Kara’nın söylediklerinin ardından gözlerini açmış, elinden geldiğince hissiz bakmaya çalışmıştı. Ancak bunu ne kadar başarabilmişti, kendisi bile bilmiyordu. Tek kelime etmeden kendisini ondan uzaklaştırıp valizlerinin bulunduğu yere doğru ilerledi.
Ellerinin içi heyecandan terlemiş, kalbi az önce yaşananlardan sonra delicesine çarpmaya başlamıştı. Kendisine ne kadar itiraf edemese de Kara’nın yanında olmak ona güven veriyordu. Fakat bu, adamın yaptıklarını unutabileceği anlamına gelmiyordu. Sanki incecik, dümdüz bir ipin üzerinde yürüyordu. Ayağı kaydığında boşluğa mı düşeceğini, yoksa kendisini Kara’nın kollarında mı bulacağını bilmiyordu.
Arkasından gelen ayak sesleriyle birlikte bulundukları yere geri döndü ve Yakup’un yanına geçti.
“Işık, iyi misin? Kötü görünüyorsun.”
Yakup’un sorusuyla kendisini toparlamaya çalıştı ve ona dönerek cevap verdi.
“Evet, iyiyim sanırım. Döneceğim için biraz heyecanlandım.”
Gülümseyerek başını sallayan Yakup, onu anladığını belli etti ve yeniden telefonuna döndü.
Işık, havaalanında gözlerini gezdirirken giriş kapısında gördüğü kişiyle elleri titremeye başladı. İçinde biriken öfke yeniden alevlenmişti. Onlara doğru kendinden emin adımlarla gelen Yasemin’i gördüğünde bedeni âdeta buz kesildi. Ellerini istemsizce yumruk yapmış, tırnaklarının avuç içlerine batmasını bile umursamamıştı.
Onun bu hâlini fark eden Kara, ne olduğunu soramadan Yasemin’in sesi kulaklarında yankılandı.
“Sevgilim, buradayım!”
Yasemin elini kaldırarak Kara’ya salladı. Işık ise o an, keşke uzanıp o eli kırabilseydi, diye düşündü.
Kara, Işık’ın gözlerinin içine baktı. Tek kelime etmeden Yasemin’in yanına gitti ve ona sarıldı.
İşte o an Işık’ın sabrı tamamen tükendi.
Bedeni öfkeden zangır zangır titrerken, yaşananlardan habersiz olan Yakup’un yanına ilerledi ve koluna tutundu. Bir kriz geçireceğini biliyordu. Bir an önce buradan çıkmalıydı. Nefes almakta zorlanıyordu ve temiz havaya ihtiyacı vardı.
Yakup, Işık’ın titreyen bedenini fark edince endişeyle ona sarıldı.
“Işık, kendine gel. Ne oldu, Işık?”
“Yakup, çıkar beni buradan. Nefes alamıyorum. Lütfen, beni dışarı çıkar!”
Yakup hiçbir şey sormadan ona destek oldu ve çıkışa doğru yönlendirdi.
Dışarı çıktıklarında Işık, ciğerlerini temiz havayla doldurarak sakinleşmeye çalıştı. Uzun zamandır böyle bir şey yaşamamıştı. Üstelik yeniden aynı insan yüzünden bu duruma düşmek, canını daha da fazla yakıyordu.
Gözleri dolmuştu. Onları kapatarak bir kez daha derin nefes aldı ve kendisini sakinleştirmeye çalıştı.
Yakup, onun bu hâlini görmesine rağmen hiçbir soru sormamıştı. Işık, bunun için ona minnettardı.
“Teşekkür ederim.”
“Şimdi daha iyi misin, Işık? Çok kötü görünüyordun. Korkuttun beni.”
Yakup’un endişeli sesiyle Işık’ın içi burkuldu. Onun arkadaşı yüzünden bu hâle gelmişti ama Yakup yaşananlardan habersizdi. Üstelik şimdi, kendisini bu kadar kötü hissetmesinin nedenini bile açıklayamıyordu.
“Evet, daha iyiyim, Yakup. Seni de endişelendirdim. Özür dilerim.”
Mahcup bir sesle konuşurken başını öne eğdi.
“Saçmalama. Tabii ki endişeleneceğim. Hadi, artık gitme vakti.”
