İçeriğe geç

Karanlığın Tutsağı "Veda"

Bölüm 4 · 5 dk okuma

Karanlığın Tutsağı "Veda"

Bölüm 4

4. Bölüm: Geçmişin Külleri

(Mert’in Anlatımıyla)

Arabanın arka koltuğunda, Duru'nun buz gibi elini tutarken zihnim o gecenin karanlığında tamamen geriye sarıldı. Zaman büküldü, kurşun sesleri ve hastane sirenleri sustu. On sene öncesinin o sisli, puslu gecesi zihnimin ortasına bir bomba gibi düştü...

10 Yıl öncesi...

Gecenin kör vaktiydi. Duru yine evden kaçmıştı.

Üzerinde Şeref Savran’ın o kasvetli evinin baskısından kurtulmak için aceleyle giyilmiş ince bir hırka, kalbinde ise sadece o çapkın gülüşlü çocuğun, Mert’in hayali vardı. Sokaklar tenhaydı, rüzgar tenini yalayıp geçerken adımları her zamanki gizli buluşma noktalarına doğru çıkıyordu.

Tam köşeyi dönecekken, sokağın loş lambası altında bekleyen o gri arabayı gördü.

O gri arabayı görünce kalbi hızlandı. Göğüs kafesi daraldı, nefesi boğazında tıkandı. Günlerdir soluduğu o amansız acının ortasında bir umut ışığı yandı saniyeler içinde. Dudakları titreyerek aralandı.

"Mert," diye fısıldadı gecenin sessizliğine doğru.

Adı dudaklarından dökülürken içindeki o çocuksu saflıkla arabaya doğru bir adım attı. Ama o arabadaki Mert değildi. Olamazdı.

Öldü demişlerdi onun için.

Şeref Savran, günlerce Duru’nun gözlerinin içine bakarak, "O Erdenay piçi öldü, bir çatışmada canı cehenneme gitti," diye kükremişti. Duru o yalanla kavrulmuş, ikizi Derin’in sessiz çığlıkları arasında kendi yasını tutmuştu.

Gri arabanın kapısı yavaşça açıldı. İçinden çıkan gölge Mert’e ait olamayacak kadar karanlık, onun o çapkın gülüşünden uzak bir ölümün habercisiydi. Duru, o arabadakinin Mert olmadığını, aksine Mert’i ondan koparan o büyük tuzağın tam ortasına düştüğünü o an anladı. Şeref’in adamları etrafını sararken, Duru on sene sürecek o büyük "Dava"nın ilk ve en acı esaretine doğru sürüklendiğini bilmiyordu.

(Mert’in Anlatımıyla)

Günümüz...

Duru bana yaslandığında kafamdaki o anı, on sene öncesinin o sisli ve kanlı gecesini zorlukla uzaklaştırmaya çalıştım. Zihnimin parmaklıkları arasından sızan o diğer gerçeği, Şeref Savran'ın bana zorla izlettirdiği o lanetli video kayıtlarını net şekilde hatırlıyordum.

Bana onun öldüğünü, o gri arabanın içinde yok olup gittiğini kanıtlamak ister gibi izlettirdikleri o işkence dolu anlar dün gibi gözümün önündeydi. Beni onun acısıyla terbiye etmeye, Erdenay soyadını Duru'nun çığlıklarıyla diz çöktürmeye çalışmışlardı. O gün o ekrana bakarken ruhumu teslim etmiştim ben.

Çünkü benim bu hayattaki en güzel hatam Duru olmuştu.

Gözü kara, illegal dünyamın ortasına düşen bir masumiyet, kalbimin tek pusulasıydı. Ve şimdi, seneler sonra, kader bizi Şeref'in yazdığı o kanlı senaryonun dışına fırlatmış, Duru tekrar bana dönmüştü. Öldü sandığım hırçın avukatım, göğsümün üzerinde nefes almaya çalışıyordu.

"Dayı..."

Ön koltuktan gelen Yağmur'un o titrek sesiyle gözlerimi Duru'nun solgun yüzünden çektim. Yeğenimin gözlerinde hâlâ o maden binasının ve Şeref'in adamlarının bıraktığı korkunun izleri vardı ama güvendeydi. Duru kendi canını ortaya koyarak Yağmur'u o cehennemden çıkarmıştı.

"Buradayım güzelim," dedim, sesimi güçlü tutmaya çalışarak. "Geçti dayıcığım, ikiniz de yanımdasınız artık."

Alper arabayı hastanenin acil girişine doğru sert bir manevrayla kırdığında, dışarıda bizi bekleyen sedyeleri ve doktorları gördüm. Kapı sonuna kadar açıldı. Duru'yu kucağıma alıp o sedyeye yerleştirirken parmaklarımın arasındaki elini son bir kez sıktım.

Bu kez bana zorla izlettirdikleri o sahnelerin gerçek olmasına izin vermeyecektim. O benim en güzel hatamdı ve ben bu hatayı bir kez daha kaybetmeyecektim.

