Alparslan, işi gereği bir haftalığına Erzincan’a gitmişti. O gidince Serra yalnız kalacaktı ama o bu ayrılığın sonunda Serra’ya küçük bir sürpriz hazırlamaya karar vermişti. Karısı hamileydi… Alparslan için bu, hayatının en özel dönemlerinden biriydi. Bu yüzden dönüş gününü bir gün öne çekti. Elinde bir buket çiçek ve küçük hediyelerle evin yolunu tuttu. Kapının önüne geldiğinde içi heyecanla doluydu. Sessizce kapıyı açtı. Serra’nın şaşırmasını, ardından sarılışını hayal ediyordu. Fakat içeri girdiği anda beklediği sıcaklık yerine donup kalan bir an karşıladı onu. Gözlerinin önünde, karısının ihaneti tüm çıplaklığıyla duruyordu. Kalbi sıkıştı, nefesi boğazında düğümlendi. Çiçekler elinden düştü… zaman o anda durmuş gibiydi. O gece ne kadar yürüdüğünü, ne kadar sustuğunu hatırlamıyordu. Tek bildiği, evin artık “yuva” olmaktan çıktığıydı. Sabah olduğunda valizini aldı. Sessizce Erzincan’a geri döndü. Şehre bu kez bambaşka gözlerle baktı. Daha önce sadece bir iş yeri olarak gördüğü Erzincan, şimdi sanki yüreğine dokunuyordu. Uzakta uzanan kahverengi dağlar sessizdi ama güçlü bir şekilde onu karşıladı. Temiz, serin hava ciğerlerine doldukça kalbinin biraz daha yavaşladığını hissetti.Dar sokaklarda yürürken sessizlik ona iyi geldi. Şehrin sakinliği, acısını susturmuyordu belki ama biraz hafifletiyordu. Gökyüzü açıktı; güneş bulutların arasından usulca süzülüyordu. Alparslan ilk kez bu şehre gerçekten baktı. Erzincan onun için artık bir iş yeri değil, yeni bir başlangıcın sessiz tanığıydı. Kalbi ağırdı ama manzara kadar gerçekti acısı da. Ve belki de ilk kez, yalnızlığın ortasında kendini biraz daha güçlü hissediyordu.
Alparslan, Erzincan sokaklarında yürürken burnuna çay kokusu geldi. Küçük bir çay ocağının önünden geçiyordu. İçerideki sıcak ortam ve buharı tüten ince belli bardaklar dikkatini çekti. Tam o anda aklına kıtlama şeker geldi. Erzincan’a ilk geldiğinde denediği bu şekeri çok sevmişti; tadı hâlâ damağındaydı. İçeri girip bir masaya oturdu. Garson, sıcacık çayı ve yanına bir parça kıtlama şekeri getirdi. Alparslan şekeri parmaklarının arasına aldı, çaydan bir yudum içti. Sıcaklık boğazından geçerken içi huzurla doldu.
Alparslan çayını bitirip borcunu ödedikten sonra çay ocağından çıktı. Sokakta yürürken garip tarzıyla dikkat çeken birini fark etti; üzerindeki mini etek ve hareketleri onu sinirlendirmişti. İçinde karışık bir öfke ve sabırsızlıkla ilerledi. Yanına yaklaşınca bileğinden kararlı bir şekilde tuttu ve kendine doğru çekti. Karşısındaki kişi şaşkınlıkla donakaldı, telefonundan çıkan un grr sesleri aniden kesildi. Alparslan telefonu cebine koydu ve sessizce onu camiye doğru yürüttü. Caminin sessizliğine girdiklerinde durdu; gözleri hâlâ ciddiydi ama hareketleri kontrollüydü. Ceketini çıkarıp ona verdi: “al şunu üstünü başını örtsün.” Bir anlık sessizlik oldu. Karşısındaki kişi titrek bir sesle konuştu: “Konuşmak… ister misin? Tanışalım mı?” Alparslan bir an durdu, gözleri karşısındakini dikkatle süzdü. İçindeki sinir ve kararlılık hâlâ belirgindi, ama o anda caminin huzurlu atmosferiyle sakinleşti o anda içinden geçirdi. "Aman Allah'ım ne yapıyorum ben imam hatipliyim namazımı kılmalıyım bunlarla uğraşmamalıyım"



