Gecenin ağırlığında kırık bir ben,
Sabahın titrek ışığında yeniden doğan.
Geçmişin yarası hala derin,
Ama yeni gün, içimde umutla fısıldayan.
-Anonim
Yeni bir güne uyanmak, yalnızca göz kapaklarını aralamak değildi; insanın kendi içinde, dünün ağırlığını yeniden tartması, geçen zamanın bıraktığı boşlukları ölçmek demekti.
Uyandığında hissettiği şey huzur değil, sessiz bir sorguydu; dudaklarında dökülen “affediyorum” sözcükleri, ruhunun en derin köşelerinde hâlâ yankılanıyordu ama karşılık bulmuyordu. İçinde, bir yanı hafiflemiş, bir yanı taş gibi katıydı. Geçmişin kırıkları hâlâ kalbinde keskin bir gölge gibi duruyor, her hatıra bir nefes kadar taze acı bırakıyordu.
Yeni gün ona ikinci bir hayatın mümkün olduğunu fısıldıyordu ama bu hayat, geçmişin gölgesini yok etmekten değil, onunla birlikte yaşamayı öğrenmekle doğacaktı. Ve belki de en zor olan buydu: Geçmişi yükünü hafifletmeye çalışmadan, her sabah yeniden uyanmak, yeniden kabullenmek ve yeniden başlamaya cesaret etmek. Gözleri odanın köşesindeki ışığa takıldığında, o ışığın sadece odayı değil, ruhunun karanlık köşelerini de yavaş yavaş aydınlatmaya başladığını fark etti; her yeni nefes, her yeni dakika, geçmişin gölgesine karşı bir adım, geçmişle yüzleşmeye dair sessiz bir karardı.
Ve böylece, o sabah, hâlâ ürkek ama bir o kadar da mutlu bir şekilde, yeni başlangıcın ilk titrek kıpırtısını duymasaydı; yaşamın devam ettiğini, her günün yeniden yazılabileceğini ve belki de affetmenin, önce kendi ruhuna karşı duyulan bir cesaret işi olduğunu fark etti.
“Evet, uyuyan güzel kalkma vakti. Kahvaltı zamanı.” İkizim olduğunu öğrendiğim Güneş Alaca. Birbirimizin zıttıydık ama devamı gibi de duruyorduk. Bizi anlatmanın en kolay yolu varsa kesinlikle bu yin ve yan sembolüdür. Birbirini tamamlayan ve aynı zamanda birbirine karşıt kuvvetler olarak düşünülebilir. Biz gece ile gündüzdük, biz Gecem ile Güneş Alaca’ydık.
“Bir sorun mu var Gecem?” Yanıma gelip oturmuştu.
“Hayır, yok.”
“Gerçeği hâlâ kabullenemedin öyle değil mi?”
“O kadar kolay değil.”
“Biliyorum kardeşim kolay değil ama üstesinden geleceğimize eminim. Tek yapman gereken kendini akışına bırakmak.” Ellerimi sımsıkı kavramıştı. “Artık tek başına değilsin Gecem. Yanındayım, bunu bilmeni istiyorum. Artık hiçbir şeyi içinde yaşamak zorunda değilsin. Ne olursa olsun dinlemek, anlamak ve yanında durmak için buradayım. Kalbinde sakladıklarını paylaşmaktan korkma çünkü artık yalnız değilsin.”
Ve ben sarıldım… Oysa hep kaçmıştım dokunmaktan, tenin sıcaklığından, yakınlığın ağırlığından. Ama şimdi kollarımın kardeşimin etrafında, sanki bütün yıllar boyu ördüğüm duvarlar yıkılıyor. Kalbim çarpıyor, nefesim hızlanıyor; korkmuyorum artık. İçimde bir sızı vardı, adı konmamış, dillendirilmemiş. Şimdi o sızı çözülüyor, gözlerimden akıp gidiyor. Meğer ne kadar özlemişim bu basit ama en gerçek şeyi: sarılmayı, sevilmeyi, görülmeyi. Yalnız değilim artık…gerçekten değilim.
