İçeriğe geç

KARAMELA

Bölüm 1 · 8 dk okuma

KARAMELA

Bölüm 1

1.BÖLÜM

KARAMELA

Bu hikâyede yer alan kişi ve kurumlar gerçek değildir.

Kitapta zaman zaman küfür, şiddet ve +18 sahneler bulunmaktadır.

Keyifli okumalar diliyorum...

-31 Aralık 2014-

‘’Hala, yemin ederim doğruyu söylüyorum. Yanlış bir şey yapmadım, lütfen bana inan. Benim suçum yok.’’

Küçük kız ağlayarak kendisini çekiştiren halasına yalvarıyordu. Ama kadının umurunda bile değildi. Sonunda bu baş belasından kurtulma fırsatı eline geçmişti ve bunu kullanacaktı. Bu zamana kadar besleyip, büyüttükleri artık yeterdi.

‘’Sus, seni yalancı sürtük. Ben biliyorum senin ne mal olduğunu. İftiracı pislik.’’ Halasının ona inanmayacağını elbette biliyordu ama onunki de bir umuttu işte. Gözünden yaşlar akmaya devam ederken sonunda babaannesinin olduğu odaya girdiler. Halası, kızı bir hırsla duvara itti. Zayıf ve küçük beden hızla duvara çarpmanın etkisiyle yere kapaklandı. Hemen toparlanamayan küçük kızı halası bir hışımla kaldırıp bu sefer yüzüne sert bir tokat attı.

Camın önünde elinde örgüsüyle oturan babaannesi, kıza yardım etmek yerine örgüyü kenara bıraktı ve sanki en sevdiği dizinin yeni bölümünü izliyormuşçasına kızının torununu hırpalamasını seyretmeye başladı.

Küçük kız gördüğü şiddete karşı sesini çıkartamıyordu. Çünkü onun yanında olan kimse yoktu. Halası, babaannesi ve kuzeni Sude.. Üçü de ona karşı hep nefret ve kin doluydu. Kendisini bildi bileli onlar tarafından hiç sevilmemiş, sevilmediği gibi her zaman onlardan şiddet görmüştü. Küçüktü ve başka kimsesi yoktu. Elinden dua etmekten başka çare gelmiyordu. Sürekli Allah’a dua ederdi bu durumdan kurtulmak için.

Yüzünde memnuniyetsiz bir ifade ile ‘’Bu sefer ne yaptı?’’ diye konuştu babaannesi. Halası, kıza iğrenerek baktıktan sonra, ‘’Ahmet’e göz dikmiş bu bacaksız sürtük.’’ Kız kafasını hızla sallayarak hıçkırdı. ‘’Ye-yemin ederim ben, b-ben bir şey yapmadım. O zorla dokundu, ben..’’ birden yanağına inen tokatla sözünü tamamlayamadı.

‘’Kapa çeneni yalancı sürtük. Seni biz büyüttük, kimse sana sahip çıkmadı. Sen ne yaptın? Gittin kuzeninin nişanlısına göz diktin. Nankör, sürtük.’’ Kızın saçlarını hırsla çekip yüzüne tükürdü ve annesine bakarak, ‘’kalamaz artık bu evde. Benim kızımın nişanlısında gözü olanın yeri yok burada’’ dedi.

Kız ağlayarak babaannesine baktı. Bir kere, sadece bir kere ona inanıp destek olmasını istedi. Ama babaannesinin konuşmasıyla o beklentisi yerle bir oldu.

‘’Vay annesi kılıklı, seni utanmaz arlanmaz. Sürtük ol diye mi besledik biz seni? Zaten atıp gittiler seni başımıza, birde yaptıklarınla uğraşıyoruz. Bugün kuzeninin nişanlısına göz diken yarın neler neler yapar. Sen bizi millete reklam mı edeceksin ha? Defol git bu evden, artık yerin yok burada! Dışarıda ne bok yersen ye.’’ Yüzünü buruşturarak küçük kıza baktı ve kızına dönüp, ‘’Saliha, at bunu hemen.’’ Dedikten sonra, hiçbir şey olmamış gibi yerine oturup örgüsünü örmeye devam etti.

