Onu o hâlde gördüğünde şaşırmıştı. Çünkü bu, bir daha karşılaşabileceğini hiç düşünmediği bir manzaraydı. Kara, Işık'ın geldiğini fark etmemişti. Işık ise bir süre boyunca onu sessizce izlemişti. İşini büyük bir titizlikle yapıyor, hazırladığı kahvaltılıkları özenle masaya yerleştiriyordu. Onu izlemeyi bırakan Işık, sonunda mutfağa girdi.
“Günaydın.”
Kara'nın gözleri onu bulduğunda, o da aynı şekilde karşılık vermişti.
“Günaydın. Nasıl hissediyorsun?”
“Dünden daha iyi hissediyorum.”
“Güzel. Otur, kahvaltını yap. Ben birazdan gideceğim.”
Işık başını olumlu anlamda sallamıştı. Artık onunla zıtlaşmayacaktı. Çünkü Kara'nın da bilmediği bir tarafı vardı. Dışarıdan ne kadar sert görünürse görünsün, içinde neler yaşadığını bilmiyordu sonuçta.
Kara, Işık'ın bu tepkisine şaşırmış olacak ki bir süre gözlerini ondan alamamıştı. Işık kahvaltısını yapmaya başladığında ise Kara çoktan kapıyı kapatıp gitmişti.
Elif yeni uyanmıştı. Mutfağa girip masayı gördüğünde o da şaşkınlığını gizleyemedi.
“Bu hâlinle sen kahvaltı mı hazırladın?”
“Ben değil, Kara hazırladı.”
Işık'ın cevabıyla Elif'in gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Işık ise hiçbir şey olmamış gibi sakin bir şekilde kahvaltısına devam ediyordu. Elif de yanına oturup kahvaltısını yapmaya başladı.
“Bence sana karşı bir şeyler hissediyor.”
Işık, arkadaşının sözleri üzerine başını kaldırıp ona baktı.
“Bence sadece kendini suçlu hissediyor, Elif. Benden hoşlanması için bir sebep yok. Onunla yakın bile değilim. Üstelik onu tanımıyorum bile. O da beni tanımıyor. Benden nasıl hoşlanabilir ki?”
“Kızım, sen saf mısın? Ben Tuğran'dan hoşlandığımda sanki onu tanıyor muydum? Sonradan tanıştık ve şimdi bu hâldeyiz işte.”
Elif'in sözleri üzerine Işık düşünmeye başlamıştı. Aslında arkadaşı haklıydı. İnsan, birini tanımadan da ona karşı bir şeyler hissedebilirdi. Fakat Kara'nın kendisine bu şekilde davranan bir insan olarak ondan hoşlanabileceğine inanmıyordu.
“Neyse, Elif. Konuyu kapatalım, lütfen.”
Elif omuz silkmekle yetinmiş ve kahvaltısına devam etmişti.
---
Bir ay sonra
Sonunda alçısı çıkarılmış ve Işık iyileşmişti. Ne kadar zor olsa da bu süreci de atlatmayı başarmıştı. Ancak bu bir ay boyunca Kara'yı bir kez bile görmemişti. Onu son gördüğü zaman, kendisine kahvaltı hazırladığı sabahtı.
Günleri bomboş geçiyordu. Elif, Tuğran'la görüşmeye devam ediyordu. Işık ise Tuğran'ı her gördüğünde nedensizce Kara'yı hatırlıyordu. Ona Kara'yı soramıyordu çünkü Tuğran'ın yanlış anlayacağını biliyordu.
Üçü bir kafede oturuyordu. Elif, Tuğran'la sohbet ederken Işık telefonuyla ilgileniyordu. Konuşmalarına kulak misafiri olduğunda ise hiçbir şey belli etmeden onları dinlemeye başladı.
“Tuğran, hayatım, Kara nerede? Bir aydır ortalarda yok.”
Elif'in sorusunun ardından Tuğran'ın bakışlarını üzerinde hissetmişti ama başını kaldırmamıştı.
“Abim bir aydır yurt dışındaki işlerini halletmeye çalışıyor, canım. Gitmesi biraz ani oldu.”
Demek ortalarda olmamasının sebebi buydu.