☯
İlk defa bu kadar kalabalık bir sabaha uyanıyordum. Bizim masamız en fazla 2 kişi olmuştu bu zamana kadar. Oysa şimdi 10 kişi oturuyorduk sofrada. Herkesin yüzünde tebessüm, sohbet ediyorlar birbirleriyle. Oysa bizim masamızda asla sohbet olmazdı. Pek konuşmayı sevmezdi Emine Teyze, hoş benim de pek sevdiğim sayılmazdı. Ya da ben kendimi buna alıştırmıştım. Ben kendimi soyutlamıştım belki de dünyadan.
“Günaydın kızım” Kızım…üzgünüm ama bu kelimeye alışmam çok uzun sürecek.
“Günaydın…” anne.
İnsan bazen içinde büyüyen bir sözü dudaklarına kadar getirir de, sanki görünmez bir el boğazını sıkar da onu dışarı bırakmaz; kelime orada, dilin ucunda titrer ama bir türlü dünyaya karışamaz. Söylemek istersin, hatta içinde defalarca tekrar edersin, sesini duyarsın ama dışarıda hâlâ sessizlik hâkimdir. İşte o an, insan kendi kalbinin esiri olduğunu fark eder; suskunluğu bir sır değil, bir işkenceye dönüşür. Sözcükler özgürlüğe çıkmayı bekleyen mahkûmlar gibi, içeride çırpınır ama dudaklar demir bir kapı gibi sımsıkı kapalı kalır. Ve insan bilir: En yakıcı acı, söylenemeyen kelimelerin ağırlığıdır.
“Afiyet olsun herkese.”
“Şimdi ne olacak Gökçe?” Gerçekten şimdi ne olacak anne?
“Bir şey olmayacak, burada kalmaya devam edeceğiz.” Karşımda oturan kadın Elif Demiray’ın kaşları çatılmıştı. Bu fikir pek de hoşuna gitmişe benzemiyordu.
“Buradan gideceğimizi söylemiştin. Gecem de geldiğine göre artık buradan gidebiliriz. Burada kalmamızın bir anlamı yok.”
“Asıl oraya gitmek için bir anlamımız yok. Ne bekliyor bizi orada mutluluk, huzur, özgürlük? Hiç biri zaten bu yüzden kaçıp gelmedik mi buralara? 7 yıldır kendi özgürlüğümüzü burada sağlamadık mı? Adaletsiz bir dünyadan kaçıp kendi adaletimizi yaratmadık mı? Şimdi ne diye dönmek istiyorsun? Seni bekleyen biri var sanıyorsun… biz sadece birbirimizden ibaret olduğumuz için gelmedik mi zaten buraya? Dönemeyiz, kocamla aramdaki bağ sadece buradan ibaretken onu burada bırakıp gidemem. Bu yüzden geri dönüş yok. Unutun bunu, hepiniz.”
Koca bir sessizlik sarmıştı neşe dolu masayı. Karanlığım sinmişti aydınlığa. Goethe’nin Faust kitabında geçen bir cümleyi hatırlatmıştı bu sahne bana. “Ein jeder sieht, was er im Herzen tragt.” Herkes, kalbinde neyi taşırsa onu görür.
İnsan bazen girdiği odanın bile havasını değiştirebilirmiş. Kimileri sessizce ışık bırakır ardında, kimileriyse görünmez bir gölge taşır içeriye. Ve en ağır karanlık, aslında konuşmayan bir ruhun yaydığıdır.