Saliha Hanım’ın canına minnetti. Artık bu kızdan tamamen kurtulmuşlardı. Ahmet’e attığı iftira, istediği sebebi vermişti ona. Damadı çok iyi insandı, böyle pislik yapacak kadar şerefsiz değildi. O yüzden damadına çok güveniyordu ve inanmamıştı kızın söylediklerine. O bacaksız, hep kendi kızını kıskanmıştı zaten. Ne yapıyorsa kıskançlığından yapıyordu. Güzeller güzeli Sude’sinin mutluluğunda gözü vardı. Birde utanmadan melek gibi damadına iftira atıyordu. Kim bilir nasıl baştan çıkartmaya çalıştı oğlanı..

‘Senden kurtulduk baş belası besleme’ diye geçirdi içinden ve kızın gidişini izlemek için hemen mutfağa gidip bir keyif kahvesi yapmaya başladı.

Kız, ağlayarak merdiven altında bulunan kaldığı odaya girdi. Hoş oda bile değildi burası.. Çamaşır odası olarak planlanmış, penceresiz küçücük bir yerdi. İkili bir kanepe, bir eski küçük masa ve üç gözlü plastik bir çekmeceden ibaretti içindekiler.

Okul için kullandığı sırt çantasına kitaplarını, defterlerini ve kalemlerini yerleştirdi. Çekmecede bulunan kıyafetlerini çıkartmaya başladı. Üzerindeki kot pantolon ve kazak hariç, bir kot pantolon, bir pijama, eski bir eşofman altı, iki kazak, bir hırka, dört çift çorap, birkaç parça iç çamaşırdı hepsi. Çok bir kıyafeti olmadığı için ilk defa üzülmemişti. Çekmecede bulunan bez çantaya okul formasını ve kıyafetlerini koymuş, üzerine hırkasını ve montunu giymişti. Sırt çantasını da takıp tam kapıdan çıkacaktı ki o an aklına gelen şeyle hızla geri dönüp kanepenin üzerinde bulunan küçük yastığını aldı.

‘’Battaniyeni de al istersen, nasılsa çöpe gidecek.’’ Diye keyifle konuşan halasına baktı. Kadın, elindeki kahveyi höpürdeterek içerken, küçük kız battaniyeyi de almaya karar verdi. Sonuçta gidecek yeri olmadığı için dışarıda kalacaktı, ısınmak için iyi olur diye düşündü. Battaniyeyi eline aldı ve yastığıyla beraber koyabileceği bir poşet aramaya başladı. O sırada halası kahvesini bitirmiş, ellerini birbirine bağlamış tüm dişlerini gösterir biçimde sırıtarak konuşmaya başlamıştı. ‘’Burası Sude’m için harika bir giyinme odası olur. Önce bir boyarız, sonra şu eşyaları falan atarız tabii.. Ayy ne güzel sürpriz olur benim güzel kızıma.’’

Küçük kız ise eline eşyalarını almış, kendi kendine konuşan kadını umursamadan odadan çıkmıştı. Ayakkabılarını giyip dış kapıyı açarken yine konuşmaya başlayan kadının sözleriyle duraksamış ancak arkasını dönmemişti.

‘’Sude’min terbiyesini bozacaksın diye aklım çıkıyordu. Melek gibi damadıma iftira atarken hiç utanmadın mı arsız? Aynı annen gibisin. Zaten seni hiç istemediler, sevmediler bile. Ne bok yersen ye, seni daha da burada görmeyeceğim. Adağım var zaten hemen onu yapacağım. Şimdi defol git baş belası. Ve bir daha buraya adımını atma.’’

Kız hiç arkasını dönmeden kapıdan çıktı. Hep annesi ile vuruluyordu ama o annesini hiç tanımamıştı bile..

Gözleri dolu dolu yürümeye başladı ama o da bilmiyordu ki nereye gideceğini. Sadece tek emin olduğu bir şey vardı, artık özgürdü, kurtulmuştu o evden..

Hava, iyice keskin bir soğuğa dönmüştü. Çok üşüyordu ama onun bile farkında değildi. Kaldırımın kenarında durdu ve sağa sola bakıp düşündü.

