Yusa, Yusuf’un yüzündeki o donakalmış, şaşkın ifadeyi görünce durumu toparlamak ve Yusuf’un üzerindeki o devasa utanç baskısını kaldırmak için aklınca umutsuzca bir çözüm aradı. Eğilip Yusuf’un kulağına doğru hafifçe fısıldadı:
"Peki eğer yanlışlıkla olmasından rahatsız olduysan... Bu kez bilerek olsun?~"
Yusuf duyduğu şeyle gözlerini kocaman açtı, nefesi boğazında tıkandı.
"Y-Yusa saçmalama..." dedi Yusuf, sesi panikten titreyerek. "Sen ne dediğinin farkında mısın?"
"Farkındayım," dedi Yusa bu kez şaka yapmadığını belli eden bir tonla. Yatağın içinde biraz daha kayıp tamamen Yusuf’un üzerine doğru hafifçe eğildi. "Dünden beri bana 'kafanın içindekileri bilmiyorsun' deyip duruyorsun. Ben de öğrenmeye çalışıyorum işte. Yanlışlıkla olunca bu kadar mahvoluyorsan, gerçeği nasıl bir şeymiş görelim."
"Yusa yapma, salondakiler uyanacak—"
Yusuf cümlesini tamamlayamadan Yusa aradaki son mesafeyi de kapattı ve dudaklarını Yusuf’un dudaklarına bastırdı.
Bu kez kaza veya birkaç milisaniyelik bir temas değildi; Yusa son derece yumuşak, kararlı ve bilerek öpüyordu onu. Odadaki hava bir anda elektrikle doldu. Yusuf’un kalbi sanki göğsünden fırlayacakmış gibi gümbürdemeye başladı.
Yusuf bir iki saniye boyunca tamamen kilitlendi. Yusa’nın dudaklarının sıcaklığı, o yumuşak dokunuş Yusuf’un tüm savunmasını darmadağın ederken içindeki utanç dalgası tekrar baskın geldi. Yusuf ellerini Yusa’nın göğsüne koyup onu yavaşça geriye doğru itti.
Bu push hamlesinde en ufak bir öfke ya da kızgınlık yoktu; tamamen aşırı yüklenmiş bir utancın, kontrolden çıkan hislerin getirdiği tatlı bir refleksti.
Yusa kolayca geriye çekildi, Yusuf’un onu iterken bile ellerinin titrediğini fark etti.
Yusuf yüzünü iki eliyle kapatıp başını yastığa gömdü. Yanakları alev alev yanıyordu.
"Sen... Sen gerçekten çıldırmışsın," dedi Yusuf ellerinin ardından boğuk bir sesle. "İnsan gırgır geçecek diye bu kadar ileri gider mi Yusa?"
Yusa yatakta yan oturup Yusuf’un o halini izledi. Dudaklarında beliren hafif tebessüm bu kez ne alaycıydı ne de trollercesine... Yusa elini uzatıp Yusuf’un yüzünü kapatan ellerinden birini yavaşça çekti.
"Gırgır geçmediğimi hâlâ anlamadın mı Yusuf?" dedi Yusa, sesi gecenin karanlığında pürüzsüz ve dürüstçe fısıldayarak.
Yusuf parmaklarının arasından tek gözüyle Yusa’ya baktı. İçindeki utanç hâlâ tavan yapmış durumdaydı ama Yusa’nın gözlerindeki o bakış, bu gecenin hiçbir şekilde şakadan ibaret olmadığını Yusuf’a nihayet kabul ettirmişti.Yusuf, Yusa’nın az önce söylediklerinin ve o öpücüğün şokundan sıyrılamamış bir halde gözlerini kırpıştırdı.
"N-nasıl yani?" diye sordu, sesi hâlâ hafifçe titreyerek.
Yusa, her zamanki aşktan, romantizmden zerre anlamayan o odunluğu ve patavatsızlığıyla derin bir iç çekti. Yüzüne dürüst ama bir o kadar da bodoslama bir ifade yerleşti:
"Senin için endişeleniyorum Yusuf... Şu Algomi’nin iftira yayınını izlediğinden beridir çok kötü durumdasın."
