İçeriğe geç

Karanlığın Fısıltısı

Bölüm 1 · 13 dk okuma

Karanlığın Fısıltısı

Bölüm 1

Bölüm 1

ALİSA ARDEN

İnsanların uykuya ne çok garezi vardı. Önce annemin sonra patronumun gazisi uykum… canım uykum. Zaten sabahtan beri çalışmıştım bir de uyusaydım. Uykum da uykum.

Patronum yine beni çağırıyordu! Üstelik saat 23:30 saatlerinde. Uyuyordum!

Şimdiyse otobüs bulamamış, şirkete yürüyerek gidiyordum. Yorulmuştum. Daha yolun yarısında bile değildim üstelik. Topuklarıma iğneler batıyordu. Çok uzaktı şirket evime. Avrupa yakasında olsaydı bari, daha uzak yapsalarmış. Şirket Kartal’daydı. Ben Pendik’te yaşıyordum.

Gece gece 7,5 kilometre yol gidecektim. Çok üşeniyordum. Ne diye bu saatte çok acil ne vardı? Şimdi en az bir buçuk saat daha yolum vardı. Gece iki civarlarında anca orda olurdum. Hava buz gibiydi. Burun ucum soğuktan yanıyordu. Atkıyı bir kez daha burnuma doğru çekip sıkılaştırdım.

Ellerime giydiğim deri eldivenlerin içi yünlüydü ve sımsıcaktı. Pamuk gibi, yumuşacık… eldivenlerime aşıktım sanırım. Dışı mat siyah deri, içi yünlüydü. Bileğinden lastikliydi. Bu eldivenlerin bende lady havası vardı.

Sertçe bir rüzgâr esti ve beyaz elbisemin etekleriyle birlikte kolumdaki çanta sallandı. Elbisem uzun kalın askılı bir elbiseydi. Kalındı ve zaten altımda pantolonum vardı. Kare yakaydı ve göğüs dekolteli olmasına rağmen göğüslerimim göstermiyordu. Bu benim için iyiydi. Açık giyinmeyi sevmiyordum. Zaten hemen üşütüyordum, çok can sıkıcıydı.

Bir rüzgar daha esti. Donuyordum zaten. Bari bu kadar soğuk bir hava vardı, kar niye yağmıyordu? Ben üşüyen bedenime odaklanmışken sokak başında üç adam vardı. Elim çantamın tokasına gitti. Bu sırada adamlar benim olduğum tarafa ilerliyorlardı. Bende durmamış yavaş adımlarla adımlıyordum. Tokayı yavaşça açtım ve içindeki biber gazını kavradım.

Elim hala çantanın içindeydi. Üzerime gerginliğin bulutları çökmüştü. Kalbimin titrediğini hissediyordum sanki. Aklıma bin bir türlü senaryo geliyordu. Böyleydim ben, hep yapardım bunu. Hemen senaryo kurmaya başlardım. Adamlardan biri başıyla beni gösterdi ve sırıtarak arkadaşına bir şey söyledi. Sözleri bittiğinde arkadaşı da sırıttı.

Adamlarla aramızda yaklaşık iki metre kaldığında az önce arkadaşına bir şeyler söyleyen adam konuştu. Başındaki kapüşondan kumral olduğunu uzaktan anlayamamıştım. “Bu saatte burada ne işin var bebeğim?” diye sordu. Kaşlarım çatıldı ve gözlerimi gözlerine diktim.

“Sana ne?” deyip yürümeye devam ettim. Ama pes etmemiş olacaklar ki bir diğeri konuştu. “Nereye gidiyorsun böyle? Arabam ilerde, bırakayım seni. ” Kelimeleri yaya yaya konuşuyordu sarhoş pislik.

Arkamda kaldıklarında adam bana seslenir şekilde konuştu. Bu sefer diğeriydi. “Az takılsaydık be güzelim.” Arkamı dönmek istemedim, gerginlikle titrek bir nefes aldım. Sakinleşmek adına durakladım. Sonra bir ses duydum. Bir bedenin yere yığılışına benziyordu. Sonra bir yumruk sesi.

Yavaşça arkamı döndüm. Adamlar yerinde yoktu ikisi yoktu. Biri koşuyordu. Pardon, yok değildi ama yerden yeni kalkıyorlardı. Onlar dışında biri daha vardı. Sertçe yutkundum. Ateş abim buradaydı.

