Sandığım gibi olmamıştı. Eve gelince hüngür hüngür ağlarım diye biriktirdiğim konular varken evde anneme temizlik yapması konusunda yardım etmem gereken konular olduğu için depresyona giremeden çıkarılmıştım. Elimdeki sarı bezle camları silerken bir yandan hayatı sorguluyor diğer yandan beni kurtaran kişiye sövüyordum.
Ne vardı yani beni biraz daha geç çıkarsa o sudan? Onun yüzünden bunda derdin arasında gelmiş sarı bezle cam siliyordum. Dağınıklığı sevmedim fakat annem kadarda toplu bir insan değildim. Annemin haftada bir sildiği camları ayda bir silme taraftarı olmamda bu konunun kanıtıydı.
"Miray düzgün sil orayı!" Annemden her zamanki uyarıyı alırken elimdeki bezi yere atıp annem görmeden hemen aldım çünkü annem bu hareketimi görseydi büyük bir ihtimalle o bezi bana yedirirdi. "Ya ben hastaneden yeni çıktım!" Diye isyan ettim. "Benim yatağımda dinleniyor olmam lazım tamam mı? Büyük bir beyin travması yaşadım ve hafızamı kaybettim." Merdivenlere doğru ilerlerken bir elimi göğsüme atıl dramatik bir sesle. "Odama çıkıp dinleniciğim lütfen rahatsız etmeyiniz." Derken merdivenlerin ilk basamağında annem beni tişörtümden tutup geri çekti.
"Hafıza kaybın geçici küçük hanım." Dedi annem kısık gözleriyle bana bakarken. "Ayrıca hafızan temizlikten kaçma bahanelerini unutmamış gayet iyi durumdasın. Bitir camları hadi."
"Ya anne!" Diye mızmızlanırken annem beni cama doğru ittiğinde derin bir of çekip sert hareketlerle camı silmeye devam ettim. "Bir daha yüz yıl boyunca temizlik yapmayacağım!"
"Söylenme Miray çabuk hadi."
Annemin sesini bastıran zilin sesi ikimizinde dikkatini dağıtırken annem kapıyı açmaya gittiğinde hala söverek cam silmeye devam ediyordum. "Hayır kimin annesi kızı ölümden dönmüşken kim cam sildirir ki?" Tabiki Sinem Karaca!
"Hayır ölsem mezarıma gelip bulaşık yıkatacak kadın!" Diye kendi kendime söylenmeye devam ederken kapıdan gelen sesle bir an donup kaldım.
Yine babam mı gelmişti?
Normalde kızardım ama şuan cam silmekten kurtulmak istediğim için koşarak kapıya gittim. Gerçekten babam kapının önündeydi, annemin kaşları çatılmış büyük bir ihtimalle babamı kovmak üzereydi ama babam benim son ve tek geçerli kurtuluş yolumdu.
"Babam gelmiş." Diyerek sahte bir sevinçle babamın boynuna atlarken babamda ne olduğuna şaşırmıştı. Kulağına yaklaşıp bu hareketimi yanlış anlamasın diye kısık bir sesle, "içerde temizlik yapmaktan sıkıldım tek kaçış biletim sensin bozma beni." Fısıldadığımda babamın kolları üstüme kapandı.
Babamın boyu nerdeyse bir doksan olduğu için boynuna sarılmam benim için hiç kolay olmamıştı. Babamın kolları üzerime kapanıncada onun bedeninde kaybolmuştum. Kokusu etrafımı sararken, "Kızım." Diyip saçlarımı öptüğünde dolan gözlerimi tutmaya çalışıyordum.
"İyi ki geldin!" Dediğimde yine kulağına, "niye geldin sen? Hangi yüzle?" Diye fısıldadım.
"Annen inanmadı gibi yollayacak temizliğe." Diye aynı kısık sesle fısıldadığında kollarımı babamın boynuna daha sıkı doladım.
"Gelsene içeri baba kapıda kaldın." Dediğimde kendimi geri çektim. Eğer geri çekmeseydim büyük bir ihtimalle şu an hüngür hüngür ağlayarak odama kaçıyor olabilirdim.
Yüzümdeki sahte gülümseme ne kadar iyi olsada annemin bunu anlayacağını biliyordum. Babamın gözleri anneme döndüğünde bende anneme baktım. Kahverengi gözleri bizim üzerimizde gezinirken tek kaşı havadaydı, kısa bir sessizliğin ardından kapının önünden çekilip arkasını döndü. "Gel." Diye mırıldandığında salona doğru yürümeye devam etti.
"Çok coşkulu karşıladın." Dedi babam kapının önünde ayakkabılarını çıkarırken. "Ondan inanamadı."
"İçimden gelmeyince biraz abartıyorum ondandır."
Ben hızlı adımlarla annemin peşinden giderken babam arkadan geliyordu. Salona girdiğimizde annem çoktan koltuğa oturmuş, kollarını göğsünde birleştirmişti. Bu, "konuşacağız ama keyfim yok" duruşuydu. Babam kapının eşiğinde bir an duraksadı, sonra her zamanki temkinli tavrıyla içeri girip karşısına geçti.
Salondaki hava giderek gerginleşirken ben az önceki oyunu sürdürüp babamın yanına sokuldum. Babamın omzunun altına doğru kıvrıldım, sanki biraz daha yaklaşsam bütün bu gerginlik görünmez olacaktı. Olmadı. Annemin bakışı tam üstümüzdeydi; ne beni görmezden gelecek kadar yumuşak ne de patlayacak kadar sertti.
"Miray," dedi sonunda, sakin ama kesin bir tonla, "otur şuraya." Diye devam etti gözleriyle koltuğun öbür ucunu göstererek.
Babamın yanından ağır ağır ayrıldım. Koltuğun ucuna iliştim, dizlerimi karnıma çekmemek için kendimi zor tuttum. Çocuk gibi görünmek istemiyordum ama içimdeki her şey çocuktu zaten.
Babam boğazını temizledi.
"İyi misin?" diye sordu bana bakarak. Bu sorunun cevabını gerçekten merak ediyordu.