Yusuf duyduğu şeyle adeta üzerindeki devasa bir kayanın kalktığını hissetti. Zihnindeki o panik, utanç ve karmaşa bir anda yerini muazzam bir rahatlamaya bıraktı. Yusa’nın tüm bu garip davranışlarının, öpme çabalarının ya da yakınlaşmasının arkasında romantik bir itiraftan ziyade, kendince bir "moral verme" veya ne yapacağını bilememe çabası olduğunu anlamıştı. Yusa tam olarak böyle bir adamdı işte; bodoslama, ne yapacağını bilmeyen ama kendince bir şeyleri düzeltmeye çalışan bir odun.
Yusuf yatakta biraz doğrulup rahatlamayla karışık hafifçe gülümsedi. "O yüzden mi böyleydin?"
Yusa ise hâlâ son derece ciddi ve endişeli görünüyordu. Yusuf’un gülümsemesine karşılık vermedi, aksine bakışlarını biraz daha derinleştirdi:
"Geçen hafta sende kalmıştım ya yine... Masanın başında uyuyakalmıştın ve bilgisayarında o Barınak Tayfa’nın videosu yüzünden sana yazılan yorumlar açıktı... Ve gözlerin şişmişti. Ağlamaktan değil mi? Kimseye çaktırmamaya çalışsan da bu seni içten içe bitiriyor, değil mi?"
Yusuf’un yüzündeki o rahatlamış tebessüm, Yusa’nın bu cümleleriyle yavaşça donuklaştı. Yusa’nın her şeyi fark etmiş olması, gizlediği o en karanlık ve zayıf anına tanık olduğunu öğrenmek Yusuf’u yeniden savunmasız bıraktı.
Yusuf bakışlarını Yusa’nın gözlerinden kaçırıp kucağında birleştirdiği ellerine indirdi. Ağzını açtı ama ilk anda bir şey söyleyemedi. Salonda o nefret söylemlerine, gelen linçlere ve trollerin hakaretlerine karşı her zaman gülüp geçen, "takmıyorum" diyen adam, o gece tek başınayken ekran karşısında sessizce ağladığını Yusa’nın bildiğini öğrenmişti.
"Ben..." diye fısıldadı Yusuf, boğazı yeniden düğümlenerek. "Ben sadece... O kadar emekten ve arkadaşlığımızdan sonra insanların öyle şeyler söylemesini sindiremedim Yusa."
Yusa yatakta biraz daha kayıp bağdaş kurdu. Elini yeniden Yusuf’un omzuna koydu; bu kez hiçbir alay, hiçbir flörtöz ima yoktu. Sadece dümdüz, olduğu gibi duran bir arkadaşın varlığı vardı.
"Bize, bana anlatmıyorsun," dedi Yusa sert bir dille ama sesindeki o korumacı tavrı gizleyemeyerek. "Kendi kendine odana kapanıp linç yorumlarını okuyup ağlıyorsun. Sonra da salona çıkıp gülümsüyorsun. Ben senin o odada ne halde olduğunu görmüyorum mu sanıyorsun?"
Yusuf gözlerinin yeniden dolduğunu hissedince sertçe yutkundu. "Ağlamıyordum ben o gün, gözüme bir şey—"
"Bana yalan söylemeyi kes artık Yusuf," diye kesti Yusa lafını. "Bırak şu 'her şey yolunda' rolünü. Linç yiyorsan beraber yiyoruz, canın sıkkınsa söyle. Böyle kendi kendini bitirmen benim daha çok canımı sıkıyor."
