Güneş, sargılı parmaklarıyla o soğuk çamaşırları toplarken içindeki o kırılgan genç kızın tamamen öldüğünü, yerine çelikten bir iradenin filizlendiğini hissediyordu. Zerrin’in tehditleri, Sarp ve Devran’ın o iğrenç bakışları ruhunu bir mengeneye almış gibi sıksa da, İzmir’deki babasının ve abilerinin canı için bu acıya göğüs germek zorundaydı. Mirza’ya hiçbir şey anlatamazdı; eğer anlatırsa bu konakta taş taş üstünde kalmaz, o kan davası tüm ailesini yutardı.
Günler, Güneş için tam bir sessiz işkenceye dönüştü. Mirza şirkette ya da limandaki tırların sevkiyat krizleriyle boğuşurken, amca ailesi konağın her köşesinde Güneş’i kıstırıyordu.
Zerrin Hanım, Güneş’e konağın en ağır, en kirli işlerini yaptırıyor; parmaklarındaki dikişler patlayıp kanayana kadar ona nefes aldırmıyordu. Esma ve Asiye Hanım ise bu duruma tamamen göz yumuyor, amcanın kan bedeli olarak bu zulmü sessizce izliyorlardı.
SİNSİ TEHLİKE
Bir akşamüstü, konakta yine sessizlik hakimken Güneş, Zerrin’in emriyle bodrum kattaki eski kışlık kiler odasına erzak almaya indi. Rutubetli, loş ışıklı koridor geçmişin o karanlık ambarını hatırlatsa da adımlarını inatla dik tuttu.
Tam un çuvalına doğru uzanacakken, arkasından gelen kapı kapanma sesiyle ürperdi. Hızla arkasına döndüğünde, kapının önünde sinsi bir gülüşle dikilen Sarp’ı gördü. Gözlerindeki o çiğ, şehvetli ve karanlık ifade, on iki yıl önce amcasının gözlerinde gördüğü o iğrenç bakışın aynısıydı.
"Bak sen şu işe, dilsiz ceylan..." dedi Sarp, adımlarını yavaşça Güneş’e doğru atarak. "Mirza seni yukarıda kraliçe gibi saklıyor ama burası bodrum. Burada senin çığlıklarını kimse duymaz... Gerçi senin zaten sesin çıkmıyor, değil mi?"
Güneş korkuyla geri kaçtı, un çuvallarının arasına sıkıştı. Kalbi göğsünü yırtacak gibi çarpıyordu. Konuşamıyordu ama elleriyle un çuvallarından birini devirip Sarp’ın önüne bir engel koymaya çalıştı.
Sarp, un tozlarının arasından sıyrılıp tek bir hamlede Güneş’in üzerine çullandı. Güneş’in sargılı ellerini kavrayıp duvara yaslarken, yüzünü genç kızın boynuna doğru yaklaştırdı. "Babanın günahını o ödedi, ama sen de benim babamın yatakta yarım kalan hesabını bana ödeyeceksin!"
Güneş, boğazından yükselen ama dışarı çıkamayan o dilsiz haykırışla çırpındı. Sağlam ayağıyla Sarp’ın kaval kemiğine sert bir tekme savurdu. Sarp acıyla inleyerek bir an bocaladığında, Güneş tezgahın üzerinde duran, kışlık kurutmaları kesmek için kullanılan eski, paslı bir ekmek bıçağına uzandı.
Bıçağı kavradığı gibi Sarp’ın göğsüne doğru savurdu.
ÇIIRT!
Bıçağın keskin ucu Sarp’ın ceketini yırtıp omzunu boydan boya çizdi. Kan, beyaz un tozlarının üzerine kırmızı bir çiçek gibi damlarken Sarp acıyla geriledi, omzunu tuttu. Gözlerindeki o sinsi ifade, yerini vahşi bir öfkeye bıraktı.
"Seni geberteceğim!" diye kükredi Sarp, elini belindeki silaha atarak.
VOLKANIN PATLAMASI
BUMM!
