O silah sesi, sadece dağları değil, benim de göğsümü ortadan ikiye yardı. Dünya bir anlığına tamamen sessizliğe gömüldü. Ne derenin şırıltısı kaldı kulaklarımda, ne de rüzgarın uğultusu. Sadece Ali’nin dik yamaçta, o yemyeşil çay filizlerinin arasına bir çuval gibi yığılışı...
"Ali!"
Ciğerlerimden kopan feryat, Rize’nin sarp kayalıklarına çarpıp yankılandı ama nefesimi o sise geri veremedim. Dizlerimin üzerine çöktüm. Toprak ayaklarımın altından kayıyordu. Ona doğru koşmak, onu o yeşilliğin içinden çekip çıkarmak, kanayan yarasına tülbendimi basmak istedim. Ama izin vermediler.
Kaba, nasırlı eller omuzlarıma yapıştı. Beni geriye doğru çekerlerken delice çırpındım. Tırnaklarımı toprağa geçirdim, o yabancı askerlerin yüzlerini parçalamak ister gibi havayı tırmaladım. "Bırakın beni! Ali!" diye haykırıyordum ama sesim sisin içinde boğuluyordu. Arkamdan sarılan o devasa gövdeye karşı bütün gücümle direndim, ayaklarımla toprağı tekmeledim. Dağların inatçı kızıydım ben; kardeşimi orada öylece bırakıp gitmek, teslim olmak kanımda yoktu.
Beni zapt edemeyince içlerinden biri, bozuk ve ağır bir Rus aksanıyla yüzüme doğru tısladı:
"Dur! Dur yoksa gebereceksin"
Kelimeleri eğip büküyor, o iğrenç kokusu burnumun deliklerini sızlatıyordu. Ama umurumda değildi. Gözüm sadece birkaç metre ötede, çayların arasında hareketsiz yatan kardeşimin üzerindeydi. Çırpınmayı kesmedim, ta ki önümde o heybetli, simsiyah çizmeler durana kadar.
Başımı kaldırdığımda karşımdaki Rus komutanını gördüm.Komutan, zafer kazanmış bir kibirle tepemde dikiliyordu. Yavaşça diz çöktü. O buz gibi, acımasız gözlerini gözlerime dikti. Nefesini yüzümde hissedecek kadar yaklaştı bana. Çenemi sertçe kavrayıp ona bakmam için zorla kaldırdı. "Seni de öldürelim ister misin, ha?"dedi, ardından başını, kollarımı tutan askerlere doğru kaldırdı "işkenceyle mi yapsak bunu beyler" dedi yine o garip aksanıyla, başını bana doğru tekrar eğdiğinde içimdeki korku bitti; yerini saf, hırçın bir öfkeye bırakıverdi.
Gözlerinin tam içine bakarak, ağzımda biriken tüm öfkeyi, yası ve nefreti yüzünün tam ortasına tükürdüm.
Komutanın yüzü bir anlığına dondu. Gözlerindeki o kibirli ifade amansız bir öfkeye dönüştü. Elini geriye doğru savurdu ve yüzümde patlayan o sert tokatla başım yana doğru savruldu. Ağzıma dolan sıcak kan ve yüzümdeki o amansız yanma hissiyle midem bulandı. Dünya etrafımda dönüyordu ama gözlerimi kırpmadım. Beni zincirleseler de ruhumu teslim alamayacaklarını anlasınlar istedim.
Komutan hızla ayağa kalkıp anlayamadığım nir şeyler emretti, beni sertçe çamurlu toprakta geldikleri rusya plakalı kamuonete doğru sürüklemeye başladılar. Rize'nin o canım yeşilliği, ağaçları, dereleri gözlerimin önünden yavaş yavaş çekiliyordu. Kardeşimi, canımı o dağların kucağında savunmasızca bırakmıştım; içimi yakan asıl acı yüzümdeki tokat değil, bu çaresizlikti.
Araba durduğunda iki axker kolumu sertçe kavtayıp beni geldiğimiz istasyona doğru sürükledi, etrafıma bakındığımda yanlız olmadığımı anladım, benim dışımda bir çok Rize'liyi rehin almışlardı. Bizi istasyonda bekleyen simsiyah, devasa vagonların önüne getirdiler. Demir kapılar gıcırdayarak açıldı. İçerisi karanlık, soğuk ve ölüm gibi sessizdi. Beni ve benim gibi feryat eden birkaç köylüyü zorla içeri itip kapıyı üstümüze kapattılar. Karadeniz'in sisine son bir kez bile bakamadım. Lokomotifin acı feryadı dağlarda yankılandı ve tren, bizi memleketimizden koparıp bilmediğimiz bir meçhule doğru taşımak üzere hareket etti. Karanlık vagonun köşesine büzülüp oturdum, parmaklarımla yüzümdeki tokat izine dokunarak sessizce Ali'nin adını sayıkladım. Yolculuk başlamıştı ve önümüzdeki yolun nereye çıkacağını hiçbirimiz bilmiyorduk.
______________________________________________________________________
Bölümü okuduğunuz için teşekkür ederiiimmm
Beğenmeyi ve yorum yapmayi unutmayiiijnnn.
Sizi sebiom😘