Sıkıntılı nefes aldı ve oflayarak sahile doğru yürümeye başladı.

Yılın son günü olduğu için caddeler bayağı hareketli ve ışıl ışıldı. Gözü kendisi gibi kaldırımda yürüyen insanlara takıldı. Kimisi alışveriş yapıyor, kimisi ise ışıkların altında fotoğraf çekiliyordu. Hepsinin tek bir ortak noktası vardı ona göre; ‘mutluluk.’ Evet hepsi de mutluydu. Annesi ve babası ile gülen çocukları gördü. İşte o an kalbi sızladı, dudakları titredi. Hızla gözünden akan yaşları sildi ve yürümeye devam etti. O da isterdi anne ve babası ile olmak, onlarla büyümek.. Ama işte herkes şanslı değildi. O, on beş yaşında ve kendini bildi bileli tek başınaydı. Anne babasını hiç tanımamış, akrabaları tarafından hiç sevilmemiş ve sürekli hor görülmüş küçük bir kız çocuğuydu.

Sahile geldiğinde boş banka yürüdü ve eşyalarını bıraktı. Montunun önünü kapatıp şapkasını da giydikten sonra üşüyen ellerini ceplerine sokup ne yapacağını düşünmeye başladı. Hep o evden kurtulmak için dua etmişti. Sonunda duası kabul olmuştu ama kalacak yeri yoktu ki. Daha öncede evden atılmış ve dışarıda kalmıştı ama o zamanlar yaz ayları olduğu için hava sıcaktı. Ne vardı şimdi de havalar sıcak olsaydı. Aklına öğretmeni geldi ama onu arayabileceği bir telefonda yoktu. Sıkıntıyla banka oturdu.

Derin nefes aldı ve bulutlara bakarak ‘Allah’ım ne yapacağım ben şimdi, ne olur yardım et. Senden başka kimsem yok, lütfen koru beni.’’ Diye dua etti.

Babaannesinin komşusu Sevda teyzesi öğretmişti ona dua etmeyi. Onlar, küçük kızı severler, haline çok üzülürler ama ellerinden bir şey gelmezdi. Bazı geceler evden kovduklarında gizlice eve alırlardı ama sonra babaannesi ve ondan daha kötü olan halası kıyameti koparırdı. Sırf kıza yardım ediyorlar diye iftira atıp polise şikayet etmişlikleri bile vardı. Kıza bir şey verdiklerini görsünler hemen el koyarlardı. Onlarda bunu bildikleri için genelde kızın ihtiyaçlarını gizliden vermeye çalışırlardı.

Dua etmeyi öğrendiğinden beri tek dostu Allah olmuştu küçük kızın. Bütün derdini gökyüzüne bakarak ona anlatır ve buluta sarıldığını hayal eder çoğu zaman öyle uyuyakalırdı.

Karnından gelen sesle aç olduğu aklına geldi. Dün öğlenden beri bir şey yememiş, sadece gece bir bardak süt içmişti. Ne kadar süredir orada oturduğunu bilmiyordu ama artık kararmaya başlayan havaya baktı ve eşyalarını eline aldı. Onun şimdilik dikkat çekmeyecek şekilde sakin bir yere gitmesi gerekiyordu.

Önce yiyecek bir şeyler almak için markete gitti. Su, şeftali suyu ve birkaç paket bisküvi, kraker aldıktan sonra, yazın dışarıda kaldığı zamanda, çalıştığı lokantaya yakın yerde keşfettiği tepe aklına geldi ve oraya doğru yürümeye başladı. Işıklı ve kalabalık caddenin sonuna gelmek üzereyken aldığı tavuk dönerin kokusuyla kendini dönercinin önünde buldu. En son ne zaman yediğini hatırlamıyordu ve canı çok istemişti. Dudaklarını ısırarak hemen içeri girdi ve kendine paket yaptırmak için sıraya girdi. Sırası geldiğinde paketini alıp çıktı ve iyice kararan havada daha fazla oyalanmadan tepeye doğru yürüdü.

