım," dedim.
Ayda dolu gözleriyle sadece kafasını sallamakla yetindi. Masadan ilk kalkan Yağmur oldu; ardından Mert ve ben sandalyelerimizi geriye çekip salonun o basık havasını arkamızda bıraktık. Merdivenleri sessizce tırmanırken, içimdeki arsenik sızısını bastıran tek şey, bu kez kaçarak değil, savaşarak geçmişimizi geri alacağımız gerçeğiydi.