Ameliyathanenin kapısındaki o kırmızı ışık saatler sonra söndüğünde, doktorun yüzündeki o çaresiz ifade içimdeki koca dağı bir kez daha sarstı. Sırtındaki o lanet kurşunu çıkarıp almışlardı almasına ama... Arsenik... O sinsi zehir Duru'nun damarlarında çoktan kök salmıştı. Tamamen temizlenemiyordu. Sadece ilerleyişini yavaşlatabilmişlerdi ve bu gerçek, göğsüme kurşundan daha ağır bir yük gibi oturdu.

Ağır bir operasyondan sonra Duru'yu odaya aldıklarında, koridordaki adımlarım sabırsızlıkla ve nefes nefese koşarak odaya gitmiştim.

Kapıyı yavaşça aralayıp içeri sızdım. Fakat Duru uyanık değildi.

Odanın içindeki o ritmik cihaz sesleri arasında, beyaz çarşafların ortasında o kadar solgun ve o kadar masum duruyordu ki... Yanındaki koltuğu yatağının hemen dibine çektim ve diz çöker gibi oturdum. Narkozun ve vücudunu terk etmeyen o amansız zehrin etkisiyle derin, ağır bir uykudaydı.

Titreyen elimi uzatıp, serum hortumunun bağlı olduğu o ince, buz gibi elini avuçlarımın arasına aldım. Parmak uçlarım bileğindeki o hafif nabza değdiğinde, içimdeki öfke yerini kahredici bir çaresizliğe bıraktı. Şeref Savran onu benden tamamen koparamamıştı belki ama bedenine öyle bir kilit vurmuştu ki, Duru'nun her nefesi artık zamana karşı bir yarıştı.

Yüzüne düşen birkaç tutam saçını parmak uçlarımla usulca geriye doğru ittim. "Buradayım avukat," diye fısıldadım, sesim boğazımdaki o devasa yumruya takılarak. "Koca Kurt yanında. O zehri temizlemenin bir yolunu bulacağım, seni o karanlığa teslim etmeyeceğim. Sadece uyan..."

Odanın içindeki o ağır, çaresiz bekleyiş günler sonra yerini hastaneden çıkış biletine bırakmıştı. Duru'nun bedenindeki zehir hâlâ oradaydı, biliyordum; her an patlamaya hazır bir saatli bomba gibi damarlarında geziniyordu ama o dik başlı avukat, hastane odasında çürümek yerine kendi ayakları üzerinde durmayı seçmişti.

Onu korunaklı evimize getirdiğimde, kapıdan içeri adım atar atmaz bizi bekleyen o ağır yüzleşmenin kokusunu aldım.

Duru taburcu olduktan sonra eve döndüğümüzde Ayda salonda oturuyordu. Adımlarımızın sesini duyup kafasını kaldırdığında ve arkamızda duran Yağmur'u gördüğünde dona kaldı. Elindeki her neyse masanın üzerine öylece düştü, gözleri yuvalarından fırlayacak gibi açıldı.

Bir süre hiçbir şey yapmadan, tek bir kelime bile etmeden birbirlerine baktılar. Salonun ortasına öyle bir sessizlik çöktü ki, dışarıdaki rüzgarın sesi bile kesildi sandım. Yağmur, omuzlarındaki o günlerin yorgunluğu ve esaretin bıraktığı kırgınlıkla bakışlarını kaçırdı, başını eğip "Anne," dedi.

O kelime Yağmur’un dudaklarından o kadar yabancı, o kadar zoraki dökülmüştü ki, içim burkuldu. Çünkü Yağmur, Ayda'yı hiçbir zaman kendi annesi gibi görememişti; evlat edinildiğinde de sonrasında da bu bağ bir türlü dikiş tutmamıştı. Ayda kötü bir kadın değildi, biliyordum. Ama onun annelik anlayışı, Yağmur’un ruhundaki o vahşi ve mağrur kırılmaları sarmaya yetmemişti. Ayda sürekli onu el bebek gül bebek büyütmeye, pamuklara sarıp dünyadan saklamaya çalışmıştı.

Fakat Yağmur o evreyi geçeli çok olmuştu. Şeref Savran’ın o karanlık dünyasını görmüş, esareti tatmış, o yaştaki bir çocuğun asla taşımaması gereken yükleri sırtlanmıştı. O artık korunmaya muhtaç o küçük bebek değildi; erken büyümek zorunda kalmış, ruhu yaralı bir genç kızdı.

Ayda yavaşça ayağa kalktığında, Yağmur’a doğru bir adım attı ama elleri havada asılı kaldı. Gözleri Duru’nun üzerindeki o bitkin hırpalanmışlığa, ardından kızının o mesafeli duruşuna kaydı. İki kadının, benim hayatımdaki en önemli iki insanın arasındaki bu uçurum, bu gece geçmişin küllerinden doğan o büyük hesaplaşmanın ilk perdesiydi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.