Uykumun en güzel anında, Ahsen’in beni uyandırma çabalarıyla gözlerimi açtım. Ahsen, “Zahmet oldu,” dedi ve odadan çıktı. Ben de yavaşça yataktan kalktım. Odamdaki banyoya gidip hızlı bir duş aldıktan sonra yatağımı topladım. Komodinin üstünde duran telefonumu alıp mutfağa geçtim.
Ahsen, sandalyesine oturmuş bana ters bir bakış attı. Ne olduğunu sormama bile müsaade etmeden konuşmaya başladı: “Saattin kaç olduğunun farkında mısın, küçük hanım? İzinli olduğun ayılar gibi kış uykusuna yatabileceğin anlamına gelmiyor bence. Ne düşünüyorsun bu konuda?”
Kızarken bile esprili biridir. Konuyu dağıtmak için, “OOO, yine döktürmüşsünüz Ahsen Hanım,” dedim ortamı yumuşatmak için, ama pek işe yaramamış olacak ki, “Ya Asena, ne döktürmesi? Otur, ye yemeğini,” dedi.
Bir şey demedim. Sandalyeme oturdum ve tabağımdakileri yemeye başladım. “Anlatacak mısın?” diye sordum. “Neyi?” dedi, bilmemezlikten gelerek. “Neyi olacak, dün neden odana çekilip ağladığını,” dedim.
Ahsen birkaç dakika sessiz kaldıktan sonra, “Bitti,” dedi. “Anlamadım.” “Yağız ile ayrıldık.”
Buna pek şaşırmadım; zaten son birkaç gündür çok tartışıyorlardı. “Neden?” diye sordum.
Yine biraz sessiz kaldıktan sonra anlatmaya başladı:
“Çok darlıyordu. ‘Onu yapamazsın, bunu yapamazsın’ falan filan. Bir de aşırı kıskanç. Zaten tam olarak ayrılmamızın sebebi de o kıskançlığıydı. Dün bir kafeye gittik tamam mı? Kahve söyledik, içtik. Beraber güzelce konuşuyorduk. Hani konuşurken kahve bitti, içtiğim için ruj bardağa bulaştı, dudağımın izi çıktı. Gördü, aldı bardağı, peçeteyi de aldı. Sonra bir baktım, bardağı silmeye başladı. Dedim, ‘Ne oluyor?’ Dedi ki, ‘Sen anlamazsın.’ Ben de dedim, ‘Niye, ben aptal mıyım?’ ‘Yok,’ dedi, ‘estağfurullah. Ama garson görmesin,’ dedi. Ben de dedim ki, ‘Ne saçmalıyorsun?’ Sonra bir şeyler geveledi. Ben de bir şey demedim, çantamı aldım, çıktım.”
“Ah zavallı arkadaşım, böyle biriyle çıktığına inanamıyorum,” dedim.
Ahsen, “Boş ver ya, ben de inanamıyorum kendime. Nasıl öyle biriyle çıktım?” dedi.
Ben, Ahsen’in anlattıklarını sindirmeye çalışırken bir yandan da çatalımla tabağımda kalan omleti ezmeye başladım. Sessizlik birkaç saniyeliğine mutfağı sardı. Ama bu, alışık olduğumuz bir sessizlikti. Hani laf bitince değil, düşünce başlayınca gelenlerden.