"İyiyim," dedim hızlıca. Fazla hızlı. "Sen geldin daha iyi oldum." Annem kaşını biraz daha kaldırdı. "Çay koyayım mı ben? Çay içelim dimi?mis gibi çay içelim ya!" Derken babamdan uzaklaşıp gözlerimi annemden babama çevirdim. Yerimden kalkarken, "annem söylemişti," dedim neşeli bir sesle. "senin sayende çay içmeye başlamış baba." Annem'in anlattığına göre babam fazla çay içen biriymiş. Hatta tanışmalarına bile çay vesile olmuş. Annemle babamın tanışma hikayesini hep merak etmiştim ama annem hiçbir zaman anlatmamıştı, babamın adını bile duymak ona acı verdiği için bende büyüdükçe babamla ilgili sorular sormayı bırakmıştım. "Ama hiç anlatmadı." Diye söylendim daha çok kendi kendime.
Babamın gözleri benden ayrılıp anneme döndüğünde derin bir hasretle ona bakıyordu.
"Anlatayım mı?"
Annem derin bir nefes verdi. Göğsü hafifçe yükseldi, sonra omuzları gevşedi.
"Anlat istersen," dedi. "Madem konu oraya geldi."
O an koltuğun ucunda biraz daha doğruldum. Cam silmek, temizlik, beyin travması... Az önce konuşulan her şey, sanki biri düğmesini kapatmış gibi anlamını yitirdi. Bu hikâyeyi annemden hep kırıntı kırıntı duymuştum; yarım cümleler, aceleyle geçiştirilen anılar. Ama babamdan... Babamdan hiç dinlememiştim.
Babam dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümsemeyle başını kaldırdı. O gülümseme, fotoğraflarda kalan gençliğinden kalma bir şeydi sanki. "Sandığın gibi öyle romantik bir tanışma değildi," dedi. "En azından benim sandığım gibi."
Annem burnundan kısa bir homurtu çıkardı.
"Hiçbir şey senin sandığın gibi olmazdı zaten, Kenan."
Babam buna karşılık vermedi. Onun yerine anneme bakmaya devam etti. Gözleri salondan koptu; duvarlar, koltuklar, ben... Hepsi silikleşti. Bakışı, yıllar öncesine sabitlendi.
"Bir gün," dedi yavaşça, "Kafam doluydu. İnsanlardan kaçmak istiyordum. O yüzden her zamanki gibi köşedeki çay ocağına girdim. Sessiz olsun istedim. Kimseyle konuşmadan çayımı içip çıkayım diye." Omuzlarını indirip kaldırırken gözleri bana döndü. "O zamanlar tabi yeni mevzun olmuşum üniversiteden, senin yaşlarında falanım. Annende liseden mevzun olmuş üniversiteye geçecek, amcasının yanında çalışıyor."
Annem ve teyzem, çok genç yaşta babalarını kaybetmişlerdi. O yıl anneannem annemi zengin bir adamla evlendirmek istemiş fakat annemin başka hayalleri olduğu için buna karşı çıkmıştı. Teyzem o zamanlar annemin on yedi yaşlarında olduğunu söylemişti ama annem babası öldüğünde on beş yaşında olduğunu söylüyordu. Bu zorla evlilik olayına annem razı olmayınca anneannem annemi evden kovmuştu ve annem sırf hayallerini yaşamak için hem çalışıp hem okumuştu.
Hayatta örnek aldığım kadınlar biri kesinlikle annemdi. Hiç bir zaman kendini ezdirmemiş, hep kendi bildiğini yapmıştı. Yanlışlar yapsa bile her zaman düzeltmenin bir yolunu bulmuş tükürdüğünü hiç bir zaman yalamamıştı.
"On dokuz yaşındaydı." Dedi babam anneme bakarak, "On Ekim iki bin iki... akşam üstü on yedi sıfır altı." Ben babamın suratına öylece bakarken bu tarihleri nasıl aklında tuttuğuna şaşırmakla meşgulken , annemde aynı şekilde bunca şeyi nasıl hatırladığını sorguluyor gibi babama bakıyordu. Babam anneme gülümsedikten sonra yeniden bana döndü. "Neyse işte uzun lafın kısası sessizlik arıyordum."
Annem dudaklarını büktü, kollarını göğsünde birleştirdi. "Tabii," dedi. "Sessizlik arıyormuş."
Babam gülümsedi, bu kez daha açık.
"O gün orada sessizlik falan yoktu. Tezgâhın arkasında biri vardı. Durmadan konuşuyordu. Kendi kendine, gelen geçene... Çaydanlığa, bardağa... Susmak bilmiyordu."
Annem kaşını kaldırdı.
"Şikâyet mi ediyorsun?"
"Hayır," dedi babam. "Normalde rahatsız olurdum. Ama o gün... iyi geldi. Kafamın içindeki gürültüyü bastırdı." Babamın anneme olan derin bakışlarını izlerken dizlerimi karıma çektim. Yüzümde ne zaman oluştuğunu bilmediği bir gülümseme vardı ve daha fazla dayanamadan
"Anne, sen miydin?" Diye mırıldandım.
Annem bana yan gözle baktı, gözlerinde tanıdık bir parıltı vardı.
"Sence başka kim olabilir?"
Babam anlatmaya devam etti.
"Bana çayı uzatırken bir anlık dalgınlıkla döktü. Ceketimin kolu baştan aşağı ıslandı." Babamın yüzü buruşurken, Annem hemen doğruldu. Savunmaya geçerek "Dalgın değildim," dedi. "Sen dikkatimi dağıttın. Denge bozuldu."
"Bak işte," dedi babam hafif bir kahkahayla. "Daha o gün başladı, annenin böyle her şeye atlamaları."
"Özür diledim ama," diye ekledi annem bana bakarak, sesi bu kez biraz daha yumuşaktı. "Hem de üç kere."
"Evet," dedi babam. "Ama her özür başka bir cümleyle geldi. 'Kusura bakmayın', 'Ben hep böyleyim', 'İsterseniz yeni çay benden'... Birini bitirmeden öbürüne geçiyordun." Babam başını iki yana salladı. "Ben de o an fark ettim. Ceket umurumda değildi. Çayın sıcaklığı da. Orada... başka bir şey vardı."
