İçeriğe geç

Karanlığın Gizlediği

Bölüm 4 · 10 dk okuma

Karanlığın Gizlediği

Bölüm 4

4.Bölüm: Ben kimim?

Gökyüzü sessiz, yıldızlar mahsun

Karanlık geceler benliğinden yoksun

Ay yansıması ile saklanır gecenin gürültüsü

Bilinmezliğin sonsuzluğuna karışır gecenin türküsü

-Karanlık Gökyüzü Şairi

Birdenbire zihninin en karanlık kıvrımlarından, yıllardır unutulduğunu sandığı bir görüntü kıvılcım gibi çaktı. Loş bir odada, anıların üzerine sabahın titrek ışıkları düşüyordu. O anın gerçek mi, yoksa zihninin oyunlarından biri mi olduğunu bilemedi. Fakat kalbinin ani sıkışması, bunun sıradan bir hayal olmadığını fısıldıyordu. İçinde açıklayamadığı bir huzursuzluk kabarıyor, her hatırlayışında kendi benliğini daha da yabancı buluyordu. Sanki kendi yaşamının tanıdığı değil de, başka birinin öyküsünü başkasının gözlerinden izliyordu. Ve işte o an, zihnindeki tek soru çınladı: “Ben kimim? Eğer hafızam bana ait değilse, o zaman ben kimim?” Hafıza dediği o karmaşık ağ, onu bir kez daha en derin uçurumlarının kıyısına sürüklemişti. Hatırlamanın dayanılmaz yükü ile unutuşun kör edici sessizliği arasında bir yere.

Yavaşça doğrulup çadırın dışına çıkmıştı. Karşında gün doğuyordu; gökyüzü pembe ve turuncu arasında yanarken, kalbinin içinde de bir şeyler çözülüyor gibiydi. Ama bu çözülüş huzurdan çok hesaplaşmaya benziyordu. “Demek ki hâlâ orada, hâlâ içimde saklı,” diye düşündü. Onca yıl unuttuğunu sandığı bir anı, tam da en zayıf anında yeniden karşısına dikilmişti.

Şimdi ne olacaktı? Hatırlamanın getirdiği kırgınlık mı onu yönetecek, yoksa yeniden unutmayı mı seçecekti? İçinde derin bir kuşku vardı: belki de hayat dediği şey, hafızasının ona bıraktığı kalıntılardan ibaretti ve gerisi sessiz bir boşluktu. Gün doğuyordu, evet; ama o yeni günün ışığı altında kendi kimliğini yeniden kurmaya cesareti olacak mıydı?

Bir an sustu, yalnızca gökyüzünün kızıllığını izledi. Ve fark etti ki en büyük korkusu, geçmiş hatırlamak değil, hatırladı o geçmişin onu kim olduğuna dair tüm inancından mahrum bırakmasaydı.

Şuan yanında olmasını istediği tek şey telefonum ve kulaklığımdı. Şarkı beni sakinleştirirdi. Kendimi bildim bileli söylediğim… Kendimi bildim bileli. Dışarıdan bakınca çok masum görünen bu 3 kelime beni kırk yerimden bıçaklamıştı. Söylesene sen en son ne zaman kendini bildin ki? Ya da bildiğini sandın? Ben hiçbir zaman kendimi bilememiştim sadece bildiğimi sanmıştım.

Sakinleşmem gerekiyordu nefesim hızlanıyor, kalbim deli gibi çarpıyordu. Kendimi fazla düşüncelere boğmuştum. Dile getiremediğim şeyleri içime gömmüştüm, boğuluyor gibi hissediyordum. Nerede okuduğumu bile hatırlamadığım bir söz yankılandı zihnimde “İçine atmak, taşları göğsünde taşımaya benzer; zamanla ağırlığından nefesin kesilir.” O kadar öz bir söz ki ekstra bir şey eklemeye bile gerek yok.

Hatırla Gecem şarkımızı hatırla ve söylemeye başla o zaman sakinleşebiliriz. Şuan tek yapmamız gereken mırıldanmaktı. Sonrasında zaten sakinleşecektim. Ama beynimin içindeki sesler buna engel olmaya çalışıyordu. Yavaşça mırıldanmaya başladım.