Peki,” dedim yavaşça, “İyi misin?” Ahsen çatalını tabağa bıraktı. Kafasını hafif yana eğip, gözlerini bana dikti. Yeşil gözleri sabah ışığında daha da belirginleşmişti. “Sanırım evet,” dedi, sonra kısa bir duraklamayla ekledi: “Yani... özgür hissettiriyor. Ama biraz da boş.” Başını iki yana salladı, gülümsedi ama o gülümseme dudaklarında kısa süre durdu. “Düşünsene, Asena. Birine alışıyorsun. Sabah kahvesini nasıl içtiğini biliyorsun, hangi şarkılarda gözleri doluyor biliyorsun, sonra bir gün... yok. Artık onunla ilgili bildiklerinin sana bir faydası kalmıyor.” Ben de gülümsedim hafifçe. Evet ama... o bilgi senin. Onu silmek zorunda değilsin. Sadece artık kullanmayacaksın, o kadar.” Ahsen gözlerini kıstı, “Duygusal filozof moduna mı geçtik?” dedi. Gülümsedi. Bu kez gülümsemesi daha gerçekti. Ben de gülerek cevap verdim, “Hayır yahu. Sadece... sen üzülünce ben de üzülüyorum. Bunu saklayamam.” Ahsen, kolunu uzatıp elimi tuttu. “İyi ki varsın, Asena. Cidden. Sen olmasan bazen ne yapardım bilmiyorum.” “Ben de seni seviyorum be kadın,” dedim. Sesim çatlak bir kahkahayla karıştı. Tam o an telefonum masada titredi. Ekrana baktım. Şirketten gelen bir bildirimdi: “Yarınki sunum bugün öğleden önceye alındı. Saat 10:30’da Yönetim Salonu’nda olunacaktır. Egemen Bey sunuma katılacak.” Ekrana birkaç saniye boş boş baktım. Mideme oturan o tanıdık gerginlik bir kez daha kendini gösterdi. Ahsen, gözümün ekrana takıldığını görünce eğilip baktı. “Sunum mu var?” dedi. “Evet,” dedim. “Egemen Bey sunumda olacakmış.” Benim gibi o da şaşırmıştı”bugün izinli değil miydin”diye sordu. “Evet öyleydim ama bu önemli bir sunumdu, yoksa çağırmazlardı” dedim. Ahsen derin bir nefes verdi. “Yandın kardeşim.” Yanmaktan korkmuyorum,” dedim ayağa kalkarken. “Küllerinden doğanlarız biz.” Ahsen sandalyesinde geriye yaslandı. “Ben de işyerine geç kalmadan hazırlanayım,” dedi. “Bugün şirketin danışmanlığını yaptığım bir dava dosyası için ifade süreci var. Savcılık, şirketin iştiraklerinden birinin mal varlığı hareketlerini incelemeye almış. İhalelerde usulsüzlük olduğu iddiası varmış.” Kaşlarımı kaldırdım. “Yani... Murat’ın şirketi yine göz hapsinde?” Ahsen omuz silkti. “Resmiyette hiçbir bağlantı yok. Ortaklık yapısı da gayet temiz görünüyor. Ama savcılık ‘tesadüfler’ konusunda biraz hassas davranıyor son zamanlarda.” Durdu, sonra daha alçak bir sesle ekledi: “Murat bey bu aralar çok gergin. Sürekli belgeleri kontrol ettiriyor. Sanki bir şeylerden korkuyormuş gibi... ama ne olduğunu bilmiyorum.” “Bence de bir tuhaflık var,” dedim. “Ama baksana… o şirkette çalışıyorsun. Hiç mi şüphelenmiyorsun?” Ahsen başını iki yana salladı. “Dava dosyaları ne gösteriyorsa o. Ben belgelerle konuşurum, Asena. Geri kalanı... bilmiyorum. Belki de bilmemem gerekiyordur.” Ahsen’in sesi biraz titriyordu ama gözlerindeki kararlılık hâlâ bakiydi. Ben biraz duraksadım. “Ahsen, bazen gerçekleri bilmek değil, onlarla yüzleşmek zordur. Ama senin gibi biri için bu yük daha da ağırdır.” gülümsedi ama bu kez biraz hüzünlüydü. “Biliyorum. Ama ne yapayım? Adaletin peşindeyim. Bu şirketin kirli işlerine bulaşmadım, karışmadım. İnanıyorum ki gerçeğin ortaya çıkması için uğraşıyorum.” Tam