Annem bir an sustu. Gözleri yere kaydı. Gülümsememek için dudaklarını bastırdığı belliydi.
"Sonra?" dedim, sesim istemeden fısıltıya dönmüştü. Çocukluğumdan beri babamla ilgili kısa anılar dinleyip geceleri hayal kurardım. O zamandan kalma bir alışkanlıktı belkide bu sorum ama babam bozmadan anlatmaya devam etti.
"Sonra," dedi babam, "ben çıkarken arkamdan seslendi. 'Yarın da gelin,' dedi. 'Bu sefer dökmeden yaparım.' Sanki söz veriyordu."
"Gelmedi," dedi annem hemen.
"Üç gün gelmedi. Bekledim." Sesinde yakaladığım kırgınlıkla içim sızladı.
Babam omuz silkti ama bakışı annemin üzerindeydi. "Geldim ama. Dördüncü gün."
"Dördüncü gün," dedi annem, sesinki eski kırgınlığı ne kadar gizlemeye çalışsada yapamıyordu. Yüzünde gülümseme vardı ama içinin yandığına Emindim, "hiçbir şey demeden masaya oturdu. Çayını aldı, içti. Sonra başını kaldırıp bana baktı."
Babam annemin gözlerine baktı.
"'Bu sefer dökmedin,' dedim."
Salon sessizleşti. Annemle babamın arasında görünmez bir şey asılı kaldı; yılların eskitemediği bir an.
"İşte," dedi babam, sesi alçak ama netti, "o an tanıştık. Gerçekten."
Sessizlik biraz daha uzadığında yerimde hafifçe kıpırdandım. Annemin gözleri dolmuştu ama ağlamıyordu, "o bizim senle ilk tanışmamızdı. İkinci tanışmamız o kadınla evlendiğin gün oldu." Babam bakışlarını kaçırmadı. "Yirmi iki Nisan iki bin dört."
Babam bir şey söylemek için dudaklarını araladığı sırada, yerimden kalkıp mutfağa ilerledim. Çayı koyup biraz mutfakta oyalandıktan sonra annemle babamın yanına gidip sessizce yanlarına oturdum.
"Hastanede biraz daha kalsaydın keşke kızım." Dedi babam gözlerimin içine baka baka. Bilerek mi yapıyordum bilmiyordum ama baba kelimesi bile ağlamama neden olurken onun bu kadar rahat kızım diyebilmesi çok canımı yakıyordu. Buna rağmen gülümseyip cevap vermeye hazırlandığım sırada annem, "Kızım deme ikide bir." Diyince benim gözlerim anneme dönerken babam gözlerini kapatıp derin bir nefes verdi.
Odadaki gerginlik artarken bizim benden bağımsız sallanmaya başladığı için ayağa kalıp çaya bakma bahanesiyle mutfağa geçtim.
"Kızım o benim." Diyen babamın net sesiyle kalbim dahada hızlı atmaya başlamıştı. "Yıllardır anca uzaktan izledim Sinem. Kendi kızımı uzaktan izledim." Babamın sesinin ilk defa titrediğini duyunca kalbimde bir sancı hissettim. Annemle babamın neden ayrıldığını bilmiyordum. Daha doğrusu hatırlamayacak kadar küçüktüm. Teyzemin anlattıklarına görede babama çok düşkün bir çocuktum, babam gitmeden önce sadece onun kokusuyla susarmışım. Beni kucağına aldığında ya da o ortama girdiğinde gözlerimi asla babamdan ayırmaz sadece onu izlermişim.
İnsan kendi bebekliğini kıskanır mı? Ben kıskanıyordum. Teyzem bunları anlatırken içimden keşke hala öyle olsa diye geçirdiğim oluyordu ama dışarı hiçbir şey yansıtmıyordum. Sanki babamın yokluğundan memnun gibiydim ama gerçek bundan çok uzaktı. Babamdan nefret ediyor gibi dursamda ben babama sadece kırgındım. Çok kırgındım. Yere düştüğümde beni kaldırmadığı için, küçükken çizdiğim resimlerde onu kendi yanıma çizemediğim için, onun elini tutup parka gidemediğim için, beni okula bırakırken saçlarımı öpmediği için kırgındım ona.
Küçükken yere düştüğümde babam gelip beni kaldırmış gibi hayal kurardım. Akşam uyuyamadığımda sanki babam kapıdan içeri girip elinde masal kitabıyla yanıma oturup bana masal anlattığının hayalini kurardım. Tabi bu hayali Masal Arslan'ın doğduğu gün odamda ağlarken uyuya kaldığımda bırakmıştım.
Masal Arslan... babamın o kadından olan diğer kızı. Onun doğumuyla hayattım o kadar değişmişti ki babamın fotoğraflarıyla uyuyan ben bütün fotoğrafları toplayıp çöpe atmıştım. Çok küçük yaşta hissetmiştim ihanet duygusunu belkide o karaktersiz Canis beni aldattığında bu yüzden çok fazla canım yanmamıştı. Babam'ın o kızıyla haberlere çıktığı zaman kalbimin tam ortasına bir hançer saplanıyordu sanki. Babam onu benden daha çok seviyordu çünkü onun yanındaydı. Onu öpüyordu, ona sarılıyordu, onun elini tutuyordu.
O babamın masalıydı. Babamla yazılan bir masal...
Ben sadece Miraydım.
Annem sinirle soluyarak, "yıllarca o kadının yanındaydın çünkü!" Dediğinde çay koymak için aldığım bardağı elimden düşürüp kırdım. "Yıllarca o kadından olan kızına babalık yaptın Kenan." Sonunda tuttuğum göz yaşları yanaklarıma akerken ellerimin titrediğini fark ettim. Mutfakın arka kapısından dışarı çıkışı kendimi bahçeye attığımda biraz ilerledikten sonra kalçamı duvara yaslayarak durdum.
Bu sefer neye ağladığımı çok iyi biliyordum. Çünkü ben değil içimdeki o çocuk ağlıyordu. Göz yaşları yanağımdan akıp giderken ben dudaklarımı birbirine bastırıyor, arada yanağıma süzülen göz yaşlarımı elimin tersiyle siliyordum.