Işık biraz daha toparlandıktan sonra birlikte yeniden içeri girdiler. Artık yolculuk vakti gelmişti.
Bir an önce Elif’e kavuşmak istiyordu. Ona anlatması gereken çok şey vardı. Neden gittiğini, neden kimseye haber vermediğini bilmeliydi. Elif, hayatındaki en önemli insanlardan biriydi ve Işık, ne kadar kaçmaya çalışırsa çalışsın, aralarındaki bağı koparmak istemiyordu.
Elif’i göreceği düşüncesiyle içi kıpır kıpır olmuş, yüzünde kendiliğinden bir gülümseme belirmişti. Onu gerçekten çok özlemişti.
Uçak yavaşça hareket edip havalanırken Işık, ne Kara’ya ne de yanındaki kadına dönüp baktı. Tek istediği, bu yolculuğun bir an önce bitmesiydi.
---
Sonunda Türkiye’ye varmışlardı.
Uçaktan indiğinde neredeyse yere kapanıp asfalttaki toprağı öpecek hâle gelmişti. Burayı, hatta buranın havasını bile özlemişti. İki ay boyunca uzak kaldığı ülkesine yeniden dönmek, içinde tarif edemediği bir duygu uyandırmıştı.
Heyecanla Yakup’a döndü.
“Ben şimdi bir taksi tutup eve geçeceğim. Yine haberleşiriz, olur mu? Her şey için teşekkür ederim, Yakup.”
Cümlesini bitirir bitirmez ona sarıldı. Bu iki ay içerisinde Yakup hem ona çok yardımcı olmuş hem de hayatına gerçek bir dost kazandırmıştı. Işık, onun yaptığı iyilikleri kolay kolay unutmayacaktı.
“Tamam, o hâlde sakın haber vermeyi ihmal etme.”
Yakup göz kırparak karşılık verdi ve ardından yanından ayrıldı.
Ancak arkasından duyduğu ses, Işık’ın yüzündeki gülümsemeyi anında soldurdu.
“Seni ben bırakırım, Işık.”
Kara, yanındaki kadına dönüp bakmaya bile gerek duymadan bunları söylemişti.
Işık daha fazla kendisini tutamadı. Ona doğru birkaç adım atarak gözlerinin içine baktı. Yasemin ise Işık’a öldürücü bakışlar atmaktan çekinmiyordu.
“Bana bak, Kara Ergin! Beni rahat bırak ve şu sürtüğünü de alıp bas git! Çık artık hayatımdan. Bana söylediğin bir cümle vardı, hatırlıyor musun? Ben hatırlatayım sana: ‘Şansını dene ama asla zorlama.’ Sen de artık beni zorlamayı bırak ve kendi işine bak!”
Işık arkasını dönüp gitmek üzereyken Yasemin kolundan tutarak onu durdurdu.
“Sen kimsin de benim sevgilimle bu şekilde konuşabiliyorsun?”
Işık’ın içinde bir anda öfke alevlendi. Kolunu sertçe çekerek Yasemin’in elinden kurtuldu ve tırnaklarını onun koluna geçirdi. Artık öfkesini kontrol etmeyi düşünmüyordu bile.
Tam o sırada kulaklarını sağır edecek kadar yüksek bir ses duyuldu.
“Yeter lan, bu kadar!”
Kara’nın bağırması Işık için hiçbir şey ifade etmiyordu. Yüzüne bomboş bir ifadeyle baktıktan sonra Yasemin’in kolunu bir kez daha sıktı ve gözlerini ona çevirdi.
“Sevgilinle neden bu şekilde konuştuğumu, az önce beni öpen o sevgiline sormalısın.”
Bu sözleri söylerken Yasemin’in gözlerinde beliren şaşkınlığı görünce dudaklarının kenarı alaycı bir gülümsemeyle kıvrıldı.
Ardından kızın kolunu bırakarak oradan uzaklaşmak istedi.
Fakat bu kez de Kara’nın onu kolundan tutup sürüklemesiyle neye uğradığını şaşırdı.
Artık bu kadarı da fazlaydı! Bu adam hâlâ ondan ne istiyordu?
Işık, kolunu bırakması için çırpınıp durdu ama Kara onu dinlemiyordu. Onu havaalanının dışına, daha sakin bir noktaya götürdüğünde kolunu âdeta fırlatır gibi bıraktı. Işık’ın sırtı duvara çarptı ve dudaklarından acı dolu bir inilti döküldü.
