İçeriğe geç

Karanlığın Tutsağı "Veda"

Bölüm 3 · 6 dk okuma

Karanlığın Tutsağı "Veda"

Bölüm 3

3. Bölüm: Ölümün Eşiğinde

(Duru’num Anlatımıyla)

Gözlerimi yeniden açtığımda, sırtımdaki acı artık yerini tamamen uyuşuk bir sızıya bırakmıştı. Ancak bu kez, o soğuk hücrede değildim. Beni zincirledikleri bu sandalyenin tepesindeki o çiğ projektör ışığı, doğrudan gözlerime vuruyor ve zihnimi bulandırıyordu. Üzerimdeki o mavi dönem elbisesi artık tanınmaz haldeydi; yarısı yırtılmış, arkası tamamen kurumuş kanımla kaplanmıştı.

Adımların sesi yankılandı o geniş, karanlık hangarda. Ağır, kendinden emin ve her tıkırtısı ölüme davetiye çıkaran cinsten adımlar...

Şeref Savran, o tiksinç, mağrur gülümsemesiyle karanlığın içinden sıyrılıp ışığın altına girdi. Elinde, içi o lanetli şeffaf sıvıyla dolu küçük bir cam şişe ve ucu parıldayan bir şırınga vardı. Gözlerindeki o sadist pırıltıyı gördüğüm an, arseniğin ve kurşunun bitiremediği o işi kendisinin tamamlayacağını anladım.

"Sonunda uyandın, avukat," dedi, sesindeki o yapay babacan ton tüylerimi ürperterek. Şırınganın iğnesini ışığa doğru tutup içindeki havayı hafifçe fırlattı. "Mert Erdenay’ın o küçük yeğenini elinden kaçırmana izin verecek kadar aptal adamlara sahip olduğum için üzgünüm. Ama kabul etmeliyim ki, o kurşunla ve bedenindeki o ağır metal yüküyle o sandalyeyi devirip kızı kaçırmak... Büyük cesaret."

"Yağmur... güvende," dedim. Dudaklarım patlamıştı, sesim boğazımdan adeta etimi yırtarak çıktı. Konuşurken ağzıma dolan kanı Şeref’in o pahalı ayakkabılarının önüne doğru tükürdüm. "Mert onu aldı... Sen kaybettin, Şeref Savran."

Bu sözüm üzerine Şeref’in yüzündeki o sahte gülümseme anında silindi. Gözleri bir delininki gibi karardı. Yanıma yaklaştı, o buz gibi eliyle saçlarımdan kavrayıp başımı acımasızca geriye doğru çekti. Sırtımdaki kurşun yarası sandalyenin arkalığına sıkışınca gözlerimden yaşlar boşaldı, çığlığımı dişlerimin arasında ezdim.

"Ben asla kaybetmem, küçük kız," diye fısıldadı kulağıma doğru, nefesi yüzümü zehirler gibi. "Mert o kızı almış olabilir ama karşılığında seni tamamen kaybettiğini henüz bilmiyor. Bu şırınganın içindeki ne, biliyor musun? Vücudundaki o 'yağmur damlası lekelerini' başlatan o tatlı zehrin, arseniğin en saf, en ölümcül dozu. İlk dozu sana günlerce azar azar, hissettirmeden vermiştik. Ama bu... Bu senin o dik başlı zihnine ve Mert Erdenay’a son 'Veda'n olacak."

Şırınganın o soğuk, metal iğnesini boynumdaki şah damarının hemen üzerine bastırdığında, tenimin ürperdiğini hissettim. Ölüm hiç bu kadar yakın, acı hiç bu kadar somut olmamıştı. Ama gözlerimi kapatmadım. Mert’in o fırtınalı gözleri zihnimde belirdiğinde, Şeref’in yüzüne karşı son kez gülümsedim. Koca Kurt buraya gelecekti; ben ölsem bile, Şeref Savran bu hangardan asla sağ çıkamayacaktı.

"Beni öldürünce ne olacak?" dedim sinirleriyle oynamak için. "Zamanında Derin'i de sen öldürdün! Bilmediğimi sanma."

Şeref’in o buz gibi eli saçlarımın arasında donakaldı. Yüzündeki o deli gömleği giymiş gibi duran tebessüm yavaş yavaş silinirken, gözlerindeki o karanlık dehliz daha da derinleşti. Attığı o gür kahkaha, hangar boşluğunda yankılanıp kulaklarımı tırmaladı. Her bir kahkahası, göğsümdeki sızıyı ikiye katlıyordu.