o sırada telefonum tekrar çaldı. Ekrana baktım; Egemen Bey’den gelen kısa bir mesajdı: “Toplantı başladı, lütfen gecikmeden gel.” Derin bir nefes aldım. “Zaman daralıyor, hazırlanmalıyım.” Ahsen sandalyesinden kalktı ve yanıma yaklaştı. “Seni böyle görmek zor, Asena. Ama biliyorum, sen bu oyunun içinde kimseden daha fazla var olacaksın.” “Umarım öyle olur,” dedim. “Ama bazen kendimi bu karmaşanın içinde kaybolmuş hissediyorum.” Ahsen omzuma dokundu. “Kaybolduğunu düşünme. Yolunu bulacaksın. Her zaman.” Mutfağın kapısından çıkarken, Ahsen’in o cesur ve güven dolu bakışları aklımda kaldı. O anda, bu karmaşık dünyanın içinde yalnız olmadığımı bir kez daha anladım. Mutfağın kapısından çıkıp odama dönerken, aklımda binlerce düşünceyle boğuşuyordum. Ama Ahsen’in sözleri bir umut ışığı gibi içimi ısıttı; “Yolunu bulacaksın. Her zaman.” Bir an için aynaya baktım. Gözlerimde hafif bir yorgunluk, ama aynı zamanda kararlılık vardı. Bugün önemli bir gün, ve ben bu oyunun içinde kaybolmak istemiyordum. Kıyafetlerimi hızlıca değiştirdim, saçımı topladım ve evden çıkmak üzere hazırlanırken kalbim hızla atıyordu. Şirket binasına gittiğimde, sokaktan yükselen soğuk rüzgâr bile içimdeki endişeyi dindirmeye yetmiyordu. Binanın dış cephesi sade ama şık bir mimariyle şehre kendini kabul ettirmişti. Tasarımcı Özkan Kılınç’ın zarif dokunuşları, yapının modern çizgilerine yansımıştı. Her detayda onun işine gösterdiği özen ve mükemmeliyet hissediliyordu. Şirket binası, şehirde saygı duyulan ve bilinen prestijli bir iş merkeziydi. Gün yeni başlamış, sabahın erken saatlerinde ofisler yavaş yavaş hareketleniyordu. Ben de üstüme hızlıca hazırlanıp binaya geldim. Güvenlik görevlisi samimi bir selam verdi, asansöre yöneldim. Binanın içinde beklenen sessizlik ve düzen vardı. Çalışanlar işleriyle meşguldü, herkes kendi alanında en iyisini yapmak için uğraşıyordu. Yönetim salonuna geldiğimde Egemen Bey çoktan toplantı odasında yerini almıştı. Yanında birkaç yönetici ve önemli çalışan vardı. Egemen Bey sakin ve kontrollü duruşuyla toplantıyı yönetiyordu. Bugün benim için sürpriz bir gün olmuştu; izinli olmama rağmen, önemli bir sunum için çağrılmıştım. Sunum başladı. Egemen Bey, şirketin son dönemdeki performansını ve stratejik planlarını dikkatle paylaştı. Çalışanlar ve yönetim arasındaki iletişim ve iş birliği üzerine durdu. Sunum boyunca herkes profesyonel ve ciddi görünüyordu. Herkesin gözleri sunumda, hedeflerde ve geleceğe dönük planlardaydı. Egemen Bey, benim üzerimde birkaç kez kısa bir bakış attı; sanki bugün ekstra dikkat etmemi söylüyordu. Toplantı sona erdiğinde, herkes yavaş yavaş salonu terk etti. Egemen Bey yanıma geldi. “Bugün izin günündesin, ama önemli bir sunumdu. İşine gösterdiğin özeni takdir ediyorum,” dedi. “Teşekkür ederim,” dedim, biraz şaşırmış ama hazır hissediyordum. Egemen Bey hafifçe gülümsedi. “Bu tempoda her zaman hazır olmak gerek.” Dışarı çıkarken, ofisteki herkesin sıradan işlerine geri döndüğünü gördüm. Her şey normal, sakin ve düzenliydi. Ve ben, o sakinliğin içinde sessizce kendi yolumu çiziyordum. Koridorda yürürken adımlarım yankılanıyor gibiydi. Dışarıdan her şey sıradandı; toplantısını yapıp işine dönen