Dünya adil bir yer değildi. Hiçbir zaman olmadı. Güzel olan her şeyin arkasında mutlaka bir çürüklük, bir menfaat, bir oyun vardı. Sadece sokaklar değil, binalar bile yalan söylerdi bazen. Dışarıdan bakıldığında gösterişli, estetik ve büyüleyici olan yapıların içi, çoğu zaman karanlıkla çevriliydi. Ve bazen bu karanlık, sadece günahlarla değil, derin sessizliklerle de beslenirdi. Şehir, büyük bir maskeler sahnesiydi. Kimse gerçek adıyla yaşamıyor, kimse gerçek yüzüyle gülmüyordu. Ve bu sahnede en çok alkış alanlar, en iyi rol yapanlardı. Bu sahnenin merkezinde iki bina vardı. Her biri farklı yöne bakan, ama aynı kentin nabzını elinde tutan iki kule. Biri; koyu siyah camlarla kaplı, keskin hatlara sahip, köşe taşlarının bile hesaplandığı, soğuk bir yapıydı. Binaya ilk bakışta, insana huzur veren hiçbir şey yoktu. Aksine; gören herkeste içgüdüsel bir tedirginlik yaratıyordu. Sanki binanın camları, sadece güneşi yansıtmıyor, insanları da izliyordu. Diğeriyse; daha aydınlık, zarif ve çok daha modern bir tasarıma sahipti. Bembeyaz mermer sütunlarla desteklenmiş cam cephesi, sürekli yıkanıyor gibiydi. Günın her saatinde farklı bir renge bürünüyordu. Bu bina içinde çalışanlar için kurallar netti ama sert değildi. Bina, sahibinin karakterini yansıtıyordu; zarif, dikkatli ve derin. Her iki binanın mimarı aynı kişiydi: Özkan Kılınç. Mimarlık dünyasında bir efsane. Kibar, sessiz, prensip sahibi bir adamdı. Kravatını kaydırmadan konuşan, kimseyi yüzüne bağırmayacak kadar nezaketli, ama gözlerindeki netlikle herkesi şöyle bir durup düşünmeye zorlayan bir adam. Her tasarımında mimariyi anlatmakla kalmaz, bir hikâye yazar gibiydi.
Ama ne yazık ki, bu iki büyük tasarımın tamamlanmasından sadece birkaç hafta sonra, Özkan Kılınç ani bir kazada hayatını kaybetti. Resmiyette bir trafik kazasıydı. Ama ne ailesi, ne de çalışma arkadaşları bu sonucu kabullenebildi. Bazıları onun, bu binaların ardındaki asıl karanlığı fark ettiğini fısıldıyordu. Gerçek neydi, bilinmiyordu. Ama şehirde güven duyulan bir İstanbul beyefendisi, ansızın toprağa gömülmüştü. Binaların birinde korku hâkimdi, diğerinde sessizlik. Ama ikisi de aynı şeyi yapıyordu: Dünyayı kontrol eden o görünmez ağın birer parçasıydılar. Sözde yasal şirketlerin, yasal olmayan kararları vardı. Ve bu kararların merkezinde, bazen tek bir bakış, tek bir dokunuş, hatta tek bir imza yeterli oluyordu. İşte tam bu dengede, yeni bir hareket başlayacaktı. Kentin sabah trafiği yeni dağılıyordu. Siyah bir sedan, karanlığın hakim olduğu binanın önünde durdu. Araçtan inen kadın, adım atarken etrafına bakmadı bile. Sanki oraya aitti. Sanki orada yıllardır çalışıyor gibiydi. Saçları derli topluydu, yüzünde ne şaşkınlık, ne heyecan. Sadece bir dinginlik ve belki de azıcık yorgunluk vardı. Adı Asena’ydı. O sabah, sadece yeni bir gün başlamıyordu. O sabah, içeri giren kadınla birlikte, yeni bir dönem, yeni bir hikâye yazılmaya başlıyordu. Ve kimse, bu hikâyenin ne kadar karanlık, ne kadar aşk, ne kadar tehlike içereceğini bilmiyordu. Henüz...