Bakışlarım onda kilitli kalırken adamlar kaçmaya başladı. Burada ne işi vardı. Adamların arkasından bağırdı. “Kaçmayın lan şerefsizler.” Dedi ve peşlerine gitmek için hareketlendi. Bu sırada kolundan tutup onu durdurdum. Omzunun üzerinden bana baktı. Gözlerimiz kesiştiğinde, mavi gözlerinde okyanuslar gördüm sanki. Yüzünde burnuna kadar kapatan siyah bir maske vardı. Gözleri daha çok ortaya çıkmıştı sanki. Başına kapattığı sweatin kapüşonu siyah saçlarını kapatıyordu.

Buz gibi maviler yavaşça koyulaştı. Sıcak, samimi birde… sinirli bir bakışla karşı karşıyaydım. Sanki “ne yapıyorsun burada?” diyordu. Vücudunu bana döndürdüğünde elim eline sürtünerek kolundan kaydı ve boşluğa düştü.

“Ne işin var senin bu saatte sokakta? Kızım deli misin sen? Gece gece başını belaya sokmaya niyetin mi var?” diye sessizce bağırdı. Bu sırada eğilmişti, çok uzundu ve en ufak diyaloğumuzda bile yüz yüze olmak için eğilirdi. Ama bunu biraz da boyumla dalga geçmek için yapardı, şu anki ise azarlamak içindi ve bahanesi muhtemelen şu olabilirdi “birini azarlarken yukarıda olmak istemiyorum, iletişim bozuluyor.” Bundan oldukça emindim.

Eğer şu an bana bu gözlerle bakmasaydı bu anın nasıl olabileceği hakkında saatlerce düşünebilirdim. Çok sert ama çok ta yumuşak bakıyordu. Tedirginlikle yutkundum. “Orhan Bey çağırdı da. Acilmiş. Bu yüzden gitmek zorundaydım.” Kelimeleri ağzımdan zorla çıkarmıştım. Heyecanlanmıştım. Korkmuştum da.

“Ne diye haber vermiyorsun o zaman? Abinin haberi var mı, peki?” dedikten sonra yüzümü inceledi. Abime haber vermemiştim yoksa gitmeme izin vermeyecekti. “Bravo abinin de haberin yok. Ver telefonunu ben konuşayım senin şu patronunla bakalım.”

“Ya Ateş abi! Gideceğim işte hem zaten iki adımlık yol.” Dedim ve iç sesim -her olaya olduğu gibi- olaya dahil oldu. ‘He aynen iki adımlık yol. Lan şirket kartalda olum’

“Ya baya iki adımlık yerde. Kartalda Alisa şirket.” Alayla başlayan sözleri sertlikle son bulmuştu. Sanırım, biraz haklıydı. Pes ettim. Omuzlarım düştü ve kaşlarım çatıldı “Ama Ateş abi gitmem lazım. Acilmiş. Kovulmak ya da maaşımdan kesilmesini istemi-yorum.”

Gözlerini gözlerimden ayırmadan doğruldu bu kez benim başımı kaldırmam gerekmişti. “Bari söyleseydin abin ya da ben götürseydim seni. Ben götüreyim seni, hem şu patronunla da bir konuşalım. Bir daha mesai saatleri dışında çağırmasın seni.” Çok sinirliydi. Baya sinirliydi hem de. Sesi çok sertti. “Tamam birlikte gidelim. Ama lütfen sakin ol.” Dedim sanki az önce hiçbir şey yaşamamış gibi o yanımda olduğunda güvende hissediyordum. Abimdi sonuçta. Rahatlamıştım.

“Hadi Alis gidelim.” Dedi ve elini önünden yürümemi ifade eder şekilde doğrulttu. Önüne geçip yürümeye başladım. Sonra onun adım seslerini duydum. Adım sesleri de en az kendi kadar tehlikeli geliyordu. Ateş abi çok legal biri değildi. Birkaç kez abim ile onu konuşurken duymuştum. İllegal sayılır yerlerde dövüşüyormuş. Bazı zamanlarda motor yarışlarına katılıyormuş. Kendisi bazen, sürekli birinci olmasıyla ya da sürekli birinci olmanın sıkıcılığından bahsediyordu.