insanlar, bilgisayar başında dosya inceleyenler, çay molasına çıkan birkaç çalışan... Ama içimde sanki yavaş yavaş büyüyen bir huzursuzluk vardı. Nedenini tam koyamıyordum. Belki de bu yoğunluk, bu belirsizlik duygusu, ya da sabahki konuşmanın etkisi. Masama döndüm. Bilgisayarımı açtım, sistem yavaş yavaş yüklenirken Egemen Bey’in toplantıdaki cümleleri yankılandı zihnimde: → “Bu yıl bizim için sadece büyüme değil, güven yılı da olacak. Herkes yerini sağlamlaştırmalı.” Her cümlede biraz daha net hissediyordum. Sanki bir şeyler değişmek üzereydi. Ya da çoktan değişmişti, ama biz yeni fark edecektik. E-postalarımı kontrol ederken, sol üst köşede yeni düşen bir bildirim dikkatimi çekti: “Departmanlar arası görev güncellemeleri ve proje paylaşımları için bire bir görüşmeler yapılacaktır. Detaylı program gün sonunda paylaşılacaktır.” Yani sadece bu sabahki toplantı değilmiş. Şirkette içsel bir hareketlenme vardı. Planlar, yeni düzenlemeler, yeniden şekillenmeler... Tam o anda yan masada oturan Arda, başını hafifçe bana doğru çevirerek sordu: “Asena, seni de çağırdılar mı bire bir görüşmelere?” Başımı salladım. “Evet, bildirim geldi.” İlginç… Daha önce böyle sistemli bir plan yapılmazdı,” dedi. Sonra fısıltıya yakın bir sesle ekledi: “Yeni projelerde kadrolar değişecekmiş diye duydum. Üst yönetim ciddi bir şeylerin peşinde.” Bu cümle içime hafif bir soğukluk verdi. Değişim bazen iyidir, evet. Ama bu kadar ani ve hazırlıksız yakalanınca... tedirgin edici olur. Saatler geçtikçe ofis biraz daha sessizleşti. İnsanlar yoğunluğa gömülmüş, ekranlara kilitlenmişti. Tam o sırada telefonum çaldı. Arayan Ahsen’di. Açtım. “Efendim kuzum?” Ahsen’in sesi normalden biraz daha yorgun geliyordu. “Savcılıktaki ifade süreci beklediğimden daha karmaşık geçti. İhalelerle ilgili sorular, belgeler, şirket hareketleri falan… Sanki aradıkları bir şey var ama doğrudan sormuyorlar gibi.” “Garip…” dedim. “Sanki ipuçlarını bizden toplamaya çalışıyorlar.” “Evet. Bir de şöyle bir şey oldu,” dedi Ahsen, biraz tereddütlü bir tonla. “Belgelerden birinde tanımadığım bir isim vardı. Normalde danışmanlığını yaptığımız firmalarda her detay kontrol altında olur. Ama bu... farklıydı. Sanki biri özellikle saklanmış gibiydi.” “İsmi hatırlıyor musun?” dedim merakla. “Hayır. Zaten soyadı yoktu. Sadece baş harfi vardı. Ama eminim o belge orada olmamalıydı.” Bir an için sessizlik oldu. “Dikkatli ol Ahsen,” dedim. “Bazen fazla şey bilmek... risklidir.” Ahsen iç çekti. “Biliyorum. Ama bazen de... görmemek daha korkutucu.” “Bu işin sonu nereye varacak bilmiyorum ama sen hep tetikte ol,” dedim. “Bu aralar garip bir şeyler dönüyor. Hem senin şirkette hem de bizimkinde.” “Sen de dikkat et Asena. Egemen Bey’in seni bu kadar yakından izlemesi de bir mesaj olabilir.” Haklıydı. Sanki herkes rol yapıyor ama kimse senaryoyu tam bilmiyor gibiydi. Günün son saatlerine yaklaşırken şirketteki hava daha da yoğunlaştı. Herkes bir şeylerin farkındaydı ama kimse açıkça konuşmuyordu. Çalışma saatinin sonuna doğry yaklaştığımda, içerideki havalandırmadan gelen hafif uğultu dışında her şey sessizdi. Tam e-postaları kontrol ederken, kapım çaldı. Başımı kaldırdım — gelen, Proje Geliştirme