"Ağlamalarında sessiz ha savcının kızı?"
Duyduğum sesle irkilip arkamı döndüğüm sırada az önce kalçamı yasladığım bizim evle Kıvanç ve Tunç'un evinin bahçesini bölen duvarın diğer tarafında beni süzen ela gözlerle karılaştım. Yavuz ellerini duvarın üstüne bastırmıştı, yeniden burnuma vuran barut ve o tatlı ferah koku ciğerlerime vururken göz yaşlarımı hızla silip kaşlarımı çattım. "Ne işin var senin burda?" Dedim yeniden öfkemin arkasına sığınarak.
Yavuz bir elini kaldırıp baş parmağı ile arkasındaki evi gösterirken, "kardeşime geldim." Diye mırıldandı.
"İyi." Diye söylendim gene aynı sert ses tonuyla. "Git o zaman."
Yavuz'un gözleri benim üzerimde gezinirken ağlamamı böldüğü için ona sinirliydim. Ama o gitmek yerine duvarın üstünden atlayıp yanıma geldi. "Bari odanda ağlasaydın." Diyince kaşlarımı çattım. Siyah gömleğinin kolları dirseklerine kadar çekiliyken Yavuz kollarını göğüsünde birleştirdi. "Kıvanç dayanamaz öyle sevdiği insanları ağlarken görmeye."
Duyduğum cümle ile bir an duraksadım. "O ne demek?" Dedim kaşlarım çatılırken. Yavuz yeniden gözlerime baktığında cümle zihnimde yankılanırken göz bebeklerim büyüdü. Cümlenin altında olan ima çok mu açıktı yoksa ben mi yanlış anlamıştım bilmiyorum ama Yavuz'un omzuna vurdum. "Saçmalama!" Diye çıkıştım dişlerimi sıkarak. "Kıvanç benim kardeşim!"
Kıvanç ve Tunç'la fazla yakın olabilirdik ama onlara hiç bir zaman o gözle bakmamıştım. Yavuz'un böyle düşünme nedeninin neyden kaynaklandığını bilmiyordum ama Kıvanç'ın bir şey düşünmüş olma ihtimali içimi kemiriyordu. Abisine benden böyle mi bahsetmişti?
Hayır bu imkansızdı. Kıvanç sevgilisi varken böyle bir şey düşünecek bir adam değildi. Hatta böyle bir şey düşünecek bir adam değildi. Yavuz'un böyle düşünme ihtimali kalbimi sıkıştırırken ellerimin titremesi daha da artı. Sinirden mi yoksa çarpan kalbimin heyecanından mı bilmiyordum ama fazla titriyorlardı.
"Kardeşin?" dedi Yavuz, kelimeyi yavaşça ağzında tartar gibi. Kaşlarından biri hafifçe kalkmıştı. "O zaman niye böyle tepki verdin?"
"Elini çek üstümden," dedim istemsizce bir adım geri atarken. Aslında benim ona vurmama rağmen bana dokunmamıştı bile ama sanki söyledikleriyle bir yere değmişti. Canımı acıtan bir yere. "Çünkü saçmalıyorsun. Kıvanç benim hayatımda... başka bir yerde."
"Başka bir yer neresi?" diye sordu, bu sefer sesi daha ciddiydi. Alay yoktu. Üsteleme de yoktu. Sadece merak.
Başımı çevirdim. Bahçenin loş ışığında taşların arasına sıkışmış yabani otlara baktım. Onlara cevap vermek daha kolaydı.
"Güven," dedim kısaca. "Alışkanlık. Saygı. İyi anlaşıyoruz." Omuzlarımı silktikten sonra savunmaya geçer gibi yeniden Yavuz'a döndüm. "Hem Kıvanç'ın sevgilisi var."
Yavuz bir an sustu. Sanki söylediklerimi tartıyor, kelimelerimin arasındaki boşluklara bakıyordu. Sonra yavaşça başını yana eğdi.
"Sevgilisi olması bir şey hissetmediği anlamına gelmez," dedi sakin bir sesle. Bu sakinlik sinirimi daha çok bozuyordu. "Bazen insanlar yanlış kişilerin yanında doğru duygularını saklar."
"Ne demek o?" dedim hemen. Sesim sertti ama içimde bir yer ürpermişti.
"Şu demek," diye devam etti, acele etmeden. "İnsan bazen bir şeyin adını koyar ki kendini güvende hissetsin. Kardeş dersin, alışkanlık dersin, güven dersin... Ama his, kelimeden önce gelir."
"Yeter," dedim. Bu sefer gerçekten sinirlenmiştim. "Benim hislerimi sen mi tanımlayacaksın?"
"Hayır," dedi hemen. "Ben sadece gördüğümü söylüyorum."
"Ne gördün?" diye sordum, istemeden. Dudaklarım titredi ama bunu ona göstermemek için dişlerimi sıktım.
Yavuz'un gözleri gözlerime kitlenirken, "Kıvanç'ın bakışlarını."dediğinde tokatım Yavuz'un yüzüne indi. Nedensiz bir şekilde canımı yakmıştı bu cevap, Kıvanç'la benim aramda bir şey olması mümkün değildi.
"Bunu nerden çıkardın bilmiyorum ama Kıvanç'ın bana o gözle bakmayacağını biliyorum. Salak saçma düşüncelerini kendine sakla ve bir daha sakın bunu sesli dile getirme." Yavuz'un başı yana düşmüştü. Ona attığım tokatı sonuna kadar hak ettiği için çok sert olmasına rağmen canım yanmamıştı. "Ve bir daha beni sakın ağlarken rahatsız etme!"
Yavuz başını yavaşça doğrulttu. Yüzünde ne öfke vardı ne de şaşkınlık. Tokadın izi değil, kelimelerin izi duruyordu sanki. Bir an hiçbir şey söylemedi. Sessizlik, söylediği her şeyden daha ağırdı. Ela gözleri yeniden gözlerime değdiğinde tam olarak ne düşündüğünü ya da ne hissettiğini anlamıyordum. Arkamı dönüp eve doğru ilerlerken içeri girmeden hemen önce arkamı döndüm. Yavuz bana bakıyordu.
