İçeriğe geç

KARADENIZ ESİNTİSİ (DÜŞMANDAN AŞKA)

Bölüm 1 · 3 dk okuma

KARADENIZ ESİNTİSİ (DÜŞMANDAN AŞKA)

Bölüm 1

1. BÖLÜM SİSİN GETİRDİĞİ ÖLÜM

Bulutlar buralarda gökyüzünün değil, toprağın malıdır. Kendimi bildim bileli Rize’nin bu dik, dumanlı yamaçlarında nefes alırım. Adım Suzan. Bu dağların çayı gibi sert, toprağı gibi inatçı bir kızım. Saçlarım Karadeniz’in hırçın dalgaları gibi darmadağın, ellerim ise daha kendimi keşfetmeden toprağın kokusuyla nasır tutmuş ellerdir. Biz buralarda acıyı da neşeyi de saklamayı bilmeyiz; her şey gökyüzü gibi aniden dökülür içimizden. Ancak 1920’nin o uğursuz baharında, içimizdeki neşe çoktan sönmüş, yerini simsiyah bir korkuya bırakmıştı. Günlerdir köyün üzerinde dolaşan o kara söylentiler, Rus askerlerinin sınırları aşıp buralara kadar geldiği fısıltıları, soluduğumuz havayı bile kurşun gibi ağırlaştırmıştı. Yine de hayat durmuyordu; toprak mahsulünü istiyor, anam evde ekmek bekliyordu.
Yamaçlara diz çökmüş, sisin içinde parmaklarımın arasında artık iyice sertleşen çay yapraklarını toplarken, o beyaz duman yine etrafımı bir kefen gibi sarıyordu. Belime bağladığım peştemal sepetin ağırlığından çok, göğsüme oturan o geçmek bilmeyen huzursuzluk belimi büküyordu.

"Abla!"

Sisin içinden yükselen o tanıdık, canımdan aziz sesle ürperdim. Başımı kaldırdığımda, patikanın virajından koşa koşa gelen Ali’mi gördüm. On iki yaşındaki kardeşimin yüzü, yokuşu tırmanmaktan al al olmuştu. Koynunda sıkı sıkı tuttuğu bez çıkını bana gösterirken gözlerinin içi, sanki dünyada hiç savaş yokmuş gibi gülüyordu.

"Anam yolladı," dedi nefes nefese, yamacın düzlüğüne kendini atarken. "Sıcak daha abla... Mısır ekmeğiyle azıcık da peynir koydu. Kurt gibi acıkmışsındır diye yollardan koşarak geldim."

O an, sanki tepemizde dönen o kara bulutlar bir anlığına dağıldı. Çay makasını çalıların arasına bırakıp ellerimi üstüme sildim. Ali’nin terli saçlarını okşarken, içimdeki o amansız korkunun biraz olsun hafiflediğini hissettim. Birlikte çay burunlarının hemen kenarındaki düz taşın üstüne oturduk. Ali bez çıkını iştahla açtı; fırından yeni çıkmış mısır ekmeğinin o mis gibi kokusu, sisin nemli kokusuna karıştı. Tam ekmeği bölüp ona uzatacaktım ki, dağların o asırlık sessizliğini yırtan o yabancı, sert ve kaba sesleri duyduk.

Sert dipçiklerin taşlara vurma sesi, çalıların hoyratça hışırdaması... Dağ her zaman bizim sesimizi yankılardı, bu kez ölümün sesini fısıldıyordu.

"Ali, sus..." diye fısıldadım, nefesim boğazımda bir cam kırığı gibi düğümlendi.

Sisin içinden önce o soğuk gri kaputları, sonra namlularından ölüm sızan tüfekleri belirdi. Üç ya da dört Rus askeri, gözlerinde hiçbir insani duygu barındırmayan o buz gibi bakışlarıyla tam tepemizde dikiliyordu. Bizi gördükleri an, içlerinden biri çiğ bir sesle bağırdı ve tüfeğini doğrudan göğsüme doğrulttu. O an zaman durdu, Kaçkarlar üstüme yıkılacak gibi oldu. Korku bir zehir gibi kanıma karıştı; dizlerimin bağı çözülmüş, kıpırdayamaz halde kalakalmıştım.

Fakat Ali... Benim küçük Ali’m, benden önce davrandı. O küçücük bedenindeki kocaman, yiğit yürekle önüme atıldı. Beni arkasına alacak şekilde kendini o soğuk namlulara siper etti. Gözlerindeki o çocuksu neşe bir anda silinmiş, yerini beni kurtarmak isteyen ölümcül bir ciddiyete bırakmıştı.

"Abla, kaç!" diye haykırdı. Sesi bütün vadide, derelerde yankılandı. "Durma abla, kaç!"

Askerlerin dikkatini kendi üzerine çekmek için dik yamaca doğru delicesine koşmaya başladı. "Hayır, Ali! Dur!" diye bağırmak istedim ama sesim ciğerimde boğuldu, sadece bir hırıltı olarak çıkabildi. Askerlerden biri buz gibi bir soğukkanlılıkla tüfeğini Ali’ye doğru nişan aldı. Gitme diyemedim, arkasından yetişemedim.

Sisin ortasında, hayatımı ikiye bölen ve her şeyi sonsuza dek bitiren o korkunç silah sesi patladı.

__________________________________________________________________________________

Herkese Merhaba ilk once bu benim ilk hikayem umarim begenmissinizdir bu bolumu okudugunuz icin coookkkk ama cookk tesekkur ederimm. Buyuk ihtimalle boyle minik cerezlik bolumler paylasacagimm.

Sizi sebiom😘
Bölüm sonu

3 yorum