Abimle bunun muhabbetinin sonunda hep ‘Alisa bilmesin -sakın’ der abimde ‘Ateş her seferinde uyarıyorsun. Anladık söylemem. Aranız bozulsun ben de istemiyorum’ der geçiştirirdi. Ama ben her şeyden haberdardım. En başından beri. Normalde bunları yapan kişi Ateş abi olmasaydı gerçekten kötü bir şekilde tüm diyaloğu keserdim. Ama Ateş abiyle olmazdı işte.

Ateş abim kendimi bildim bileli yanımdaydı. Aynı mahalledeydik. Önce abim ve Ateş abi, sonra da ben ve Ateş abinin kardeşi defne arkadaş olmuştuk. En sonda ailelerimiz arkadaş olmuştu. Defne şu an üniversitedeydi. Son senesiydi. Ben ondan bir yaş büyüktüm ve mezun olur olmaz işe girmiştim.

Bir yazılım şirketinde çalışıyordum. Şirket sahibinin kişisel asistanıydım ve pekte iyi bir pozisyon değildi. Maaş güzeldi ama çok yoğundum. Kafam çok doluydu. Bazen beni bunaltıyordu ve odama çekilip ağlıyordum. Ağlamam sona erdiğinde yüzümü yıkardım ve tam o an zil çalardı. Kapıyı açtığımda karşıma çıkan kişi hep aynıydı. Ateş abim…

Elinde poşetle hafifçe gülümser, gamzelerini sunardı bana. Poşetin benim için olduğunu söyleyip elime tutuşturur sonrada ‘güzel bir film seç ve öyle ye onları civciv’ deyip giderdi. Cevap vermemi, teşekkür etmemi beklemezdi bile. Her seferinde aynısı yaşanırdı. Nasıl tuttururdu anlayamazdım. Hala da anlayamam.

Bunu birkaç kez arkadaşlarıma anlattığımda önüme oldukça paranoyak fikirler sunmuşlardı. ‘Seni izliyor’ dediler ama perdem bile kapalıydı, ‘O zaman odanda kamera var.’ Dediler ama olmadığına emindim.

Saçlarımın yüzüme yapışmasıyla düşüncelerimden sıyrıldım. Lanet rüzgâr. Saçlarımı yüzümden çekiyordum rüzgâr geri gönderiyordu. Sahildeydim, buda rüzgârı açıklıyordu. Biraz daha bu saçlarla uğraşırsam kendi saçlarımı yolacağım.

Derin bir nefes aldım. Sakin olmalıydım. Yoksa bu saçlar önümdeyken gitmek zorunda kalacaktım. Sinirliyken kafamın pek çalıştığı beklenemezdi. Sinirim yavaşça yükselirken önüme bir el geldi.

Korkuyla irkildim ve durdum. O el yavaşça önümdeki saçları arkaya doğru çekiyordu. Şu an üzerimde saf korku vardı ve bunu çok iyi bir şekilde hissediyordum. Sonra sanki çok uzaklardan gelen kalın bir ses. “Sakin ol, benim” Ateş abi… yine o.

Bu adamın anlık ortaya çıkışları bir gün sebebim olacaktı, hissediyorum. Saçlarımı nazik hareketlerle arkaya doğru itekledi ve sonra arkada topladı. Saçlarımı toplu halde hareket ettirdiğini hissettim. Bağlıyordu sanki. Ama onda toka ne arar ki?

Saçlarıma olan teması kesildiğinde geri çekildi. “Bağladım, önüne gelmez artık.” Çok yumuşak ve ilgili konuşuyordu. Yol kenarında park halinde duran arabanın camına ilişti gözlerim. Arabanın camında ki aksimize baktım. Gerçekten bağlamıştı. Hem de pürüzsüz bir şekilde yukarıdan at kuyruğu yapmıştı.

“Teşekkür ederim abi.” Dedim ona bakıp. Gözlerini yere çevirip bir şeyler mırıldandı ama duymadım. “Bir şey mi dedin abi?” tekrar bana döndü bakışları. Bir kıvılcım vardı sanki o gözlerde. Çok derin bakıyordu. Aldığım nefes ciğerlerime sığmaz oldu sanki. O kadar derindi ki bir boşlukta savruluyormuş gibi hissettim. Biraz daha baksam yok olacak gibi, tehlikenin kucağında silinir gibi. Gözlerimi kaçırdım. “Bir şey demedim abicim. Rica ederim, hadi devam et ben arkandayım.” Dediğinde hemen önüme dönüp yürümeye başladım.