Mutfağın arka kapısının kolunu tutup açmaya çalıştığımda kapı bir an açılmadı. Tüm sinirimi kapıdan çıkarıp kapıya tekme atarak açtığımda çatık kaşlarımla yeniden Yavuz'a döndüm.
Gülüyordu.
Bana gülüyordu.
Beni çileden çıkardıktan sonra bana gülüyordu. Üzerime kapanan kapıyı gene tekmeleyerek içeri girdiğimde cam kırıkları hala yerde duruyordu. Cam kırıklarını toplayıp çöpe attıktan sonra yeniden raftan bardak alırken söyleniyordum. "Bakışlarından anlamışmış. Neyi anlayacaksın bakışlarından?" Bardakları sinirle tepsinin üzerine koyarken ona attığım tokatın sesi zihnimde yankılandı. "Oh iyi oldu sana. Cahil kutup ayısı!" Annem avukat olduğu için insanlara hakaret etmek konusunda fazla sıkı eğitim almıştım. Yani küfür etmeden küfür etmeyi biliyorum denebilirdi.
Bardaklara çay doldurup salona döndüğümde annem ve babam hala konuşuyorlardı bahçeye çıktığımı bile fark etmemişlerdi. "Sinem o Rıza denen adam seni hangi yüzle arıyor?" Dedi babam dişlerini sıkarak. Konun buraya ne zaman geldiğini bilmiyordum ama sonundan konunun benden çıkmasına çok sevinmiştim. Çayları masaya bırakıp kendi bardağımı aldıktan sonra eski yerime oturdum.
"Sana ne Kenan?" Dedi annem kollarını göğüsünde birleştirerek. "Eski bir arkadaşım işte ziyaret etmek istiyor. Adam o kadar kalmış İstanbul'a gelmiş kovayım mı?"
"Birincisi o senin eski arkadaşın değil eski sevgilin." Dedi babam kelimelerin üstüne basa basa annemi kıskandığını gizleme gereği duymuyordu. "İkincisi hangi hakla, hangi cüretle buraya geliyor?"
Annemin kaşları havalanırken yeniden "sen ne karışıyorsun?" Dediğinde babam iyice sinirlenmişti. "Ara gelmesin." Dedi sinirden titreyen sesiyle.
"Ne demek ara gelmesin?"
"Ara gelmesin Sinem yoksa ben gireceğim devreye." Babam gerçekten annemi kıskanıyordu ve bunu zerre kadar gizleme gereği duymuyordu. Bazen babamın hala annemi sevdiğini düşünüyordum hatta buna emindim. Babam anneme hala aşıktı. Başka bir kadının eşi olmasına rağmen hala annemi seviyor annemi kıskanıyordu.
Annem bu durumdan ne kadar rahatsız gibi dursada aslında onunda hoşuna gidiyordu. Çünkü kısa kesip doğruyu söylemek yerine olayı uzatıp büyütüyordu. "Saçmala Kenan." Dedi annem savunmaya geçerek.
Annemin "Saçmala Kenan" sözleriyle kısa bir sessizlik oluştu. Babam kaşlarını çattı ama hiçbir şey söylemedi. Gözleri annemin üzerinde gezinirken, sanki hem geçmişin hem de şimdinin ağırlığını taşıyordu. Ben koltuğumda çayımı hafifçe karıştırırken, içimdeki karmaşa biraz daha büyüyordu. Babamın hâlâ anneme karşı duyduğu kıskançlık, annemin ona karşı bilinçli ama ince bir oyunla cevap vermesi... Bu evdeki dengeler, hastaneden çıktığımdan beri daha da karmaşık bir hal almıştı.
Babam sonunda derin bir nefes aldı. "O adam benim kızımın olduğu eve gelemez." Dedi dişlerini sıkarak. Beni bahane etmesini istemediğim için çayımdan bir yudum alıp sakin bir sesle, "aslında benim için bir sorun yok Rıza amcayı çok seviyorum, komik bir adam."
Rıza denen adamı hiç görmemiştim.
Teyzemin anlattıkları kadar biliyordum ama hiç görmemiştim. Hem annemin oyunu sürdürmek hemde babamı daha fazla sinir etmek için söylediğim ufak bir yalandı.
Babamın dişlerini sıktığını ve kaşlarını çattığını gördüm. Gözlerindeki sertliği fark etmemek mümkün değildi ama bir yandan da içimde garip bir sıcaklık oluşmuştu. Babam hâlâ beni korumak istiyordu. Belki de kendi kıskançlığını böyle gizlemeye çalışıyordu ama ben bunu anlıyor gibiydim.
"Hem anneminde artık birileriyle konuşup görüşmesi lazım." Derken ima ettiğim anlam gayet açıktı. Evet haddimi fazla aşmış olabilirdim ama babamda haddini fazla aşıyordu. Başka bir adamın kocasıyken annemi kıskanıp kısıtlamaya çalışması doğal değildi.
Annemin gözleri bana döndüğünde elimdeki bardağı masanın üzerine bırakıp omuzlarımı silktim. "Hem Rıza amcada tam anneme göre biri. Saygın bir adam sonuçta."
Babamın gözleri bir an daha da daraldı, yüzündeki sert çizgiler derinleşti. Kaşlarını çatarken sessizce derin bir nefes aldı, sonra yine bana baktı. Tam ağzını açıp bir şey diyecekken annem araya girip, "Haklı." Dedi babamın gözleri ona döndüğünde annemden böyle bir cevap beklemediği açıktı.
"Sinem."
"Ne 'Sinem' Kenan? Kız haklı bende artık biriyle konuşup görüşmek istiyorum olamaz mı?"
Babam kalbine bir hançer yemiş gibi kalbini tuttuğunda annemin bu cevabına bende nefesimi tuttum. Annemden böyle bir cevabı ikimizde beklemiyorduk. Babam gözlerini kapatıp derin bir nefes verdiğinde sakin kalmaya çalışıyordu.