☯
Karanlık çökmüştü aydınlıklar ülkesine. Ay parlamıştı gecenin sisli gökyüzünde. Rüzgâr eşlik ediyordu yağmurun toprağa karışmasına. Ve ben Gecem, işte şimdi ait olduğum yerdeydim. Geceye… Yağmur ıslatıyordu gece kadar karanlık uzun dalgalı saçlarımı. Damlaların hızı gittikçe artıyor iğne gibi batıyordu bedenime. Kollarımı iki yana açmış yavaşça dönüyordum. Gözlerim dolmuş, dudaklarımda ufak bir tebessüm yer edinmişti. Yağmurun ince ince yere düşen damlalarıyla gözyaşlarım arasında garip bir akrabalık vardı. İkisi de sessizdi ama ikisi de içimdeki ağırlığı taşır gibi. Gökyüzü, yükünü bırakmak için yeryüzünü seçiyordu; ben ise kalbimde saklı suskunluğu, gözlerimin titrek kenarına bırakıyordum. O an anladım ki, insanın ağlamasıyla göğün ağlaması arasında fark yoktu. İkisi de dayanamadığı bir gerçeğin ağırlığından doluyor, ikisi de varlığını ancak akıp giderek duyurabiliyordu. Biri toprağı serinletiyor, diğeri ise ruhu hafifletiyordu. Ve ben bu ortaklığın içinde, hem göğe hem de kendime biraz daha yakın hissediyordum.
Üzerimde olan gözleri hissettiğimde hemen kendimi toparlayıp arkama bakmıştım. En önde Güneş dudaklarında ki sıcacık gülümsemeyle banı bakıyordu. Arkasında Mert, Gökalp, Yekta, Ezel ve Ayberk. Hepsi dudaklarındaki tebessümle bana bakıyordu. Biri hariç Ayberk Demiray; kaşları çatılmış gece mavisi gözleri, kömür karası gözlerime mıhlanmıştı. Sadece bakmak yetmiyor içimi görmek ister gibi bakıyordu. Siyah düz saçları ıslanmış gözlerine kadar yetişiyordu. Saçlarında düşen damlalar çilli yüzünden sakallarına iniyordu. Dolgun dudağı yağmurun etkisiyle kızarmıştı. Dergi kapağından fırlamış gibi duruyordu. Ona nasıl bakıyordum bilmiyordum ama dudağının sol tarafı hafifçe kıvrıldığında gözlerimi ondan çekmiştim.
“Biraz yalnız kalmak istemiştim.” Evet, çünkü bir şeyleri sindirmem bunun için de ağlamam gerekiyordu.
“Artık yalnız olmadığını söylemiştim sana. Bundan sonra her arkanı döndüğünde bizi bulacaksın. Bu yüzden kaçmayı deneme kardeşim.” Deneyecektim, ne olursa olsun her daim yalnız kalmayı isteyecektim.
“Üzgünüm gece kızı artık yalnız kurt değilsin. Sürü halinde gezeceğiz. Hoş ben bu durumdan şikayetçi değilim.” Yekta yanıma doğru gelip kolunu omzuma atmıştı. “Ne dersin gece kızı uyumlu bir ikili olduk sanki ha?” Kolunu tutup omzumdan indirmiş aramıza mesafe koymuştum.
“Güzel bir ikili olduk mu bilmem ama bir daha bana temasta bulunursan senin için kötü olacağını biliyorum.” Gülmeye başlamıştı bu çocuk kesinlikle deliydi.
“Benim için hazırladığın kötü sonu çok merak ettim yavrum. Bunu bana bir ara göster.” Evet, grubun gevşek tipi belli olmuştu. Ciddiye alma Gecem sadece seninle uğraşıyor.
“Hadi bakalım içeriye geçelim. Yağmur fazla şiddetli yağıyor hasta olmak istemeyiz öyle değil mi?” Mert de ara bulucuydu sanırım. İçerisi dediği aralarında ki en büyük ev yani yemekhaneydi. Ateş yakmışlar etrafında da anne, Ayberk, Yekta ve Ezel’in annesi Elif abla, Mert’in annesi Zeynep abla oturuyordu.
Grubun en büyüğü anneydi, bu yüzden söz sahibi olan da oydu. Hepsinin kocası patlama da ölmüştü. Fuat amca onlara tuzak kurmuş çünkü buradan gitmek istemiyormuş. Sonra Elif abla ve Zeynep abla geliyordu. 7 gencin arasında da en büyüğümüz Ayberk idi benden 5 yaş büyüktü. Sonrasında Yekta, Mert, Güneş ve ben geliyorduk dördümüz de 25 yaşındaydık. Ezel 20, Gökalp de 17 yaşındaydı. Fuat ve Melda ablanın bir de erkek çocukları varmış o da Yiğit benden iki yaş büyükmüş.
