Reyyan sabah her zamanki gibi evden çıktı.
Kulaklığını taktı, telefonuna baktı. Bildirimler, mesajlar… hepsi sıradandı. Günler birbirine benziyordu.
Sokak kalabalıktı ama o kendi dünyasındaydı.
Ta ki sesi duyana kadar.
“Reyyan.”
Durdu.
Kulaklığını çıkardı.
“Kim dedi onu?” diye mırıldandı.
Etrafına baktı.
Kimse yoktu.
Sokak normal görünüyordu ama içini hafif bir rahatsızlık kapladı.
“Tamam… kafam bana oyun oynuyor.”
Yürümeye devam etti.
Birkaç dakika sonra sokak daha da boşaldı.
Ve yolun ucunda siyah bir araba gördü.
Daha önce orada yoktu.
Camları koyuydu, içi görünmüyordu.
Reyyan yavaşladı.
“Geçer gider…”
Ama tam o anda kapı açıldı.
İçinden bir adam indi.
Sakin yürüyordu. Acele etmiyordu ama her adımı dikkat çekiciydi.
Sanki etraftaki hava bile değişmişti.
Reyyan gerildi.
“Bir sorun mu var?” dedi temkinli bir sesle.
Adam hemen cevap vermedi.
Sadece ona baktı.
Uzun bir saniye.
“Adın Reyyan.”
Bu bir soru değildi.
“Evet… ama sizi ilgilendirmez,” dedi Reyyan.
Adam hafif başını eğdi.
“İlgilendiriyor.”
Reyyan geri bir adım attı.
“Bakın, sizi tanımıyorum. Neden ismimi biliyorsunuz? Neden buradasınız?”
“Yanlış zamanda yanlış yerde olmanı istemiyorum.”
Reyyan sinirle güldü.
“Bu ne demek? Tehdit mi?”
“Hayır. Uyarı.”
Arkasındaki sokak bir an daha sessizleşti.
Sanki şehir bile durmuş gibiydi.
Reyyan telefonu eline aldı.
“Polisi arayacağım.”
Adam durmadı.
Sadece baktı.
“Arayabilirsin.”
Bir anlık sessizlik oldu.
Reyyan aramadı.
Çünkü sesindeki şey tehdit değil, kesinlikti.
Sanki sonuç değişmeyecekmiş gibiydi.
Adam arkasına kısa bir bakış attı.
Sonra tekrar ona döndü.
“Bugün eve erken dön.”
Ve yürüdü.
Hiç açıklama yapmadan.
Hiç durmadan.
Reyyan olduğu yerde kaldı.
Kalbi hızlı atıyordu.
Ama en garip olan şey şuydu:
Bu adam onu tanımıyordu.
Ama sanki onun hayatına çoktan girmiş gibiydi.