Neden öyle hissetmiştim ki? O neden öyle bakmıştı? ‘Acaba neden adam hala sinirlidir de ondan. Sesine bakma sen. O kıvılcım kesinlikle sinirin izleriydi.’ Acaba gerçekten öyle miydi iç ses? ‘Bilmiyorum Alis.’ Neyse kafamı bununla meşgul etmeyeceğim içses, onun bu tür anlık ortaya çıkışlarını düşünürken bile kafayı yediğimi hissediyorum. Hiçbir açıklama bulamıyorum. Arıyorum, araştırıyorum. Ama hiçbir şey bulamıyorum.

Odamın her yerini de aramıştım gerçekten kamera var mı diye. Hatta tek başıma değil, arkadaşlarımla aramıştım odamı. Oysaki odama benden başkası girmezdi. Yine de arkadaşlarımın beynime ektiği şüphe tohumları bana bunu yaptırmıştı. Sonuç hiçti, koskoca bir hiç. Bundan sonrasında da bunun tesadüf olduğunu düşünmüştüm. Ateş abim yapmaz öyle şey. Çocukluğum geçti onunla. Onunla büyüdüm. O da benimle büyüdü. Aramızda üç yaş vardı. Ama birlikte büyümüştük sonuçta. Arkadaşlarıma hep kızmıştım sonra tabi. Abim hakkında öyle konuşmaları canımı sıkmıştı.

Yarım saat sonra

Sonunda ulaşmıştık. Koskoca camlarla çevrili bir gökdelenin önündeydik. Sanırım kırk beş katlıydı. ‘Ne detay ama!’ bir dakika sus içses. Kapını önünde durduğumda arkamda duran Ateş abiye baktım. “Birlikte çıkalım Alis ben bu adama hiç güvenmiyorum. Bu saatte çağırmış birde…’ ilk cümlesinden sonrası homurdanmalarıyla devam etmişti. Aras abimde Ateş abimde patronumu asla sevmeyeceklerdi sanırım.

“Tamam ama lütfen orda olay çıkartma. İşimi seviyorum.” Bence gayet açıklayıcı bir cümleydi. Cevap beklemedim ve şirkete girdim, zaten bir teklif değildi. Turnikelere geldiğimde çantamın ön cebinden kartımı çıkardım. Çalışan turnikesine bastım, onaylayan bir ses geldiğimde demir kolu çevirerek geçtim. “Ben nasıl geçeceğim Alis?” dediğinde ona döndüm. Sinirini bastırmaya çalışır gibiydi sesi. Bu kadar sinirlenecek şey miydi bu?

“Seni yan taraftan alacağım.” Deyip sağ tarafta ki misafir turnikesine yöneldim. O da turnikelerin arkasından o tarafa geldi. Uzanıp turnikeye kartı okuttuğumda onaylayan bir ses geldi. Geri çekilip Ateş abini turnikeden geçmesini izledim. Geçtiğinde arkamı dönüp asansöre yürüdüm. Tripli gibiydim ama bunun garip olan yanı trip atacak bir şey yoktu.

Arkamdan geldiğine emindim bu yüzden hiç dönmedim. Asansör zaten bu kattaydı. Şükür sana Allah’ım! Düğmeye basmamla kapı açıldı. İçerideki aynadan aksimiz görünüyordu. Beklemeden girdim, o da girdi. Sırtımı aynaya dönüp panelden kırk biri tuşladım. Kapılar kapandı ve asansör hareket etti. Ateş abim yanımda benim gibi sırtı aynaya dönük sessizce duruyordu.

‘Kız şu Ateş mis gibi adam. Uzun, heybetli, sen seversin motorcu da. Şu adamı iki cilveyle alırsın ağına ama sende o akıl nerde.’ Benim iç sesim fesat mıydı ne? Abime cilve yapmamı istiyor!

‘Kız sanki adamı durup durup düşünen de benim. O denize gittiğiniz gün gördüğün karın kaslarını hiç düşünmedin sanki. Şimdi suçlu benim öylemi?’ ya sus be iç ses. ‘Bak sabahtan beri taktın iç ses iç ses diye diye… benim bir adım var sen koydun hatırladın mı? Ariel.’ Tamam Ariel, bu konuyu unutmadım yalnız. Konuşacağız.’ Aynen kendi beyninle kavga et sen anca.’ Kendi beynim bile benimle laf dalaşında ya.