Departmanından Çağan’dı. “Bir dakikan var mı?” dedi. Benim için şaşırtıcı bir ziyaretti. Çağan’la bugüne kadar sadece kısa iş toplantılarında denk gelmiştik. Ama şimdi doğrudan beni görmek istemesi bir şeylerin habercisiydi. “Tabii, gel,” dedim. Bilgisayarı kapatıp ona döndüm. Kapıyı kapattıktan sonra sandalyesine oturdu. Elindeki tablet ekranını bana doğru çevirdi. “Şu veriye bir bakmanı istiyorum. Normalde senin alanın değil ama dikkatini çekeceğini düşündüm.” Ekranda bir dizi tedarik zinciri raporu ve ödeme dökümü vardı. Rutin gibi görünüyordu ama birkaç satır garipti. Aynı gün içerisinde iki farklı hesaba, aynı tutarda ödeme yapılmıştı. Ve ikisinde de alıcı bilgileri eksikti. Kaşlarımı çattım. “Bunlar nasıl geçmiş sistemden?” Çağan başını eğdi. “Ben de bunu soruyorum. Sistem analizini yapan arkadaş bile fark etmemiş. Ama raporu detaylı inceleyince bunlar göze battı.” “Bu veri ne zamandan?” dedim. “İki hafta önce. O gün önemli bir toplantı vardı, hatırlarsan dış yatırımlarla ilgili. Tüm yönetim katı meşguldü.” İçimde bir yer titredi. “Peki Egemen Bey biliyor mu?” “Henüz değil. Emin olmadan önüne koymak istemedim. Ama Asena…” dedi ve duraksadı. Gözleri ciddileşti. “Bu tek seferlik değil. Geriye dönük başka örnekler de var. Sadece kimse bakmamış.” Bir an nefesimi tuttum. Sonra derin bir soluk aldım. “Bunu araştırmalıyız. Ama dikkatli olmalıyız Çağan. Bu dosya bazılarına fazla yaklaşabilir.” Çağan başını salladı. “Ben de zaten bu yüzden sana geldim. Dürüst olacağım, şirkette bu tarz durumlarda güveneceğim pek kişi yok. Ama seni izliyorum bir süredir… fazla doğru konuşuyorsun. Bu tür yerlerde pek rastlanmaz.” İltifat ettiğinin farkında bile değildi. Ama sesindeki ciddiyet, bu işin düşündüğümden büyük olduğunu gösteriyordu. “Peki, bu konuda başka kiminle görüştün?” diye sordum. görüştüysem… çekildiler. Ya gerçekten korkuyorlar ya da bir şey biliyorlar,” dedi. Ayağa kalktı. “Sana hepsini göndereceğim. Ama dikkatli ol Asena. Bu iş sadece muhasebe hatası değil.” Çağan kapıyı açıp çıkmadan önce dönüp ekledi: “Bu şirketin altında başka bir yapı daha var gibi. Kimin kurduğunu bilmiyorum ama... gölgede bir şeyler büyüyor.” Ben yerimde donmuş gibiydim. Her şey gözümde yeniden şekillenmeye başladı. Belki de içinde olduğum şirket sadece dışarıdan göründüğü kadar ‘normal’di. İçeride ise başka bir plan yürüyordu. Ve Çağan’ın getirdiği bu küçük veri parçası, buzdağının yalnızca görünen kısmıydı. O gece, ofisten çıktığımda gökyüzü çoktan kararmıştı. Yokuş aşağı yürürken, caddelerin ışıkları içimde büyüyen karanlığı aydınlatmaya yetmiyordu. Ayakkabılarımın kaldırıma değen topuk sesleri, sanki kendi düşüncelerime eşlik ediyordu. Çağan’ın söyledikleri zihnimde yankılanıp duruyordu. → “Bu sadece muhasebe hatası değil.” “Bir şeyler büyüyor…” Ama neydi büyüyen? Ne gizleniyordu bu duvarların ardında? Eve vardığımda Ahsen hâlâ dönmemişti. Işıkları açmadan içeri girdim, ayakkabılarımı çıkarıp doğruca odama geçtim. Üzerimi değiştirdim, pencereyi açıp bir sigara yaktım — sadece düşünmek için. İçmediğim halde elimde durması yetiyordu. Şirketin içi bana her geçen gün daha da yabancı geliyordu. Ne zaman bir düzene alıştığımı sansam, yer