Tepeye çıkmasıyla iyice soğuyan hava onu titretmişti. Ama başka gidecek hiçbir yeri yoktu. Burası, zengin kesimin yaşadığı bir semtteydi ve genelde sakin oluyordu.

Yılbaşından dolayı ertesi gün de tatil olduğu için, Cuma gününe kadar sabretmesi gerekiyordu. Cuma günü eğer rehber öğretmeni okula gelirse ki inşallah gelirdi, ondan yardım ister ve bahsettiği yurda gidebilirdi.

Uçurumun biraz kenarında olan kayalıklara yürüdü. Kayaların arasında bulduğu, büyük olmayan ama kendisinin rahatça sığabildiği boşluğa girdi ve hemen battaniyesini çıkarttı. Kayalar kendisini yeterince gizliyordu.

Battaniyenin bir kısmını yere serip oturdu, diğer kısmını da güzelce kendi üzerine sarıp ısınmaya çalıştı.

Gelirken aldığı dürümünü ve ayranını çıkarıp iştahla yemeye başladı. Karnı doyduktan sonra biraz daha ısınmış ve rahatlamıştı. Ama biliyordu, bir süre sonra yine üşümeye başlayacaktı. ‘Keşke çakmak alsaydım’ diye düşündü. Hiç değilse etraftan bir şeyler toplayıp küçük bir ateş yakardı, biraz daha sıcak olurdu.

Gözleri önündeki kayaya odaklanmış, dalgın bir şekilde neden böyle olduğunu düşünmeye başladı. Onun kimseye bir zararı olmamıştı. Neden onu hiç sevmemişlerdi? Neden annesi ve babası onu tek başına bırakmışlardı? Neden akrabaları ona hep şiddet uyguladı?

Annesi ve babasına dair elinde eski bir fotoğraf dışında hiçbir şey yoktu. Altı ay önce babaannesinin odasını temizlerken gardıropta bir bölme görmüş, orayı açınca da tesadüfen eski fotoğrafları bulmuştu. Evde kimsenin olmaması ile rahatça hepsini incelemiş ve üzerinde ‘Sevgilerle.. Ömer-Zehra-Ela Demir’ yazan fotoğrafı görmüştü. Annesi ve babasını hayatında ilk defa o fotoğrafla tanımıştı.

Kendisi minik bir bebekti ve bebek yatağındaydı . Yatağın bir tarafında takım elbiseli, esmer, ela gözlü ve yakışıklı olan babası, diğer tarafında aynı kendisi gibi karamel saçlı, yeşil gözlü, beyaz tenli güzel annesi vardı. İkisi de gülümseyerek poz vermişlerdi.

O fotoğrafı o gün gizlice almış ve görmesinler diye yastığında saklamıştı. Fotoğrafı bulduğundan beri anne ve babasını hep o halleriyle düşünüyordu.

Şimdi de bulunduğu yerde ‘Acaba annem ve babam olsa nasıl olurdu?’ diye gözlerini kapatıp hayal kurmaya başladı. Hayalinde annesi ve babasıyla parka, alışverişe gidiyor, onlara sarılıp uyuyordu. Keşke hayalimde yaşama şansım olsa diye düşündü.

Gözlerinden yaşlar hızlıca akıyordu ama küçük kız ağladığını hissetmiyordu bile. Bir süre sonra ağlaması iç çekişe döndü ve uyuyakaldı.

Onu uykusundan uyandıran havai fişek sesleri oldu. Küçük kız battaniyesine sarılarak doğruldu, kayalığın üzerine çıktı ve Boğaz’ın eşsiz manzarasında parlayan ışıkları seyretmeye başladı. Köprüler bile rengarenkti. Yüzünde küçük bir gülümseme oluştu. Işıklar, onu nedenini bilmediği bir şekilde mutlu etmiş ve gülümsetmişti.

Saat gece yarısı olmuş, insanlar sevinçle yeni bir yıla girmişlerdi.

Yeni bir yıl, yeni bir umuttu. Gözlerini kapattı ve diledi. ‘Allah’ım yeni yılda senden mutluluk istiyorum sadece.’

Bir süre daha manzaraya bakıp yerine döndü ve battaniyesine sıkıca sarılıp gözlerini kapattı.

***

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.