Kara, yaptığının farkına varmış gibi bir an duraksadı ve ona doğru yaklaştı.
Fakat Işık’ın can acısı ile öfkesi birbirine karışmıştı. Daha fazla dayanamadı ve elini kaldırarak Kara’nın yüzüne sert bir tokat attı.
“Sen kimsin, Kara? Kim?! Söyle bana, sen kimsin de bana bu şekilde davranabiliyorsun? Çık git hayatımdan! Anlamıyor musun? Nasıl hayatıma girdiysen şimdi de öyle defol git! Senden nefret eden birinin yanında durma. Şimdi siktir git, o sevgilinin yanına!”
Sesini yükselterek söylediği her kelime Kara’nın yüzüne çarpıyordu. Adamın kaşları çatılmıştı ama Işık’ın gözlerinin içine bakmayı sürdürüyordu.
Kara, ona doğru bir adım attı. Bakışlarını bir an bile gözlerinden ayırmıyordu.
“Benden nefret etmiyorsun, Işık.”
“Evet, senden nefret ediyo—”
Işık cümlesini tamamlayamadan Kara’nın dudaklarını yeniden dudaklarında hissetti.
Onu itmeye çalıştı ama Kara, sanki nefes alamıyormuşçasına onu öpmeye devam ediyordu. Işık’ın bütün itirazlarına rağmen aralarındaki mesafeyi kapatmıştı.
“Hayır, benden nefret etmiyorsun, Işık. Beni seviyorsun.”
Kara’nın sözleri Işık’ın öfkesini daha da körükledi. Gözleri dolmuştu ve bu durum onu kendisine karşı bile öfkelendiriyordu.
Neden ağlayacak gibi hissediyordu?
Kara’nın ona yaşattıkları yüzünden mi? Yoksa bütün bunlara rağmen adamın söylediklerinde haklı olabileceğini düşünmekten mi korkuyordu?
Bu soruların hiçbirine cevap bulamıyordu.
Kara’ya tek kelime etmeden yanından çekildi ve oradan uzaklaştı. Gelen ilk taksiyi durdurarak içine bindi. Bir an önce ondan uzaklaşmak istiyordu.
Ellerinin titremesine engel olamıyordu. Türkiye’ye dönmenin iyi bir fikir olmadığını artık anlamıştı. Belki de kendisini yeniden bu karmaşanın içinde bulacağını en başından beri biliyordu.
Ama o, yalnızca Elif için buradaydı.
Ve hiç kimsenin, özellikle de Kara’nın, bunu değiştirmesine izin vermeyecekti.
---
Taksi, Işık’ın uzun zamandır görmediği mahalleye girdiğinde gözleri tanıdık sokaklarda dolaşmaya başladı. Burayı ne kadar çok özlediğini o an daha iyi anladı. Her köşe, her bina ona geçmişinden bir parça hatırlatıyordu.
Taksiden indi, valizini aldı ve yavaş adımlarla eve doğru ilerlemeye başladı.
Tam o sırada kapıdan çıkan Tuğran’ı gördü.
Işık’ın yüzüne istemsizce bir gülümseme yayıldı.
Tuğran ise onu fark ettiği anda gözlerini kocaman açtı. Birkaç saniye boyunca gördüklerine inanamaz gibi baktıktan sonra hızla yanına koştu.
“Lan, sen! Sen nerelerdesin? Neden gittin? Niye haber vermedin? Bari bana deseydin! Neden demedin ki? En azından ben kimseye bir şey söylemezdim!”
Tuğran, tek nefeste o kadar çok soru sormuştu ki Işık kahkahasını tutamadı.
“Müstakbel enişteciğim, sakin ol. Elbet her şeyi anlatacağım ama önce Elif’i görmem lazım.”
Tuğran, hâlâ şaşkınlıkla ona bakıyordu. Söylediklerini anlamamış gibi olduğu yerde dikilmeye devam etti.
“Ne? Elif mi? Hani Elif’i görmem lazım, nişanlını mı diyorsun?”
Işık, sanki anlamamış olabileceğini düşünerek sorusunu yineledi.
Tuğran’ın yüzündeki ifade bir anda değişti. Nihayet kendisine gelmişti.