altından bir çatlak daha çıkıyordu. Sanki birileri her şey normalken bile sahne arkasında başka bir oyun oynuyordu. Kafamda onlarca düşünceyle uyuyakalmışım. Sabah alarm çaldığında gözlerimi açmak bile zor geldi. [----------------------------------------------] Şirkete girdiğimde hava hâlâ serindi. Lobideki insanlar, güvenlikten geçerken kimliklerini uzatıyor, bazıları kahvesini yudumluyordu. Herkes işine odaklanmış görünüyordu — ya da öyle davranıyordu. Koridorları geçip kendi katıma çıktım. Masama oturmadan önce kahve makinesinin başına uğradım. Çağan’ı orada, bardak doldururken buldum. Göz göze geldik. “Geldim,” dedi sade bir ses tonuyla. “Maili attım dün gece. Hepsini inceledin mi?” “Yarısına kadar,” dedim dürüstçe. “Ama yetti. Diğer yarısında ne var bilmiyorum ama bu iş… birilerinin işine fazlasıyla dokunabilir.” Çağan gözlüğünü düzeltti. “Ben zaten uzun zamandır rahatsızım bu sistemden. Fazla sessiz. Herkes fazla uyumlu. Gerçek bir çatışma yok. Bu da bana doğal gelmiyor.” “Ve sessizlik her zaman huzur anlamına gelmez,” dedim. Bardakları alıp birlikte yürümeye başladık. Masama dönmeden önce ona döndüm. “Bugün bire bir görüşmeler başlayacak. Belki bana da birkaç şey açarlar. Ama dikkatli ol. Bu sürecin ortasında fazla sorgulamak riskli olabilir.” Çağan başını salladı. “Sen de dikkat et. Sadece veriler değil, bazı insanlar da… yüzlerini saklamayı iyi biliyor.” Saat tam 15:10’da iç yazışma geldi. “Asena Yavuz — 15:30’da, Yönetim 3. Kat — Toplantı Odası 2.” Derin bir nefes aldım. Sakin görünmeye çalıştım ama içimde kıpırdayan şeyin adı korku muydu, merak mıydı, bilmiyordum. Toplantı odasına yürürken, koridorda bir an için Egemen Bey’le göz göze geldik. Gülümsedi — öylece. Ama o gülümseme, içinde her şeyi bilen bir adamın ifadesiydi. Kapıyı tıklatıp içeri girdiğimde, beni karşılayan sadece bir insan değildi. Beni karşılayan... oyunun bir sonraki perdesiydi. Kapıyı tıklatıp içeri girdiğimde loş bir ışık ve geniş bir masa karşıladı beni. Odada Egemen Bey vardı. Ceketini çıkarmış, kollarını sıvamış, önündeki belgeleri dikkatle inceliyor gibiydi. Göz ucuyla bana baktı. “Asena,” dedi. “Gel otur.” Oturduğumda bir süre konuşmadı. Önündeki sayfaları çevirmeye devam etti. Sessizlik, duvarda asılı saate bile kulak kesilmeme neden olmuştu. Sonunda gözlerini bana çevirdi. “Seni neden çağırdığımı merak ediyorsundur.” Sadece başımı salladım. “Bu görüşmeler, sadece prosedürel değil,” dedi. “Yıl ortası değerlendirmesi gibi görünse de… aslında ekip içindeki yer değişiklikleriyle ilgiliyiz.” O an kalbim biraz hızlandı. “Sence bir insan ne zaman terfi etmeli?” diye sordu. Bu sefer bana soruyordu; sadece cevap değil, zihnimi de ölçüyordu. Cevabımı düşünmeden söyledim: “Bir pozisyonu taşıyabilecek kadar büyüdüğünde. Ünvan onu değil, o ünvanı taşımalı.” Egemen Bey’in gözlerinde küçük bir kıpırtı oldu. Belki bir memnuniyet. Belki de testin ilk adımı geçmişti. “Bu şirketteki dengelerin bazen dışarıdan göründüğünden farklı olduğunu fark etmişsindir,” dedi. Bu cümleyle birlikte içim gerildi. Gözlerimin içine bakarak devam etti: “Bazı şeyler vardır, her çalışanın bilmesine gerek yoktur. Ama bazı kişiler... bazı dengeleri taşıyacak kadar