Yusuf başını eğip derin bir nefes verdi. Yan salonda Koston’un horlama sesi ve yumurta lambanın turuncu sızıntısı devam ederken, Yusuf ilk defa o gece Yusa’nın karşısında gardını tamamen indirdi.Yusuf, Yusa’nın o dümdüz, hiçbir süsleme barındırmayan dürüstlüğü karşısında omuzlarını düşürdü. Yıllardır korumaya çalıştığı o güçlü duruş, o "hiçbir şeyi takmam" zırhı tamamen çatlamıştı. Yusa’nın omzundaki elinin sıcaklığı, o karmaşık ve yorucu haftaların ardından hissettiği en gerçek şeydi.
"Haklısın..." dedi Yusuf, sesi bu kez hiç olmadığı kadar kısık ve kabulleniş dolu çıkarak. "Gerçekten içim acıyordu Yusa. O kadar sene beraber içerik ürettik, milletle eğlendik... Sonra bir yayın açılıyor, bir video atılıyor ve yüzlerce insan sanki beni hiç tanımıyormuş gibi, en iğrenç şeyleri yazmaya başlıyor. 'Barınak Tayfa' dedikleri o kitle, insanı canlı canlı gömüyor resmen."
Yusuf elinin tersiyle gözünün kenarını sildi, ardından devam etti:
"Geçen hafta o yorumları okurken kendimi tutamadım. Peach’e, sana, diğerlerine belli etmek istemedim çünkü hepinizin yeterince derdi var. Peach zaten benim öfke patlamalarımı toplamakla uğraşıyor, sen de kendi halindesin... Bir de benim bu zayıflığımla uğraşmayın istedim."
Yusa, Yusuf’un bu sözlerini dinlerken kaşlarını hafifçe çattı. Elini Yusuf’un omzundan çekip kafasına hafifçe bir tokat attı.
"Malsın oğlum sen," dedi Yusa, sesindeki o odun tonu geri gelse de bakışlarındaki yumuşaklık duruyordu. "Biz salonda Monopoly oynarken birbirimizin cebinden para çalan adamlarız. Sen gelmiş 'yük olmayayım' diyorsun. O Algomi denen herifin yayını da, Barınak Tayfa’nın yorumları da umrumda değil. Senin tek yapman gereken o bilgisayarı kapatıp salona, bizim yanımıza gelmekti."
Yusuf başını kaldırıp Yusa’ya baktı. Az önceki utançtan ve ağlama krizinden eser kalmamış, yerini garip bir huzur almıştı.
"Peki..." dedi Yusuf hafifçe gülümseyerek. "O az önceki öpücük saçmalığı neydi peki? Madem derdin moral vermekti, ne diye öyle garip garip hareketler yapıyorsun odun herif?"
Yusa bir an duraksadı. Yanakları yeniden hafifçe kızarsa da boğazını temizleyip arkasına yaslandı, yine o gamsız tavrına büründü:
"Ne bileyim oğlum? İnternette gördüm, şoka giren adama ani tepki verince kendine geliyormuş. Ağlamanı kesmenin en hızlı yolu kafanı karıştırmaktı. İşe yaradı mı? Yaradı. Şu an Algomi’yi falan düşündüğün var mı? Yok. Şikayet etme o yüzden."
Yusuf bu akılalmaz mantık karşısında gözlerini devirdi ama tutamayarak hafif bir kahkaha attı. Yusa’nın bu aşktan romantizmden uzak, tamamen kendi kafasına göre kurduğu çözümler her zaman ortamı bir şekilde toparlıyordu.
"Yemin ederim zerre normal değilsin Yusa," dedi Yusuf yorganı çekip yatağa iyice yerleşirken. "Ama... Sağ ol."
Yusa da yanına yatıp arkasını döndü, yorganı üzerine çekti.
"Kes sesini de uyu artık. Yarın Koston uyanınca o yumurtayı onun kahvaltısında kırıp yedireceğim, ona göre erken kalk."
Salondan gelen Koston’un düzenli horlamaları ve koridordan süzülen o yumurtanın turuncu ışığı eşliğinde odadaki hava nihayet tamamen sakinleşti. Yusuf gözlerini kapatırken, haftalar sonra ilk defa kafasının içindeki o gürültünün durduğunu hissetti.