“Tut elimi bur’dan gidelim.

Olmaz demeden dinle beni bi’ ”

Sonbaharın hırçın rüzgârı benim mırıltılarıma karışıyordu. Yağmurun minik damlaları toprağa karışmaya hiç acelesi yokmuş gibi yavaşça havada süzülüyor, benim gözyaşlarıma katılıyordu… Gökyüzü benim halimi anlıyor ve ona göre şekilleniyor gibiydi.

“Rüzgârım söndü, dindi ateşim.

Ah bebeğim, ben hâlâ deliyim.”

“Buralarda bir bülbül var sanırım, ne güzel de ötüyor.” Ani gelen sesle irkilmiştim. Ellerim hemen gözaltlarıma gitmiş gözyaşlarımı silmiştim. Yağmur yağıyor olsa da bu artık benim için bir refleks haline gelmişti.

“Günaydın Bülbülcük.”

“Günaydın Yekta.”

“Güzel bir sabah değil ha ne dersin?” Kızaran gözlerimi mi görmüştü yoksa bu kadar erken kalktığım için mi diyordu bunu.

“Bilmiyorum, kafam çok karışık. Ne yapacağımı, neye nasıl tepki vermem gerektiğini bilmiyorum.”

“Biraz dur kendini dinle Bülbülcük.” Dedi yumuşak bir sesle, “Düşünmeyi değil, hissetmeyi dene.”

Sustum. Kafamın içinde birbirine çarpan düşünceler vardı, her biri farlı bir yöne çekiyordu. Ne yapacağımı, neye inanacağımı, hangi sese güveneceğimi bilmiyordum. “Ne yapmalıyım?” dedim, sesim neredeyse duyulmayacak kadar kısık çıktı. O, gözlerimin içine baktı ve sakince konuştu: “Bazen hiçbir şey yapmamak gerekir. Kendini zorlamadan sadece sessiz kalmak… çünkü iç sesin, herkesin sustuğu anda konuşur. Onu duymak için dış dünyanın gürültüsünü kısmalısın. Her şeyi çözmeye çalışma. Bazen cevaplar sessizlikte saklıdır.”

Bir süre ikimiz de konuşmadık. Ellerimi birbirine kenetledim, önümdeki manzaraya baktım. Kalbim sıkışıyor gibiydi, sanki içimde bir fırtına kopuyordu.

“Ya yanlış duyarsam?” dedim tereddütle.

Gülümsedi. “Yanlış diye bir şey yok,” dedi. “Sadece yolun sana ne öğretmek istediği var. Bazen iç sesin seni zora götürür ama zorluk bile seni sen yapar.”

O an yine sert bir rüzgâr esti, saçlarım hafifçe dalgalandı. İçimdeki karmaşa yavaş yavaş çözülüyordu. Sanki kalbimin derinliklerinde bir ses yükseliyordu, uzun zamandır susturmak istediğim o ses…

“Galiba anlamaya başlıyorum,” dedim fısıltıyla. Yekta başını yavaşça eğdi ve gülümsedi.

“İşte, tam o an… yolun da başlamış olur.”

Sözleri içimde yankılanırken derin bir nefes aldım. Sanki o anın sessizliğine bir kapı aralanmış gibiydi; dış dünyanın sesleri silindi, yalnızca kalbimin ritmi kaldı. Onu dinlemeye çalıştım, önce belirsiz, sonra daha net bir sesmiş gibi geldi bana. Zihnim hâlâ direniyordu, “ya yanlış yaparsan” diye fısıldıyordu ama içimden başka bir ses, daha sakin bir tonda, “bırak, sadece hisset” diyordu.

Gözlerimi kapadım. O an ne geçmişi ne de geleceği düşündüm. Sadece orada, kendi içimdeydim. Düşüncelerimin arkasına saklanmış bir huzur vardı; belki de hep oradaydı, ben duymayı unuttuğum için kaybolmuştu.

Gözlerimi yeniden açtığımda her şey aynıydı. Ama ben farklıydım. Artık bir şeylerin değiştiğini, belki de ilk kez gerçekten kendime dönmeye başladığımı hissettim.