soğukkanlı olmalıdır. Bu tarz insanlar ya doğuştan böyle olur... ya da yaşadıkları onları dönüştürür.” Ne demek istediğini çözmeye çalışıyordum. Masadaki dosyayı bana doğru itti. Üzerinde herhangi bir başlık yoktu. Sadece bir kod yazıyordu: VTR-14. “Bu nedir?” diye sordum. “Bir tür deneme,” dedi. “Senin gibi biri için. Sadakat, sezgi ve sorgulama dengesini görebilmek için.” Dosyayı açtım. İçeride bazı projelere ait notlar, kimi teknik detaylar, ama asıl dikkatimi çeken şey… personel değerlendirme notlarıydı. Ve içlerinden biri, Çağan’a aitti. “Bu... gizli dosya,” dedim. “Öyledir,” dedi sadece. “Bunu neden bana gösteriyorsunuz?” Gözlerini kısmadan bana baktı. “Çünkü seni izliyorum Asena. Çevrende ne konuşuluyor, kimlerle yakınsın, nelere kafa yoruyorsun. Herkesten farklısın.” Bir an nefesim sıkıştı. “Ve seni başka bir göreve taşımayı düşünüyoruz,” diye ekledi. “Ama bunun için... bazı sorulara dürüstçe cevap vermen gerek.” O an odadaki hava değişti. Masum bir terfi görüşmesi olmaktan çıkmıştı bu. Bu artık bir testti. “Çağan’ın sana ne gösterdiğini biliyorum,” dedi. Bu kez hiç tepki vermedim. Sustuk. Sanki onunla bir bakışma oyununa girmiştim. Bize ihanet etmek kolay değildir,” dedi. “Ama sadakati ölçmenin de yolu budur. Gözünün önüne ne koyarsak koyalım, sen kendi yoluna mı bakacaksın... yoksa yolun kendisini mi kurcalayacaksın?” İçimdeki tüm sinyaller çalmaya başladı. Bu artık basit bir görüşme değil, satır arası dolu bir sorguydu. Ama sadece bir cümleyle cevap verdim: “Ben sadece bildiklerimi anlamaya çalışıyorum. Ne fazla, ne eksik.” Egemen Bey gülümsedi. Ama o gülümseme… içinde pek çok şey saklıydı. “Güzel,” dedi. “Takipteyiz.” Dosyayı kapattı. “Şimdilik bu kadar.” Ben ayağa kalktım. O da yerinden kalkmadı, sadece başıyla selam verdi. Kapıdan çıkarken, arkamdan sadece tek bir cümle geldi: → “Bazen kimseye söylemediğin düşünceler… seni gerçek yere götürür.” Kapıyı kapattığımda içimde bir ağırlık vardı. Ayaklarım beni nereye götürüyordu bilmiyordum ama koridorda yürürken içimden geçen tek düşünce şuydu: → “Ben neye dahil ediliyorum?” Her şey açık açık konuşulmamıştı ama Egemen Bey bana bir teklif sunmuştu — kelimelerle değil, ima ve gözlerle. Odadaki hava, sesi çıkmayan ama kulakları sağır eden bir anlaşmayla doluydu. Kendi masama oturdum. Önümdeki ekran boştu ama zihnim dolup taşıyordu. Parmaklarım titreyerek telefonumu aldım. Ahsen’i aradım. “Alo?” dedi sesi yorgun ama dikkatli. “Müsait misin?” “Senin için her zaman,” dedi. “Bir şey oldu, ama nasıl anlatacağımı bilmiyorum.” Ahsen birkaç saniye sustu. Sonra yavaşça, “Neyle ilgili?” dedi. “Bire bir görüşmede... bana dosyalar gösterildi. Çağan’ın adı geçti. Ve bana bazı şeyleri... ima ettiler. Sanki... bir yere çekmeye çalışıyorlar ama nereye olduğunu söylemiyorlar.” Ahsen’in sesi değişti. Bu kez daha sertti. “Asena, dikkatli ol. Sana oyun oynuyor olabilirler.” “Ya da beni test ediyorlar,” dedim. “Sadakat mi, sessizlik mi, ya da sadece hangi tarafı seçeceğim mi?” Ahsen, birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra net bir şekilde konuştu: “Bazen iki taraf da yanlış olabilir. Belki senin kuracağın üçüncü bir yol vardır. Ama bunu bulmak kolay olmaz.” Egemen