Işık, sosyal medyada gezinirken bir anda Kara'nın hesabına rastladı. Parmağı profiline gitmiş, sonra geri çekilmişti. Bir süre tereddüt ettikten sonra sonunda profiline girdi.
Karşısına çıkan fotoğrafta Kara'nın yanında bir kız vardı. Üstelik birbirlerine sarılmışlardı.
Işık, kıza daha dikkatli baktığında onun daha önce evlerine geldiğinde Kara'nın yanında gördüğü kız olduğunu fark etti.
Yasemin.
İsmini hatırladığı anda bedenini öfke kaplamıştı. Oturduğu yerde huzursuzca kıpırdandıktan sonra telefonunun ekranını kilitledi ve ayağa kalktı.
“Işık, nereye gidiyorsun kuzum?”
“Biraz dolaşacağım. Siz keyfinize bakın.”
Cevap vermesini beklemeden yanlarından ayrıldı.
O kız yüzünden kendisini itmişti. Işık'ın kaburgaları kırılmıştı. Bütün bunlar yetmezmiş gibi, şimdi de o kızın kollarına mı koşmuştu? Üstelik bir de yurt dışında işleri olduğunu söylemişti.
Hah! Yalancı!
Fakat asıl sorun, Kara'nın ne yaptığı değildi. Asıl sorun, Işık'ın bütün bunlara neden bu kadar öfkelendiğini anlayamamasıydı.
“Neden sinirleniyorum ki? O hayvanın ne yaptığı umurumda falan değil!”
Öfkeyle önündeki taşa vurdu. Taş, birinin ayaklarının önünde durduğunda başını kaldırdı.
Karşısında Yakup'u görmeyi beklemiyordu.
Yakup ona selam verdiğinde Işık da karşılık verdi. Ardından birlikte yürümeye başladılar.
“Neden burnundan soluyorsun? Kim seni bu kadar sinirlendirdi?”
Yakup'un sorusu üzerine Işık sessiz kaldı.
Ne diyecekti ki? Senin en yakın arkadaşına, başka kızlarla sarmaş dolaş olduğu için sinirlendim, mi diyecekti?
Bunu asla söylemezdi. Çünkü Yakup'un gidip Kara'ya anlatacağını biliyordu.
“Kimse. Sadece bazı şeyler canımı sıktı.”
Yakup, onu anladığını belirtircesine başını salladı.
Sahile geldiklerinde oturdular. Işık denizi seyrediyor, sakinleşmeyi bekliyordu. Ancak ne yaparsa yapsın öfkesi dinmek bilmiyordu. Kara'yı gördüğü yerde yüzüne bir yumruk geçirmek istiyordu.
Bir süre sonra Yakup'un sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı.
“Sen iyi olduğuna emin misin, Işık?”
Işık başını salladı.
“Ben artık gitsem iyi olacak. Sonra görüşürüz.”
Yakup'un bir şey söylemesine fırsat vermeden ayağa kalktı ve yürümeye başladı.
Ellerini kapüşonlusunun cebine sokmuş, başı önünde ilerliyordu. Eve vardığında ise Kara'yı yine o kızla birlikte gördü.
Kara, Yasemin'e sarılmış, ona bir şeyler söylüyordu. Üstelik gülüyordu da.
Işık'ın elleri yumruk hâlini aldı. Daha fazla kendini tutamayacağını anlayınca doğrudan yanlarına ilerledi.
Yanlarına geldiğinde ikisi de ona döndü. Yasemin gülümseyerek başını hafifçe eğip selam verdi. Işık da yüzüne yapmacık bir gülümseme yerleştirdi.
Ardından bakışlarını Kara'ya çevirdi.
Artık kendini tutmayı bırakmıştı.
Elini kaldırıp Kara'nın yüzüne bir yumruk savurdu.
Elinin acısı umurunda bile değildi. Çünkü içi çok daha fazla acıyordu.
Bunca şey yaşanmışken Kara'nın bir de bu kızla birlikte onun evine gelmesine tahammül edemiyordu. Önce canını yakıyor, ardından ona yaklaşıyor, sonra hiçbir şey olmamış gibi çekip giderek yeniden aynı kıza yöneliyordu.