Sessizliği bozan arkamızdan gelen Güneş’in sesi oldu.

“O hanımlar, beyler günaydınlar. Bizler de her yerde sizleri arıyoruz. Hadi meydandayız.”

Anında atmosferin havası değişmişti. Sanırım bu kızı sevmeye başlamıştım. Garip bir havası vardı olduğu her ortama güneş gibi doğuyordu.

“Sana da günaydın Güneş, kusura bakma çok güzel öten bir bülbülü dinlemeye dalmışım.” Yekta’nın sözü üzerine yüzümde bir tebessüm oluşmuştu.

Konuşmamı bekleyen Güneş’e sadece tebessüm edip ayaklanmıştım. Koluma girmiş beraber meydana doğru yürüyorduk. Herkes yine masanın etrafına kurulmuş tek eksikler bizlerdik.

“Günaydın çocuklar.”

“Günaydın Gökçe Sultan” Annemin gözleri bana kaymıştı ona da tebessüm etmiştim. Nereye oturabileceğime bakarken gözlerim bir çift mavi gözle çarpışmıştı. Anında başka tarafa bakmaya çalışmıştım ve başarılı da oldum. Ama bana ayrılan yer o bir çift mavi gözün karşısıydı. Sofra boyunca başımı tabağımdan kaldırmamıştım. Bir şeyleri kabullenmek sanırım hiçte kolay olmayacaktı.

☯

Kahvaltı faslı bitmiş, iş dağılımı yapılmıştı. 4 erkek ava, 3 kız odun toplamaya, 3 kadın da yemekleri yapmakla ilgilenecekti. Ve ekstradan meydan süslenecekti onu da biz 3 kıza bırakmışlardı. Hani ben misafirdim bana bu kadar iş vermemeleri gerekirdi. Söylenme Gecem, söylenme. Ne güzel işte oturup düşünmeye vaktin olmayacaktı. Daha ne istiyordum ki, fazlaca düşünüp eni sonu kafamı patlatmak mı?

“Gecem!” artık yalnız olmadığımı şu aklıma sokmak zorundaydım, her ses duyduğumda irkilmem çok saçmaydı. Ses arkamdan gelmişti. Neden o kadar bağırdığını şuan fark etmiştim. Ben düşüncelere dalıp onlardan baya uzaklaşmıştım.

“Efendim”

“Kaybolacaksın, o kadar uzaklaşma yanımızda kal.”

“Tamam.”

Doğayla aram iyidir ama burayı daha bilmezken kaybolmak istemezdim.

“Güneş, eğer vaktimiz varsa bana etrafı biraz gezdirebilir misin?”

“Tabi ki o zaman bu odunları meydana götürelim. Ezel meydanı hazırlarken sana birkaç yer gösterebilirim.”

☯

Eski püskü bir evin önünde duruyorduk. Duvarlarının sıvası düşmüş, rengi solmuş artık sıcak bir havası olmayan bir ev.

“Burası bizim eski yerimiz buraya getirdiğimiz malzemelerle yaptığımız bir ev. Hep birlikte burayı inşa etmiş, burada kalıyorduk. Ama o olay yaşandıktan sonra yeni bir yer arayışına girmiş ve şu anki yerleşik yerimizi kurduk. Tabi elimizde artık bir malzeme olmadığı için çadırlarla idare etmek zorunda kaldık. Burayı artık kullanmıyoruz sadece bizler yalnız kalmak istediğimizde bazen buraya geliyoruz. Birimiz ortadan kaybolduğunda nereye gitmiş olduğunu biliyoruz ama hiç birimiz gelip onu dürtmüyoruz. Bir nevi gizli mabet gibi, kendimiz ile yüzleştiğimiz yer. Seni özlediğimde hep buraya gelirdim. Buradaki anılarımızı hatırlayıp sana olan özlemimi biraz olsun giderebilmek için. Seni buraya getirdim çünkü sürekli yalnız kalmak istediğinin farkındayım, istersen buraya gelebilirsin. Tabi bir şartla. Yerleşim yerine uzak değil ama geceleri yolu fazlaca tehlikeli olabiliyor. Bu yüzden buna dikkat etmelisin.”