"Canımı yakmak için söylüyorsun." Dedi güçsüz bir sesle. Bir an bu haline o kadar acıdımki kurduğum cümleden pişman oldum. Babam annemi gerçekten çok seviyordu.
Annem gözlerini babamdan ayırmadan başını iki yanana salladı. Fazla ciddi duruyordu. "Hayır Kenan." Dedi düz bir sesle, "olacakları söylüyorum ya da olması gerekenleri. Çok fazla durdun burda karın sorun etmesin."
Babam gözlerini açtığında hiçbir şey söyleyemeden sadece annemi izledi. Annem bakışlarını kaçırdığında sessizce ayağa kalkıp kapıya ilerledi. Babamın peşinden gidip ona kapıyı açtığımda babam ayakkabılarını giyiyordu.
Kapıdan dışarı çıktığında ister istemez bu haline acıdığım için ona yeniden sarılırdım. Bu sefer gerçekten içimden gelmişti. Babam derin bir nefes verdi önce sonra kolları üzerime kapandı ardından dudaklarını saçlarımda hissetim.
Babam dudaklarını saçlarımda gezdirirken gözlerimi kapattım. Kokusu bir anlığına her şeyi susturdu; annemin sözlerini, Yavuz'un bakışlarını, içimde çarpan o karmaşayı... Sanki yıllar önce yarım kalan bir an, kısa bir süreliğine tamamlanmış gibiydi.
"Üşüyorsun," dedi kısık bir sesle. Üşüyordum ama soğuktan değil. İçimden.
"Gitmek zorunda mısın?" dedim bu sefer fısıldayarak. Ne anneme karşı çıkıyordum ne de onu durdurmaya çalışıyordum aslında. Sadece cevabını bilmek istiyordum.
Babam başını hafifçe geri çekti, alnını alnıma yasladı. Gözleri doluydu ama ağlamıyordu. Yine yapmıyordu işte.
"Bazen gitmek kalmaktan daha az zarar verir," dedi.
"Bana da mı?" diye sordum. Bu soru çocukluğumdan kalmaydı. Cevabını yıllar önce alamadığım için şimdi soruyordum belki de.
Babam yutkundu.
"En çok sana," dedi dürüstçe.
Bu cümle içime oturdu. Haklıydı. Onu her gördüğümde içimde bir şey ayağa kalkıyor, sonra yine düşüyordu. Belki de en yorucu olan buydu.
Gözlerim doldu. Bu sefer tutmadım. Bir damla yanağımdan kaydı. Babam baş parmağıyla sildi, çok dikkatliydi. Sanki kırılacakmışım gibi. Daha sonra dudaklarını anlıma bastırıp beni daha sıkı sardı.
"Eskiden..." dedi titreyen sesiyle. Onunda gözleri doluydu ama yaş akmıyordu. "Bebekken... tek bana sarılınca susardın." Diyince içimde bir yer kırıldı. Babam parmaklarıyla saçlarımı düzeltirken, "şimdi başka adamları annene yakıştırıp benden uzaklaşıyorsun." Dediğinde gözünden bir damla yaş aktı.
Kollarım dahada sıkılaşırken, "Annemin mutlu olmasını istiyorum." Dedim. Babamdan hiç bir zaman nefret edemediğim için bu kadar kırılmışken birde ben kırmak istemiyordum onu bu yüzden kelimeleri seçerek kullanıyordum. "Annemde mutlu olmayı hak ediyor."
Babam sol yanağımı öptüğünde gözlerimi kapatıp beni sarmasına izin verdim. "Özür dilerim..." dedi.
Babamın dudaklarından dökülen o "Özür dilerim..." kelimesi, bugüne kadar duyduğum bütün cümlelerden daha ağırdı. Çünkü geç kalmıştı. Çünkü tek başına hiçbir şeyi onarmıyordu. Çünkü bir çocuğun yıllarca beklediği kelime tam olarak buydu ve şimdi, artık çocuk değilken gelmişti.
Bir şey söylemedim. Söylesem ya ağlayacaktım ya da onu affettiğimi sanacaktım. Oysa affetmekle hazır olmak aynı şey değildi. Sadece kollarımın arasına biraz daha sokuldum. İçimdeki o küçük kız bunu istiyordu. Bir kez daha. Son bir kez daha.
"Geri gelecek misin?" Diye sordum bu sefer sesim fısıltıdan biraz daha yüksekti.
Babam başını hafifçe yana eğdi. Gözleri hâlâ doluydu ama bu sefer içindeki kararlılığı da görüyordum. Dudaklarını kıpırdatmadan önce derin bir nefes aldı, sanki kelimeleri doğru seçmek için zamana ihtiyacı vardı.
"Geleceğim," dedi sonunda. Sesinde hem sakin bir güven hem de hafif bir hüzün vardı. "Ne zaman istersen o zaman geleceğim."
Babamın sözleri bir yankı gibi içimde dönüyordu. "Ne zaman istersen..." Kalbim istemsizce hızlandı, ama aynı zamanda bir boşluk da hissettim. Çünkü bu söz, geçmişin bütün kırgınlıklarını tamir etmiyordu, sadece geleceğe dair bir umut bırakıyordu.
"Tamam." Dedim kısık bir sesle kollarından çıkarken. "Sonra görüşürüz o zaman."
Babam dolu gözleriyle gülümsediğinde, "tamam." Dedi kısık bir sesle. "Üşüme hadi gir içeri."
İçeri girip kapıyı kapattığımda kalbim o kadar hızlı atıyorduki bir an duracak sandım. Sırtımı kapıya yaslayıp derin bir nefes verdiğimde içimde hiç bilmediğim bir his vardı.
Sanki hiçbir şey bundan sonra eskisi gibi olmayacaktı.
⚖️
Kenan ceza evi görüşme odasının önüne geldiğinde kapıda bekleyen gardiyan ona başıyla selam verip kapıyı açtı. Kenan içeri girmeden önce bir kaç saniye durup derin bir nefes aldı.
21 yıl sonra eski dostu Tamer Karahan'la karşı karşıya gelmenin ağırlığı vardı üzerinde. Kenan içeri girdiğinde kapı arkasından kapandı. Boş olan sandalyeyi çekip oturduğunda yeşil gözlerini yerden kaldırıp karşındaki adama baktı.