"Derin'i seni korumak için öldürdüm," dediğinde, o projektörün çiğ ışığı bile zihnimdeki o büyük patlamayı aydınlatmaya yetmedi.

Dünya bir anlığına durdu. İçimde sakladığım, yıllardır adaletin pençesine teslim etmek için yandığım o sır, Şeref’in dudaklarından dökülen o iğrenç itirafla darmadağın oldu. Gözlerim anında yaşlarla bulutlandı, yanağımdan süzülen damlalar boynumdaki şırınganın metal ucuna değdi.

"Kızını öldürdün sen!" diye bağırdım, sesim hangarın paslı duvarlarını sarsacak bir nefretle yırtılarak çıktı. "Benim kardeşimi, ikizimi öldürdün. Beni korumak için onu öldürdün!"

Ağzımdan sızan kan, hıçkırıklarıma karıştı. Derin... Benim diğer yarım, Şeref Savran’ın o karanlık dünyasından koparıp alamadığım, koruyamadığım ikizim. Şeref’in kendi öz kızıydı o. Kendi kanından, kendi canından olan o kızı gözünü kırpmadan hayattan koparmıştı ve şimdi bunu karşıma geçmiş, hastalıklı bir lütuf gibi yüzüme vuruyordu.

Şeref, başımı daha da sert geriye çekerek yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Gözlerindeki o sapkın kararlılık tüylerimi ürpertti.

"Anlamıyorsun avukat," diye fısıldadı, sesi bu kez buz gibi bir ciddiyete bürünmüştü. "Derin... Mert Erdenay’a fazla yaklaşmıştı. O koca kurda aşık olmak üzereydi. Eğer yaşasaydı, Erdenay onu kullanarak benim imparatorluğumu yıkacaktı. Seni bulacaktı. Derin’in ölümü, Mert’in senin yoluna çıkmasını on sene geciktirdi. Onu feda ettim ki, sen bu leş dünyadan uzak dur, avukatlığını yap diye! Ama sen ne yaptın? Geldin, o adamın yeğeninin davasını aldın ve kendini yine benim namlumun ucuna sürdün."

Şırıngayı tutan eli titredi, öfkesi hastalıklı sevgisiyle yarışıyordu.

"Şimdi söyle bana Duru," dedi, iğneyi tenime daha da gömerek. "Kardeşinin katili ben miyim, yoksa seni bu cehenneme çeken o Mert Erdenay mı?"

"Oydu değil mi?" dedim tükürürcesine. "Bana aşık olan o çapkın çocuk Mert'ti. Ve sen, düşmanın çocuğu diye bizi mahvettin!"

Şeref’in yüzündeki o hastalıklı, kibirli ifade bir anlığına donakaldı. Sözlerimin ardındaki o sarsıcı gerçek, yıllardır sakladığı o büyük sırrın deşifre olması, onu tam kalbinden vurmuş gibi gözlerinin irileşmesine neden oldu. Saçlarımı tutan eli öyle bir kasıldı ki, kafa derimin yüzüldüğünü hissettim ama gözlerimi onun o karanlık gözlerinden bir saniye bile ayırmadım.

"Demek hatırlıyorsun..." dedi Şeref, sesi bu kez bir fısıltıdan farksız, zehir gibi çıktı. "O serseri çocuğun, düşmanımın oğlunun senin peşinde dolandığı o günleri hatırlıyorsun."

Gözlerimden süzülen yaşlar, yüzümdeki kan ve tozla karışıp çeneme doğru akarken acı bir gülüş peydahlandı dudaklarımda. Hafızamın derinliklerine gömülen, üzerini yılların ve travmaların örttüğü o çocukluk aşkı, o deli dolu, çapkın gülüşlü çocuk zihnimde tamamen netleşmişti. O çocuk Mert’ti. Biz daha bu kanlı dünyanın ne olduğunu bile bilmezken, kalplerimiz birbirine mühürlenmişti. Ve bu karşımda duran cani, sırf Erdenay soyadına olan o ilkel nefreti yüzünden bizi, geçmişimizi ve geleceğimizi paramparça etmişti.

"Mert sana hiç benzemiyor," diye fırıldattım kelimeleri yüzüne karşı, her bir kelimeyi üzerine basa basa söyleyerek. "O koca kurt senin gibi bir çakalın nefretiyle büyümedi. Sen bizi mahvettiğini sandın Şeref Savran. Derin'i öldürerek, beni zehirleyerek bizi ayırabileceğini sandın."