Asansör durdu ve kapıları açıldı. Ateş abime göz ucuyla bakıp asansörden çıktım. Arkamdan geliyordu. Bir köşeden döndüm. Koridorun sonundaki kapıya ilerledim. Buğulu camdan oluşan bir ofisti. Kapıya yaklaştığımda küçük harflerle yazılmış ‘Levent GÜRKAN-CEO’ yazısı sonunda göründü. Kapıyı tıklattım. Levent bey gelmemi söyleyince kapıyı açıp yavaşça içeri girdim.

Beni gördüğünde gözlerinde hınzır bir ton vardı. Odanın içinde ilerleyip masanın yakınında durdum. Kapıyı kapatmamıştım. Omzumun üzerinden kapıya baktım. Ateş abim girdiğinde tekrar levent beye döndüm. Gözlerinde ki o hınzır ifade gitmiş yerini bu durumdan hoşnut olmadığını belli eden çatık kaşlı bir ifade almıştı.

“Merhaba levent bey.”

“Merhaba Alisa, beyefendi kimdi?” tam cevap verecektim ki Ateş abim cevapladı. “Ateş ben Alisa’nın abisiyim.” Omzumun üstün-den geliyordu sesi. Arkamda duruyordu.

“Memnun oldum Ateş Bey.” Dedi abime yine bana döndü. “Alisacım abinin adı Aras’tı diye hatırlıyorum ben ama…”

“Öyle zaten levent bey. Ateş abim abimin yakın arkadaşı, aynı zamanda benim çocukluk arkadaşım.”

“Anladım. Buyurun oturun.” deyip koltukları gösterdi. İlerleyip masanın önünde ki karşılıklı koltuklardan birine oturdum. Ateş abide karşıma. Levent beye döndüm. “Beni ne için çağırmıştınız levent bey?”

“Yazılımda sızma var. Tam noktasını bilmiyorum ama bir açık bırakmışız. Ben saatlerdir açığı bulmaya çalışıyorum ama bulamyorum. Senide yardıma çağırdım. Yazılımda şirketteki çoğu kişiden daha iyisin, başkasına güvenemezdim.”

“Teşekkürler, hemen başlayalım o zaman.” Dediğimde Ateş abi atıldı. “Ondan önce Alisa levent Bey’le bize biraz müsaade eder misin?”

“Bir sorun mu var Ateş Bey?” diye sorguladı levent Bey’de.

“Alis, abim sen biraz dışarda bekler misin?” sesinde itiraz kabul etmeyeceğini gösteren bir tını vardı. Ben de onayladım. “Tamam abi.” Deyip çıktım ve kapıyı kapattım.

Ateş abi konuşmak konusunda ciddiydi sanırım. ‘Dövsün o şerefsizi de görelim o hınzır ifadeyi bir daha.’ Bilmiyorum Ariel. Bana da pek iyi bir ifade gibi gelmedi, umarım dediğini yapıp patronumu dövmez. Neyse ben bari kahve yapayım onlar konuşurken. ‘Sen iyice delirdin he. Kendi beyninle konuşuyorsun.’ Ay, akıl kaldı sanki.

Her katta bulunan kahve köşesine ilerledim. Şirkettekiler oraya böyle bir isim vermişti. Oysaki kahve makinelerinin olduğu, soğuk birkaç içeceği olan ada tezgahlı bir mutfaktı. Sadece içeceklerin olduğu bir mutfak. Makinelerden rastgele birine ilerledim ve kahve haznesini açtım. Kahveyi dikkatlice doldurup haznenin kapağını kapattım ve makineyi çalıştırdım. Hemen üstteki dolaptan üç kahve bardağı alıp yerine yerleştirdim. Bu üçlü kahve makinesini bulandan Allah razı olsun.

Şirkette herkes artık bu makineyi benim ilan etmişti. Kendime, levent beye ve benim asistanıma aynı anda kahve yapıp götürüyordum bütün gün. Evet, doğru. Bir asistanım var. Öylesine büyük bir şirketti ki ben asistan olmama rağmen beni de asistanım vardı. İşler öylesine yoğundu ki tek başıma yetişemiyordum. Kahveler hazır olduğunda makine ses çıkarmaya başladı ve tam bu sırada hala omzumda asılı olan çantamdaki telefonum titredi. Önce telefonu açıp ekrana baktım.