Bey her şeyi biliyor gibiydi. Çağan’dan bahsetti. Sanki onun bana güvenmesi bile izlenmiş.” “Evet ama Asena… bu insanlar şüpheyi bir araç olarak kullanır. Senin neye tepki vereceğini ölçüyor olabilirler. Dikkat et. Hemen anlatma Çağan’a her şeyi. Önce izle, gözlemle.” Bir an sessizlik oldu. “Asena,” dedi Ahsen tekrar. “Sana güveniyorum. Ama lütfen… kendine dikkat et.” “Söz,” dedim. “Sadece… artık hiçbir şeye olduğu gibi bakamıyorum.” Ahsen yutkundu. “Ben de.” [----------------------------------------------] Çağan beni asansör önünde yakaladı. Elinde bir dosya vardı. Konuşmak istediği belliydi ama ben önce davrandım. “Bugün görüşmede bazı şeyler konuştuk,” dedim. “Seninle ilgili de... bazı bilgiler vardı.” Gözlerinde bir endişe belirdi. Ama hiçbir şey söylemeden bekledi. “Sadece bil istedim. Beni test ediyor olabilirler. Ya da seni bana karşı kullanıyor olabilirler.” Çağan başını eğdi. “Aslında... ben de sana bir şey söyleyecektim.” Şaşırdım. gece dosyaları tararken, bazı kod isimler ve kimliği belirsiz ödemelerin yer aldığı ek bir veri fark ettim,” dedi. “Birinde... sadece tek bir harf yazıyor. ‘A’. Ama gönderici bilgileri şirket sistemi dışından. Sanki dışarıdan bir müdahale var.” Birbirimize baktık. “Bu şirketin içinde sadece üst yönetim değil... dışarıdan biri ya da birileri de bu yapıyı kullanıyor olabilir,” dedi. Ben nefes aldım. “Çağan,” dedim yavaşça. “Belki de burası sadece bir şirket değil.” [----------------------------------------------] O sabah kendimi garip bir şekilde hazırlıksız yakalanmış hissettim. Çağan’dan gelen mesajda “Aylin Hanım seninle ve benimle görüşmek istiyor,” diyordu. Kısa, ama içimi titreten bir mesaj. Arşiv katının loşluğuna adım atarken kalbim tuhaf bir ritimle atıyordu. Aylin Hanım’ın odasının kapısı yarı aralıktı. Kapıyı çaldım, içeri girdim. Odanın köşesinde Avukat Ece de vardı. İkisi de bizi bekliyormuş gibiydi. Çağan’la göz göze geldik, ama birbirimize hiçbir şey söylemedik. Aylin Hanım doğrudan konuya girdi. Önümüze birkaç dosya koydu — tanıdık belgeler. O ödeme tutarsızlıkları. Aynı tutarda, eksik bilgiyle yapılan transferler. Bizim her şeyi başlatan dosyalar. Ama şimdi hepsinin üzerinde koca bir damga vardı: “Sistem Senkronizasyon Hatası – DÜZELTİLDİ” Bir an için donakaldım. Gözlerim o kelimelere takıldı. “Hata mı? Yani… bu muymuş?” dedim fısıltıyla. Aylin Hanım başını eğdi. “Finans sistemiyle insan kaynakları yazılımı birbiriyle çakıştı. Girişler kaydı, ama rapor çıktılarında eksik veya tekrarlı görünmeye başladı. Aslında bu ödemelerin hepsi yasal.” İçimde karışık bir his dolaştı. Rahatlama mıydı? Hayal kırıklığı mı? Belki de ikisi birden. Avukat Ece söze girdi bu kez: “Egemen Bey, özellikle bu durumu fark ettiğiniz için size teşekkür edilmesini istedi. Ama süreçlerin panik yaratmaması adına fazla konuşulmamasını rica etti.” Egemen Bey’in neyi neden yaptığını anlamak her zamanki gibi zordu. Ama bir şeyi fark ettim: Belki de bizi izliyordu. Belki de ne düşündüğümüzü anlamak istiyordu. Ya da… yönümüzü. Dosyayı kapattım. “Yani... her şey yanlış alarm mıydı?” Aylin Hanım başını salladı. “Görünüşe göre öyle.” Ama içimde hâlâ bir ses vardı: Görünüş... her zaman gerçek midir?