Şeref, öfkeden deliye dönmüş bir halde şırıngayı havaya kaldırdı, gözleri nefretle parlıyordu. "Kes sesini!" diye kükredi, o babacan maskesi tamamen yırtılıp altındaki canavar ortaya çıkarken. "Erdenaylar benim olan her şeyi çaldı! Benim kızım bir Erdenay'a aşık olamazdı, senin gibi bir avukat o adamın kölesi olamazdı! Eğer o çocuk seni bu cehenneme geri çektiyse, bunun bedelini ikiniz de ödeyeceksiniz!"

Boynuma doğru hamle yapacağı sırada hangarın dışından kulakları sağır eden bir gürültü koptu. Büyük demir kapı, devasa bir darbeyle menteşelerinden sökülerek içeri doğru devrildi. Barut, öfke ve intikam kokusu hangarın o bayat havasını saniyeler içinde dağıttı.

Karanlığın içinden, elinde namlusu tüten silahıyla o koca kurt belirdi. Mert gelmişti. Gözleri bendeki kanı ve Şeref’in elindeki şırıngayı gördüğü an, hangarın duvarları onun kükreyişiyle sarsıldı.

Mermi sesi duyulduğunda Şeref Savran, ne olduğunu bile anlayamadan, elindeki şırıngayla birlikte büyük bir gürültüyle yere yığıldı.

Namludan çıkan o tek kurşun, Şeref’in omzunu parçalayarak onu geriye doğru savurmuştu. Elindeki o ölümcül zehir dolu şırınga tozlu betona düşüp kırılırken, Şeref acı içinde kıvranarak kanlar içinde yere kapaklandı. O saniyede hangarın içindeki tüm zaman durdu, her şey silindi. Gözlerim sadece kapının eşiğinde, namlusu hâlâ tüten silahıyla bana doğru koşan o adama kilitlendi.

"DURU!"

Mert’in sesi, bu kez bir kükreme değil, ruhunun derinliklerinden kopan bir feryat gibi yankılandı hangar duvarlarında. Silahını bir kenara fırlatıp saniyeler içinde yanıma ulaştı. Dizlerinin üzerine çöküşü, o koca dağın devrilişi gibiydi. Titreyen elleri yüzümü, kanlı yanaklarımı kavradı. Gözlerindeki o deli öfke, beni bu halde gördüğü an yerini saf bir çaresizliğe ve acıya bıraktı.

"Güzelim... Avukatım..." diye fısıldadı nefes nefese. Parmakları saçlarımın arasındaki kanlara dokunurken elleri zangır zangır titriyordu. "Buradayım, buradayım bitti. Söz verdim sana, bırakmayacağım dedim."

Sırtımdaki o amansız sızıya, arseniğin bedenimi kavuran uyuşukluğuna rağmen gözlerimi onun fırtınalı gözlerinden ayırmadım. Dudaklarım zorlukla aralandı, içimde on senedir biriken o büyük gerçeğin yüküyle ona baktım. Yerde acıyla inleyen Şeref Savran’a değil, hayatımı mahfeden o adamın peşinden giden çocukluk aşkıma, çapkın gülüşlü o çocuğa baktım.

"Mert..." dedim, sesim bir fısıltıdan farksızdı ama gözlerimdeki yaşlar onun avuçlarına süzüldü. "Hatırladım... O çocuk sendin."

Mert’in gözleri acıyla kısıldı, ne demek istediğimi o an anlamamıştı ama beni kaybetme korkusu zihnindeki her şeyi bastırıyordu. Hemen arkasından içeri dalan Alper ve adamları yerdeki Şeref’in üzerine çökerken, Mert beni sandalyeye bağlayan ipleri tek bir bıçak hamlesiyle kesip attı. Beni yavaşça göğsüne doğru çektiğinde, başım onun o tanıdık, güven veren kokusuna yaslandı.

"Şimdi değil avukat, şimdi konuşma," dedi, sesindeki o hıçkırığı gizlemeye çalışarak. Beni kucağına alıp hangarın o karanlığından dışarıya, gökyüzünün altına doğru taşırken tek bir şeyi biliyordum: Bu dava henüz bitmemişti ama bizim hikayemiz o karanlık odada veda etmeyecekti.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.