“Burası çok güzelmiş, getirdiğin için teşekkür ederim.”

“Rica ederim. Hadi şimdi daha geç olmadan Ezel’in yanına gidelim yoksa bütün işi bana bıraktınız diye sayacak.”

Tebessüm ettiğimde yine koluma girmişti. Rahatsız olmadığım tek temas buydu sanırım.

☯

Meydana geldiğimizde erkeklerinde döndüğünü gördük. Herkesin işi bitmişti sanırım oturuyorlardı.

“Nerede kaldınız ya tüm iş bana yaptırdınız resmen.” Ezel’in isyanıyla birlikte Güneşle birlikte gülmüştük. Üzerimdeki gözleri hissedebiliyordum. Güneş bana bakıp:

“Ben sana demiştim öyle değil mi? Aman be Ezel eline yapışmadı ya hem baya da güzel olmuş ellerine sağlık.” demişti. O an etrafı incelemiştim. Gökyüzünde yine kızıllık hâkimdi. Batan güneşin kızıllığı ortadaki ateşle bir bütün oluşturmuştu. Ateşin üzerinde et parçası vardı. Sanırım kuzu çevirme yapılıyor en mantıklı açıklama bu oluyordu. Ateşin etrafına yerlere minderler konulmuş. Hemen çaprazımda kalan çınar ağacından renkli ipler sarkıyordu. Ağacın köküne dayanmış da bir saz vardı. Kime ait olduğunu çok merak ettiğim bir saz. Sanırım birazdan kime ait olduğunu görecektim. İnatla üzerimde hissettiğim gözlerin olduğu tarafa bakmıyordum. Kaçtığımı düşünebilirdi, umurumda da değildi. Hatırladığım düşünceleri sindirene kadar da kaçmaya devam edecektim.

“Nasıl geçti günüz bakalım?” annemin sorusuyla Güneş heyecanla oturmuş beni de yanına çekmişti.

“Çok güzel geçti anne, Gecem biraz etrafı gezmek istedi onu mabede götürdüm.”

Annemin gözlerinden bir ışık geçmişti. Nedenini anlamlandıramadığım bir ışık. Dudaklarında minik bir tebessüm oluşmuş gözlerimin içine bakıyordu. Anlamamı bekliyordu bunu görüyordum ama neyi anlamam gerektiğini bilmiyordum.

“19 yaşındaydın artık ergenlik yaşını geçmiştin ama sen oldum olası inat bir kız olduğun için, bu konuda babana bile taş çıkartırdın, yine bir gün bize inat almış başını gitmiştin. Sırf sana buralar ıssız tek başına gitme dedik diye. Gecenin bir yarısı her yerde aradık seni bulamadıkça daha da çok panik olduk. Başına bir şey geldiğini düşünmeye başlamıştık artık çünkü saatlerce dönmeni bekledik dönmedin. Birden çıka geldin ne oldu kimi arıyorsunuz diyerek. Öyle sıkı sıkı sarılmıştım ki sana. Öyle çok korkmuştum ki senin için.” Ağlamamak için kendini kasıyordu sanki belliydi boğazı düğümlenmişti. Biliyordum çünkü bende hissediyordum o boğazıma dolanana yumruyu.

“ ‘Çok güzel bir yer buldum anne, böyle ağaçların arasında değil açık bir meydan. Gökyüzü de çok güzel görünüyordu, tüm görkemiyle gözler önündeydi hiçbir dal önünü kesmiyordu’ dedin bir heyecanla. Geldik gördük gerçekten de çok güzeldi ama zaten bizim bir yerimiz var diye gelmek istemedik. Sen her gece giderdin oraya durduramazdık seni. Gökyüzünü çok severdin özelliklede geceleri. Sen gittin biz geldik buraya. İsmini bile değiştirmedik hâlâ senin ilk söylediğin gibi kaldı ‘meydan’. Ama sen gittikten sonra bir daha böylesine parlamıyordu geceleri gökyüzü. Gece senin bir parçandı bunu biliyorduk ve anlamış olduk. Güneş seni kendi mabetlerine götürmüş ama senin alanın hep burasıydı Gecem. Her gece burada başımı kaldırıp gökyüzüne baktım ben. O yıldızların arasında senin sesini aradım, rüzgârın esintisinde saçlarının kokusunu duymaya çalıştım. Sesini duymadığım her an, bir yıldız daha soldu içimde. Ben seni hep gökyüzüne anlattım, bulutlara sessizce senin adını fısıldadım. Seni en çok o sonsuz maviliğe bakarken özledim. Çünkü sadece gökyüzü sensizliğimi taşıyacak kadar genişti.”