Işık, attığı yumruğun ardından öfkeden gözleri seğiren Kara'ya baktı.
Kara kolunu yakalayıp sıktığında dişlerinin arasından konuştu.
“Sen ne yaptığını sanıyorsun lan?”
Işık'ın gözleri dolmuştu. Ancak bunun sebebi canının acıması değildi. Hâlâ ona bu şekilde davranabiliyor olmasıydı.
Gözleri dolu dolu, kısık bir sesle konuştu.
“Bırak.”
Yalnızca bu kelimeyi söyleyebilmişti. Fakat Kara kolunu bırakmak yerine daha da sıktı.
“Derdin ne senin? Ne yapmaya çalışıyorsun?”
Işık, gözlerinin içine bakarak cevap verdi.
“Benim bir derdim yok ama sen tam bir şerefsizsin!”
Kara, bu sözün ardından kolunu bıraktı. Ancak hemen ardından Işık'ın çenesini kavrayıp sıktı. Işık acıyla gözlerini kapattı.
“Bana bak, kızım. Şansını dene ama sakın beni zorlama. Yoksa elimde kalırsın.”
Işık, bu sözler üzerine yalnızca gülümsedi.
Kara'nın yanındaki Yasemin ise onu durdurmak istercesine adamın koluna yapıştı.
“Hayatım, ne yapıyorsun sen? O bir kadın. Yapma!”
Işık, bu sözleri duyduğunda daha da fazla gülmeye başladı. İçinde bulunduğu durum o kadar acınasıydı ki ağlanacak hâline gülüyordu.
Gözünden bir damla yaş süzüldü.
Arkasını dönerek eve girdi.
Bir de onu o kız kurtarmıştı, öyle mi?
Kendisine gülmekten başka bir şey kalmamıştı. Hata ondaydı. Kara'nın hayatında hiçbir yeri olmadığını söylerken kendisi onun hayatına karışmıştı. İstediği kişiyle istediğini yapabilirdi. Buna hakkı vardı.
Işık'ın yaptığı tek aptallık, Kara'nın içinde gerçekten iyi bir insan olabileceğine inanmasıydı.
Eve girdiğinde tamamen dağılmış bir hâldeydi. Kendini koltuğa bıraktı, başını geriye yasladı ve gözlerini tavana dikti.
Ne kadar süre o şekilde kaldığını bilmiyordu. Birinin kendisine seslenmesiyle düşüncelerinden sıyrıldı.
Başını kaldırdığında Elif'le göz göze geldi.
Işık'ın bakışları bomboştu. Elif, yüzündeki ifadeyi gördüğü anda endişelenmişti.
Işık ona gülümsemeye çalışarak konuştu.
“Hoş geldin.”
“Kuzum, iyi misin? Çok kötü görünüyorsun.”
“İyiyim kuzum. Neden kötü olayım ki?”
Sesi o kadar boş ve duygusuz çıkmıştı ki Elif'in ona inanmadığı apaçık ortadaydı.
Işık, şimdiye kadar arkadaşından hiçbir şey saklamamıştı. Fakat bunu bilmesine gerek yoktu. Zaten artık önemsiz bir meseleydi.
Yine de aklının bir köşesinde dolaşan ihtimal, içini ürpertiyordu.
Ya Kara'dan gerçekten hoşlanmaya başlamışsa?
Bu düşünce bile onu korkutmaya yetiyordu.
“Kuzum, dalıp gittin. İyi olduğuna emin misin?”
Elif'in sesini yeniden duyduğunda Işık başını salladı.
“Ben mezarlığa gideceğim kuzum. Çok geç olmadan gelirim.”
Elif'in cevap vermesini beklemeden kendini dışarı attı.
Sabah yaşanan olay aklına geldiğinde hissizce gülümsedi. Cebindeki sigara paketini çıkarıp çöpe attıktan sonra yavaş adımlarla mezarlığa doğru yürümeye başladı.
Belki de buradan tamamen ayrılmadan önce anne ve babasıyla vedalaşmalıydı.
Mezarlığa vardığında onların mezarlarını buldu. Bir süre sessizce dua ettikten sonra toprağın üzerine oturdu.
“Annem... Babam...”