Bodrumun ağır ahşap kapısı, menteşelerinden sökülecekmiş gibi bir gürültüyle ardına kadar yıkıldı. Kapının eşiğinde, elinde namlusundan dumanlar tüten simsiyah silahıyla Mirza Aras Cebecioğulları dikiliyordu.
Şirketten erken dönmüş, Güneş’i yukarıda göremeyince içindeki o tekinsiz hisle bodruma inmişti. Gördüğü manzara; unların içinde titreyen, elinde kanlı bıçakla duran karısı ve omzunu tutan kuzeni Sarp... Mirza’nın içindeki o son insani bağ da o salisede koptu.
Mirza, bir kaplan gibi ileri fırladı. Sarp daha silahını çekemeden, Mirza silahın kabzasıyla Sarp’ın suratının tam ortasına indirdi.
ÇAT!
Sarp’ın burun kemiğinin kırılma sesi bodrumda yankılanırken, Mirza kuzenini yere fırlattı ve üzerine çöküp yumruklarını acımasızca indirmeye başladı. Her bir darbede bodrumun taş duvarlarına kan sıçrıyordu. "Benim evimde! Benim çatımın altında! Benim karıma ha?!" diye kükrüyordu Mirza. Öfkesi o kadar büyüktü ki, Sarp yerde yarı baygın halde kanlar içinde kalana kadar durmadı.
"Mirza! Dur! Öldüreceksin kardeşini!"
Yukarıdaki gürültüyü duyup aşağı koşan Devran, Zerrin ve Asiye Hanım bodruma daldı. Devran silahını çekmeye yeltendi ama Mirza saniyeler içinde ayağa kalkıp silahın namlusunu doğrudan Devran’ın alnının ortasına dikti. Gözleri o kadar kararmıştı ki, karşısındakilerin kendi kanı olduğunu tamamen unutmuştu.
"Tek bir hareket et, Devran!" dedi Mirza, sesi ölümün ta kendisiydi. "Sarp’ın da, senin de, o intikam diye geberen ananın da leşini bu bodruma gömerim!"
Zerrin Hanım, oğlunun kanlar içindeki halini görünce feryat etti. "Mirza! Kendi amcanın oğluna nasıl kıyarsın? O dilsiz şeytan için ailemizi mi katledeceksin?"
"Bu dilsiz şeytan dediğin kadın, benim karım!" diye kükredi Mirza, arkasında titreyen Güneş’i tek bir hamlede arkasına alarak. "Ve bu konakta onun döktüğü her damla alın terinin, çektiği her acının hesabını soracağım demiştim. Sözümü çiğnediniz. Amcamın pisliği yetmedi, oğulları da aynı soysuzluğa yeltendi!"
Mirza, silahını indirmeden Asiye Hanım’a döndü. Gözlerindeki o hayal kırıklığı annesini bile yutacak büyüklükteydi. "Ana! Sana saygım sonsuzdu. Ama bu yılanları bu konağa alıp karıma eziyet etmelerine göz yumdun ya... Benim için bu konak da, bu aile de bu gece bitmiştir."
Mirza arkasını döndü, elindeki bıçağı hala sımsıkı tutan, tir tir titreyen Güneş’in yanına gitti. Bıçağı genç kızın parmaklarının arasından yavaşça, incitmeden aldı ve yere fırlattı. Ardından, Güneş’i tek bir hamlede kucağına aldı. Genç kız, şokun ve korkunun etkisiyle başını Mirza’nın boynuna gömdü.
Mirza, kucağında karısıyla bodrumdan çıkarken salondaki aile üyelerine son kez baktı:
"Bu konak sizin olsun. Ama bilesiniz ki, yarından itibaren Cebecioğulları’nın tüm gücü, tüm parası ve tüm tırları benimle geliyor. Siz o karanlık geçmişinizle bu taş duvarlar arasında çürüyün."
Mirza, fırtınayla girdiği o konağı kucağında sessizliğin kızıyla terk ederken, Karadeniz’in o sarsılmaz Cebecioğlu hanedanlığı kendi içinden parçalanıyordu. İki düşman ruh, artık tüm ailelerini arkalarında bırakarak kendi savaşlarını başlatıyorlardı.