Gözümden bir damla yaş düşmüştü benden bağımsız. Boğazım düğümlenmiş, konuşmayı unutmuştum. Anneme gitmek istemiştim, dizlerimin bağı çözülmüştü sanki ilk kez adımlayan bebekler gibiydim. Kollarım annemi sıkı sıkı sarmıştı. Kaybettiği şeyi bulmuş ve tekrar kaybetmek istemezmiş gibi.

“İyi ki geldin kızım.”

“İyi ki geldim anne.”

“Bence bu güzel anın üzerine bir şarkı patlatmalıyız.” Demişti Yekta bunun üzerine Mert eline almıştı sazı.

“Başlatıyorum devamı sende.” Mert, Ayberk’e mi demişti onu.

İçimde kırılıp kalır ağlayan sesin

Susar yüreğimde yüzün soluğum susar

Sarınıp yarama gitsem, çare değil ki

Yüreğimde yangın çıkar bu şehir çıkar

Bu türküyü biliyordum daha önce bir yerlerde duymuş olmam lazımdı.

Oy dilsizim, oy gülmezim, yağmur yüreklim

Oy çiçek bakışlı yârim, rüzgârım benim

Oy dilsizim, oy gülmezim, yağmur yüreklim

Oy çiçek bakışlı yârim, rüzgârım benim

Ayberk boğazını temizlemişti sanırım o devam edecekti.

Sensiz yaralıdır zaman, yıllar yaralı

Sararır içimde hüznün, ömrüm sararır

Belki kavuşamam sana ölümde gelir

Bulutlara yazdım seni yağmur yüreklim

Gecenin ortasında parlayan ay ışığında gözlerimiz kilitlenmişti birbirine. Gözler konuştu, dudaklar susmayı seçti.

Oy dilsizim, oy gülmezim, yağmur yüreklim

Oy çiçek bakışlı yârim, rüzgârım benim

Oy dilsizim, oy gülmezim, yağmur yüreklim

Oy çiçek bakışlı yârim, rüzgârım benim

Adamın bakışları, söylenmemiş bir cümlenin ağırlığını taşıyordu; derin, karanlık ama bir o kadar samimi bir deniz gibiydi. Kadına baktıkça sanki gözleriyle bir şey anlatmak, kalbinden kopan bir sessizliği dile getirmek istiyordu. Her bakışında “anla” diyordu, kelimesiz, umutsuz bir yakarışla. Ama kadın o derinliği göremiyordu, ya da o bakışların anlamını çözecek cesareti bulamıyordu içinde.

Adamın sesi, bir şarkının notalarıyla o sessizliğe karıştı. Sesi bir dalga gibi sarıldı etrafına. Kadın o an gözlerinin anlatamadığını sesinde hissetti. Fakat anlamakla anlamamayı ayıran o ince çizgide kaldı, büyülenmişti ama kördü.

🥺

Bazen gece sessizliğinde, cama vuran yağmur damlalarıyla birlikte onun sesi yankılanıyor zihnimde: “Yağmur yüreklim…” derdi, öyle bir sıcaklıkla sanki o kelimenin içinde bütün sevgisini saklamış gibi. Şimdi kelime yalnızca bir hatıranın ıslak yankısı. Her damla düştükçe bir zamanlar o sesin titrediği anı hatırlatıyorum; gülüşünü, bakışını, birlikte sustuğumuz yağmurları... Ve içimde bir ses fısıldıyor: "Yağmur yüreklim… demek artık sadece geçmişin dili olmuş."

Sonbaharla birlikte gelen hüznü yok etmek imkansız üzgünüm

Bu seferki buruk bir mor 💜

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.