Ateş Abi: Gelebilirsin.

Sağ tarafta bir tepsi alıp kahveleri koydum. Direk odaya yöneldim. Kapıya geldiğimde tepsiyi tek elime devrettim ve kapıyı açtım. İkisi de gerginlikle sakinlik arasında sıkışmış gibiydiler. Ve odada sanki gerginliğin kokusu vardı. Ciddiyim, gerginliğin ve sakinliğin kokusu karışmış değişik bir koku yayılmıştı. Nedensizce güzeldi üstelik.

Odanın ortasına yürüyüp tepsiyi sehpaya bıraktım. Kupalardan birini levent beyin önüne koyup yerime yerleştim. Gözlerim bir anlığına Ateş abiye kaydı. O da bana bakıyordu. Gözlerimiz kesiştiğinde gözlerini kaçıran ben oldum ama onun gözlerini hala üzerimde hissediyordum. “Hadi başlayalım.” Deyip sehpadaki laptopu açtım. Şifreyi girdim ve hemen şirketin veri tabanını açtım. Gözlerim bana inat der gibi tekrar Ateş abiye kaydı. Sakince beni izliyordu. Tahmin ettiğim gibi. Göz göze geldik. Gözlerimi kaçırdım. Bakışlarımı laptopa yönelttim. Sırayla kodları incelemeye başladım.

Saatler Sonra

Eve dönüyorduk ve gözlerim kapanıyor gibiydi. Gün doğmak üzereydi. Ateş abim arkamdan geliyordu. Abim benim odamda olmadığımı fark edince beni defalarca aramıştı ama telefonum sessizdeydi ve ben telefonu açamamıştım. Sonra Ateş abimi aramıştı. Bu sırada ben kahve yaptığım için duymamıştım. Ateş abim benim onun yanında olduğumu söylemiş, abimin küçük azarlarını dinlemişti. Yani Ateş abinin anlattığı buydu. Eve gittiğimde abim muhtemelen beni kesecekti.

Yazılımdaki açığı bulup düzeltmiştik. Sonrada yavaş yavaş toparlanıp çıkmıştık.

Ateş abim yine arkamdaydı. Mahallede benim evime doğru gidiyorduk. Onun evini çoktan geçmiştik ama o hala arkamdan geliyordu. Bir an gözlerim karardı ve başım döndü. Adımlarım kaydı. Tam düşüyordum ki belimde bir el hissettim. Elin sahibi kolunu belime dolayıp beni kendine çekti. Bununla birlikte burnuma yoğun bir erkek parfümünün kokusu doldu. Biliyordum yine oydu.

“Yorgunluktan yürüyemiyorsun bile civciv.” diye kulağıma fısıldadı. Yutkundum. Sesi çok… ağırdı. Yani bunu nasıl tanımlayabilirim bilmiyordum. Belimi kavrayan kolu daha da sıkılaştı ve hafifçe eğilip diğer kolunu dizlerimin arkasından doladı. Beni kolaylıkla kaldırdığında tepki vermemiştim. Kucağında ben yokmuşum gibi hızlı adımlarla yürümeye devam ettim.

Şu an umurumda olan tek şey uyumaktı. Kollarımı boynuna doladıktan sonra başımı omzuna yasladım. Burnuma tekrar dolan kokusuyla boynuna hafifçe yaklaştım. Güzel bir parfümü vardı. Bağımlılık yapacak türdendi bence. Yasaklanmalıydı o halde. Bu kokuyu kimsede duymamıştım. İlk kez Ateş abiden duyuyordum.

Yarın sabah ilk işim -tabi uyanabilirsem- bu parfümü Defne’ye sormak olacaktı. Abisinin parfümünü biliyor olmalıydı. Eğer parfümünü öğrenebilirsem bunu kesinlikle abime önerecektim.

Yavaşça gözlerimin kapandığını hissediyordum. Sokak lambalarının sarı ışıkları göz kapaklarımı geçemeyecek kadar güçsüzdü. Bu iyi bir şeydi uyuyabilirdim. Burada Ateş abinin kucağında. Abimin kucağında da uyumuştum birçok kez. Bu ondan farksızdı.

Son duyduğum önce bir tıklama, bir kapının açılması ve abimin “Alisa’ya bir şey mi oldu?” diye tedirgin sesiydi. Ha bir de Ateş abinin “Sadece uyudu.” demesiydi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.