“Haa, tamam! O hâlde yenge... Aman yani, Işık! Off, kızım, kafamı karıştırdın ya!”
Sitem ederken başını iki yana salladı.
Işık ise gülümseyerek onun ağzından kaçırdığı yenge kelimesini görmezden geldi. Ne de olsa henüz onun yengesi sayılmazdı.
Valizini Tuğran’a bıraktı ve koşar adımlarla eve girdi. Kapının önüne geldiğinde kalbi yeniden hızla çarpmaya başlamıştı.
Elif’i ilk kez bu kadar uzun süre görmemişti. Onu öyle çok özlemişti ki kapının ardında olduğunu bilmek bile gözlerini doldurmaya yetiyordu.
Kapıyı çaldı.
İçeriden Elif’in tanıdık sesi geldi.
“Ne unuttun yine, Tuğran acaba?”
Işık’ın gözleri çoktan dolmuştu.
Kapı açılır açılmaz Elif’in tepkisini beklemeden ona sımsıkı sarıldı. Gözyaşları yanaklarından süzülürken Elif de kollarını hemen ona doladı.
“Işık...”
Elif’in titreyen sesini duyduğu anda Işık daha da fazla ağlamaya başladı. Arkadaşının da ağladığını fark edince gözyaşları iyice hızlandı.
Kendisine kızıyordu. Elif’e en azından bir haber verebilirdi. Onunla arasındaki bağı koparmak zorunda değildi.
“Işık, sen nerelerdesin? Seni çok özledim. Hiçbir şey söylemeden çekip gittin. Tek başıma kaldım!”
Elif’in kırgın sesi Işık’ın yüreğine dokundu. Daha fazla kendisini tutamadı ve hıçkırıkları arasında söyleyebildiği tek şey şu oldu:
“Özür dilerim...”
Elif ona daha sıkı sarıldı, sanki bir daha gitmesine izin vermek istemiyormuş gibi kollarını etrafında kenetledi.
Işık, o an kendisini yeniden evindeymiş gibi hissetti.
Hayır, zaten evindeydi.
Özlediği insanın kollarındaydı ve bir süredir içinde taşıdığı yalnızlık, Elif’in sıcaklığıyla yavaş yavaş hafifliyordu.
“Hey, hey! Kızlar, sakin olun! Yakışıklı damadınız ve enişteniz burada. Ağlamayın!”
Tuğran’ın sesi ikisinin de kulaklarına ulaştığında Işık, gözyaşlarının arasından gülmeye başladı. Elif de bir yandan ağlayıp bir yandan gülünce ortaya çıkan manzara ikisini daha da güldürdü.
Birbirlerine sarılarak ağlamaları, ardından hiçbir şey olmamış gibi gülmeye başlamaları Tuğran’ı başını iki yana sallamaya mecbur bırakmıştı.
Bir süre sonra hep birlikte içeri geçtiler.
Işık, koltuğa otururken Elif’in yanından ayrılmak istemediğini fark etti. Onun elini tutmuş, sanki bir an bile bırakırsa yeniden kaybolacakmış gibi parmaklarını birbirine kenetlemişti.
Elif de elini çekmedi. Yalnızca Işık’a bakıyor, yüzündeki yorgunluğu ve gözlerindeki hüznü anlamaya çalışıyordu.
Tuğran karşılarına oturduğunda odanın içindeki neşeli hava yavaş yavaş yerini meraka bıraktı.
Çünkü Işık’ın neden gittiğini, iki ay boyunca nerede kaldığını ve neden kimseye haber vermediğini hâlâ bilmiyorlardı.
Işık ise anlatması gereken onca şeyin arasında nereden başlayacağını bir türlü kestiremiyordu.
Amsterdam’a gitmesine neden olan acıdan mı söz etmeliydi?
Yoksa Türkiye’ye döndüğü andan itibaren yeniden karşısına çıkan Kara’dan mı?
Daha birkaç saat önce havaalanında yaşadıklarını düşündüğünde boğazına bir yumru oturdu. Kara’nın sözleri, öfkesi ve dudaklarında bıraktığı his hâlâ zihninin içindeydi.
Ama şimdi karşısında Elif vardı.
Ve Işık, ne kadar zor olursa olsun, en sonunda her şeyi anlatmak zorundaydı.