"Tamer Karahan." Diye mırıldandı Kenan gözleri Tamer'in üzerinde gezinirken. Tamer'in eskiden siyah olan saçlarının aralarına aklar düşmüştü, kehribar irisleri fazla yorgun bakarken, anlındaki kırışıklıklar artmıştı. Ama yüzünde Kenan'ın sinirlerini bozan bir gülümseme vardı.
"Kenan Arslan." Dedi aynı şekilde Tamer, omuzlarını dikleştirip arkasına yaslanarak gözlerini Kenan'ın gözlerine kitledi. "Deydi mi?"
Kenan anlamamış gibi kaşlarını çatarken Tamer konuşmaya devam etti. "Deydi mi beni buraya tıktığına Kenan?" Kenan cevap vermeyip sessiz kaldığında Tamer başını hafifçe salladı. "Değmiştir. Hem başsavcı oldun hemde karanlık tarafın en korkulan adamı..."
Kenan, Tamer'i içeri atarak hem istediği makamı almıştı hemde yer altın dünyasında herkes onun sözünü dinlemek zorundaydı. Çünkü Kenan hepsinin yaptığı pis işleri biliyordu. Onları yakalatması bir emirine bakarken karşında mafya babası diye gezinen o pis insanlar bile titrerdi.
"Uzatma." Dedi Kenan sert ama sakin bir sesle. "Ne istiyorsun onu söyle, benimle görüşmek istemişsin." Tamer başını sallayıp gözlerini yere indirdiğinde, "kızın ölümden dönmüş." Diye mırıldandı. "Geçmiş olsun." Tamer yeniden Kenan'a döndüğünde, Kenan kaşlarını çattı.
"Hangi düşmanın yaptı?"
Tamer'in sorusuyla Kenan'ın çenesi kasıldı. Elini masaya vurup ayağa kalkarken az önce oturduğu sandalye devrildi. "Kes sesini! Hangi yarım akıllı benim kızıma dokunmayı düşünür!" Diye gürledi. Tamer'e bakarken aklına gelen ihtimalle Tamer'in yakasına yapıştı. "Ulan yoksa sen!"
Tamer, Kenan'ın ellerini yakasından itti. "Ben dokunmadım kızına! Dokunmam da."
"Dokunmadın ama biliyorsun!" Dedi Kenan yeniden masaya vurarak. "Biliyorsun!"
Tamer bir an sustu. O anlık sessizlik, odanın duvarlarına çarpıp geri döndü sanki. Gardiyanın ayak sesleri koridordan geçip uzaklaşırken Tamer ağır ağır başını kaldırdı. "Sana kızının canına kast edenen kişiyi söylerim ama bir şartım var. Eğer onu yaparsan her şeyi anlatırım. Hatta daha fazlasını."
Kenan'ın göz rengi koyulaşırken keskin bir sesle, "Ne zırvalıyorsun lan sen?!" Diye çıkıştı Tamer'e. "Benim kızım ölebilirdi ve sen... sen benimle pazarlık mı yapıyorsun?!"
"Kenan, zorundayım." Dedi Tamer tek nefeste. "Tek isteğim Yavuz ve Kıvanç'a sahip çıkman."
Kenan sinirle gülerken başını iki yana salladı. "Hayır," dedi kısık bir sesle. "Hayır böyle bir şey asla olmayacak!"
"Kenan, Orhan geldi bu gün." Dedi Tamer sakin bir sesle. "Senden intikam almayı planlıyor. İntikam adı altında hem Yavuz'a hem Kıvanç'a kıyacak." Dediğinde sesi titremişti Tamer'in. Söz konusu kardeşi olunca evlatlarını tek başına koruyamayacağını biliyordu. "Yavuz'a Kıvanç'ın kendini kanıtlaması için Miray'ı öldürmesini istediğini söylemiş."
"Oğlun mu itti lan kızımı?!"
"Hayır ulan hayır!" Tamer'in sesi Kenan'dan daha yüksek çıkmıştı. "Kıvanç değil birinin canını yakmak karıncayı bile incitmez." Tamer derin bir nefes aldı. "Yavuz, izin vermez öyle bir şey yapmasına. 'Ben öldürürüm demiş.' Kızını o gün kayalıklarda ağlarken görüncede yanına gitmiş. Konuşmuşlar biraz sonra kızın kendini atmış Yavuzda kurtarmış."
Kenan'ın gözleri kısılırken, "Yavuz..." diye mırıldandı. "Yavuz itti kızımı."
"Hayır Kenan!"
"Kes!" Diye gürledi Kenan elini masaya yeniden sertçe indirirken. "Oğlunu korumaya çalışma bana!"
Tamer irkildi ama geri çekilmedi. Kenan'ın öfkesini yıllar önce de görmüştü; işte tam da bu yüzden korkmuyordu artık. Kaybedecek pek bir şeyi kalmamıştı.
"Kesmem," dedi dişlerini sıkarak. "Çünkü yanılıyorsun."
Kenan'ın nefesi düzensizleşmişti. Göğsü hızlı hızlı inip kalkıyor, yeşil gözleri karanlık bir noktaya kilitleniyordu. "Yanılmıyorum." Dedi keskin bir sesle. "Yanılmıyorum Tamer. Oğlun yaptı ve sende oğlunu koruyorsun o Yavuz'u da Kıvanç'ı da ben kendi ellerimle geberteceğim!" Dediğinde Kenan'ın kararı netti. Tamer'i dinlemeden görüş odasından çıkarken telefonu çıkarıp birini arayıp tek bir isim verdi.
"Yavuz Karahan'ı istiyorum. Hangi cehennemdeyse onu buraya getirin!"
⚖️
Yavuz Sinan KARAHAN
Gözlerim amcam ve Egemen'in üzerinde gezinirken ortamda saçma sapan bir gerginlik vardı. Amcan olacak o şerefsiz hala Kıvanç'ın kendini kanıtlaması gerektiğini düşünüyordu ama buna izin veremezdim. Kıvanç her şeyden habersiz yanımda otururken gözlerimi amcamdan ayırmıyor en ufak hareketini bile gözlemliyordum.