Sesi titremişti.
“Ben artık buradan ayrılıyorum. Neden diye sormayın bana. Zaten daha önce de dağ evine gitmiştim ama şimdi tamamen gitmeyi düşünüyorum.”
Gözlerinden süzülen yaşı elinin tersiyle sildi ve konuşmaya devam etti.
“Sizin yokluğunuz bana fazla geliyor. Bu yük artık bana ağır geliyor...”
Bir süre sustu. Boğazındaki düğümü çözmeye çalıştı ama başaramadı.
“Siz gittiğinizden beri zaten yaşamıyordum. Sadece nefes alıyordum. Sizi bırakmak istemiyorum ama...”
Dudakları titredi.
“Yine her fırsatta yanınıza geleceğim. Uzak bir yere gidiyorum ama geri döneceğim. Beni çok daha güçlü bir hâlde göreceksiniz. Artık ağlayıp sızlayan biri olmayacak.”
Konuşmasını bitirdikten sonra eğilip mezarlarının üzerindeki toprağı öptü. Ardından ayağa kalkarak mezarlıktan ayrıldı.
Biraz yürüdükten sonra sakinleşmişti. Eve döndüğünde saat çoktan dokuza geliyordu.
Elif'e hiçbir şey söylemeyecekti. Çünkü arkadaşının kendisini durdurmaya çalışacağını biliyordu.
Kapıyı açıp içeri girdiğinde evde herkesin olduğunu gördü.
Elif, Tuğran, Kara ve onun kız arkadaşı...
Işık'ın boğazı düğümlendi. Sabah yaşananlar bir kez daha gözlerinin önüne geldi.
“Hoş geldin kuzum. Kahve yaptım, sana da yapayım mı?”
Elif'in sesindeki sıcaklığı duyduğunda kendini toparlamaya çalıştı.
“Yorgunum canım, yatacağım ben.”
“Tamam canım.”
Işık, Tuğran'a yalnızca hoş geldin demekle yetindi. Diğerlerine bakmadan odasına geçti.
Dolabındaki valizi çıkardı ve içine birkaç parça kıyafet yerleştirdi. Ardından ihtiyaç duyacağı diğer eşyalarını da alarak hazırlıklarını tamamladı. Valizi kapının arkasına koyduktan sonra yatağına uzandı.
Ancak bir türlü uyuyamıyordu.
Saatler geçmek bilmiyordu. Yatakta dönüp durduktan sonra sonunda kalkmaya karar verdi.
Odasından çıktığında diğerlerinin hâlâ gitmediğini gördü. Onları umursamadan mutfağa girdi.
Elif'le birlikte aldıkları rakılardan bir şişeyi çıkardı ve bardağına doldurdu.
Bardağı tek seferde bitirdiğinde vücudundaki gerginliğin biraz azaldığını hissetti. Aklındaki düşüncelerden kurtulmak istercesine içmeye devam etti.
Bir süre sonra mutfağa biri girdi.
Işık başını çevirip baktığında gelenin Kara olduğunu gördü.
Onu görmezden gelerek içmeye devam etti. Ancak elindeki bardağın bir anda alınmasıyla başını kaldırıp öfkeli gözlerle ona baktı.
“Yeter, bu kadar.”
Kara, bardağı çoktan lavaboya boşaltmıştı.
“Ne yapıyorsun sen ya?”
Işık hafifçe çakırkeyif olmuştu ama söylediklerinin farkındaydı.
“İçeri girdiğinden beri buradan çıkmadın. Bir şişeyi bitirmişsin.”
Işık alaycı bir şekilde güldü.
“Sana ne? Sen kimsin ki bana karışıyorsun?”
Bunu söylerken birden ayağa kalktı. Ancak aniden doğrulduğu için başı döndü ve dengesini kaybetti.
Kara, Işık yere düşmeden belini kavrayarak onu tuttu.
Işık, kendisini bırakması için onu itmeye çalıştı. Fakat Kara yalnızca yüzüne bakıyordu.
Aralarındaki mesafe giderek azaldı.
Işık ne olduğunu anlamaya fırsat bulamadan Kara'nın dudaklarını dudaklarında hissetti.
Olduğu yerde donup kaldı.