Anne kendimi zorlarsam belki geçmişi hatırlayabileceğimi söylemişti ama olmuyordu, denemiştim. Ses, sima, koku hiçbiri bana bir çağrışım yapmıyor her şey fazlaca yabancı geliyordu.
“Bakın aklıma ne geldi ne güzel ağabeyim ve Gecem abla da geldiğine göre bir parti mi düzenlesek. Hem herkesin keyfi yerine de gelmiş olur.”
“Güzel olur sanırım olur düzenleyim. Yarın siz ava çıkarsınız biz de etrafa bir iki süs ekleriz. İmkanlar dâhilinde güzel bir parti düzenleyebiliriz.”
“Yaşa be Gökçe sultan.” Ezel yerinden hoplayarak anneye doğru koşup sarılmıştı. Herkes gülmeye başladı benim bile yüzümde tebessüm oluşmuştu. Gözlerim Ayberk’e kaymıştı ama o zaten bana bakıyordu. Gözleri dudaklarımdaki tebessümdeydi. Benim ona baktığımı görünce gözlerini gözlerime sabitlemişti. Çehresi sabitti ama gözlerinde anlamdıramadığım bir ifade vardı. Sanki bana bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Annenin sesi bakışmamızı bölmüştü gözlerindeki ifade anında kaybolmuştu.
“O zaman hadi yatma vakti çocuklar yarın işimiz var. Uyuyun dinlenin bakalım. Herkese iyi uykular.” Herkes ayaklanıp çadırlarına dağılmaya başlamıştı.
Benim çadırımın sağındaki çadır Ayberk’e solundaki ise Yekta’ya aitti. Solumdan bir ses geldi.
“İyi uykular gece kızı.”
“Sana da.” Gözlerim Yekta’nın arkasından gelen Ayberk’e takılmıştı. Yine gözleri gözlerime kilitlenmişti bu adam benden ne istiyordu. Gözlerimi kaçırıp çadıra giriyordum ki arkamdan geçerken bir şey demişti. Elim havada asılı kalmıştı.
“İgayiga uygakugalarga.”
☯
“Ayberk?”
“Ağabey diyeceksin minik neden hâlâ ismimi söylemekte ısrar ediyorsun?”
“Çünkü sen benim ağabeyim değilsin sen Yekta ve Ezel’in ağabeyisin.”
“Ama senden de büyüğüm.”
“O zaman sen de benim abiciğim ol.” Gülmeye başlamıştı iyi de ben komik bir şey dememiştim ki.
“Abicik ne minik çok saçma.” Gözlerim dolmaya başlamıştı, ama bana mantıklı gelmişti.
“Tamam minik bakma bana öyle sen nasıl istiyorsan öyle olsun.”
“Abicik sence uzaylılar var mıdır?”
“Bilmiyorum vardır herhalde”
“Nasıl bilmiyorsun ama sen her şeyi biliyorsun.”
“12 yaşındayım ben halen minik belki büyüyünce olup olmadıklarını bilebilirim.”
“Sence nasıl konuşuyorlardır.”
“Kuşdili gibi konuşuyorlardır sanırım.”
“Kuşdili ne abicik.”
“Her kelimenin ardına –ga, -ge, -gi, -go, -gu ekliyorsun. Mesela begenegen segenigi segevigiyogorugum.”
“Bu çok karışık ben anlamıyorum. Bizde kendi dilimizi oluşturalım mı abicik?”
“Nasıl olacakmış o?”
“Kuşdili gibi olsun ama bu çok karışık oluyor.”
“O zaman sadece baş harflerimiz olsun g ve a olur mu minik?”
“Hadi çocuklar uyku vakti.” Annem çağırıyordu demek ki geç olmuştu artık.
“İgayiga uygakugalarga abicik.”
“Sana da igayiga uygakugalarga minik.”
🤗
Baktım bol gözyaşı ve duygu yüklü bir bölüm oldu bende sonda size tebessüm ettireyim dedim. Ağla ağla nereye kadar ayol.
Sizlere de igayiga uygakugalarga 💜