Sullivan Malikanesi’nin devasa demir kapıları geceyi selamlıyordu. Şehrin üstüne çöken soğuk sis, eski taş duvarların etrafında dolanırken, içeride **kaosun hükmü** çoktan başlamıştı.
Edward Sullivan, koridorlardan geçerken ayak seslerini duymaz hale gelmişti. **Babasının odasına giden yol, her zaman bir kararın eşiğindeymiş gibi hissettiriyordu.** Burası sadece bir çalışma odası değildi—**burada alınan her karar, birinin kaderini değiştirirdi.**
Kapıyı açtığında, odanın içinde sessizlik vardı. Masanın arkasında **Augustus Sullivan**, karanlığın kendisine ait olduğunu hatırlatan keskin bakışıyla oturuyordu.
*"Saat tam dokuzda burada olacaktın."*
Edward gözünü kırpmadan babasının yüzüne baktı. Bu evde zamanın hiçbir önemi yoktu. **Gecikmek, belki de hayatta kalmanın tek yoluydu.**
*"Buradayım. Ne istiyorsun?"*
Augustus, elindeki eski gümüş hançeri hafifçe döndürdü. **Hançerin üzerinde aile törelerini simgeleyen işaretler vardı.** Sullivan adını taşıyan herkes, kanın değerini bilirdi. **Ama kan, her zaman sadakati getirmezdi.**
*"Leon."*
Edward’ın kasları gerildi. **Kardeşi.** **Kanı.** **Belki de düşmanı.**
Augustus’un sesi değişmedi. *"İhanetini temizlemek zorundasın."*
Kapı hafifçe aralandı. İçeri **Isabelle Moreau** girdi. **Sullivan ailesinin bağ kurmaması gereken kişi—ama Edward’ın hayatındaki tek gerçeği.**
*"Bunu yapma."*
Edward, geçmişte yaptıklarını düşündü. Bu sefer kaçmak mümkün olmayabilirdi. **Kaos başlamıştı ve artık hiçbir şey durmayacaktı.**
---