"Abi," dedi Kıvanç hemen yanımdan sesini normal tutmaya çalışarak.
"Ne var lan?" Diyip onu terslediğimde gözlerimi hala amcamdan ayırmadığım için yüz ifadesini göremiyordum.
"Amcama neden öldürecek gibi bakıyorsun?" Dediğinde gözlerim ona döndü. Yüzünde salak saçma bir gülümsemeyle doğrudan amcama bakıyor konuştuğumuzu çaktırmamaya çalışıyordu. "Öldüreceğim o piçi." Dediğimde Kıvanç'ın da gözleri hızla bana döndü.
"Gene ne oldu?" Dediğinde amcama dönerken gözlerimi kapatıp derin bir nefes verdim. Bunu Kıvanç'a söyleyebileceğim bir şey olmadığı için cevap vermedim.
Bu sabah babamı ziyarete gittiğimde babama intikam meselesinden bahsettiğimde onun böyle bir talebi olmadığını söylemişti. Babam Kenan'dan intikam almak istemiyordu. Ama amcam olacak o piç benim kardeşimi katil yapmaya çalışıyordu. Kenan'ın kızını benim öldüreceğimi söylediğimde hemen kabul etmişti.
Doğru söylemek gerekirse fazlasıyla şaşırmıştım çünkü aynı şeyi yıllar önce Egemen benim için yapmayı teklif ettiğinde asla kabul etmemişti.
Sekiz yaşında bir depoda katil olmuştum. Onların gözünde bir Karahan. Aynı şeyleri Kıvanç'a yaşatmak istemiyordum. Kıvanç'a doğru hafifçe eğildim, sesimi ancak onun duyacağı kadar kısarak. "Boş ver," dedim.
Ama kendimle çelişiyordum. Çünkü içimde bir yer, amcamın o kendinden emin bakışını paramparça etmek istiyordu. Sanki yıllar önce depoda üzerime kapanan o paslı kapı yeniden aralanmıştı da, aynı soğuk hava içeri doluyordu. O gün nasıl nefes alamadıysam, şimdi de aynı ağırlık göğsümdeydi.
Egemen, salonun diğer ucunda sessizdi. Sessizliği her zamanki gibi daha tehlikeliydi. Göz göze geldiğimizde kaşlarını neredeyse fark edilmeyecek kadar kaldırdı.
"Buradayım," diyordu o bakış.
Ama ben kimsenin burada olmasını istemiyordum.
Amcam koltukta geriye yaslandı, bacak bacak üstüne attı. "Kan meselesi hafife alınmaz," dedi sakin ama zehirli bir sesle. "Birinin kendini ispatlaması gerekir."
O an içimde bir şey koptu. Kıvanç'ın gözleri bana döndüğünde bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı. Yumruklarımı sıkarken Kıvanç'a bakmamaya özen getiriyordum. Çünkü bakarsam duramazdım. Bakarsam, onu bu masadan alıp çıkarmak isterdim. Bakarsam, sekiz yaşındaki halimi görürdüm.
Amcam konuşmaya devam etti.
"Karahan olmak böyle bir şey," dedi. "Kanla mühürlenir. Erkek adam lafla değil, yaptıklarıyla konuşur."
Egemen yerinden kımıldamadı ama omuzlarındaki gerginlik artmıştı. O da farkındaydı; bu konuşma bir sınırdan sonra geri dönülmez bir yere varacaktı.
"Abi..." Kıvanç'ın sesi bu kez daha düşüktü. Şakaya vurma yoktu içinde. Sanki adımı değil de yardım çağırıyordu.
Omzumdaki kaslar bir an gevşedi, sonra daha sert gerildi. Nefesimi tuttum. Eğer şimdi dönüp yüzüne bakarsam, gerçekten kalkıp bu evi terk ederdim. Ve bu, amcamın en çok istediği şeydi: beni kontrolsüz göstermek.
Başımı hafifçe yana eğip dişlerimin arasından fısıldadım. "Sus," dedim. "Bakma ona."
Ama çok geçti.
Amcam gülüyordu.
O sinsi, insanın içine işleyen gülüşüyle.
"Bak hele," dedi, Kıvanç'ı işaret ederek. "Daha sesini bile yükseltemiyor. Bu mu Karahan olacak?" Son kurduğu cümle tamamen kontrolümü kaybetmeme neden olmuştu.
"Sen nasıl yıllarca babamın arkasına saklanıp 'Karahan'ım' diye geçindiysen aynısını Kıvanç'ta yapar." Dediğimde amcanın yüzü kasıldı. Egemen'in gözleri benim ve babasının arasında gidip gelirken yutkundu.
Amcamın yüzündeki kasılma bir saniyeden uzun sürdü. İşte o bir saniye... yıllardır beklediğim andı.
Gülüşü dondu. Çenesindeki damar belirginleşti. Gücünün sorgulanmasına alışık değildi.
"Ne dedin sen?" diye sordu, sesi hâlâ sakin ama artık zehir değil, tehdit taşıyordu.
Bir adım attım. Yaklaşmadım aslında; sadece geri çekilmedim.
"Gayet net konuştum," dedim. "Sen yıllarca babamın arkasına saklandın. Onun soyadını kalkan yaptın.Her hangi bir bedel ödemedin, kimsenin bedel ödemesine gerek yok."
Kıvanç nefesini tuttu. Omzunun altından hafifçe titrediğini hissettim.
Egemen yerinde doğruldu. Gözleri benim yüzerimdeyken sonuna kadar benim arkamda olduğunu biliyordum.
Amcam kahkaha attı. Kısa, kesik, küçümseyici bir kahkaha.
"Bak sen," dedi. "Hepiniz çok cesur olmuşsunuz. Karahan kanını taşıyıp da bedel ödemeden yaşanacağını sanıyorsunuz."
"Bedeli ben ödedim," dedim anında. Sesim yükselmedi ama oda sustu. "Sekiz yaşında ödedim. Senin korkaklığının, babamın suskunluğunun, bu soyadının bedelini ben ödedim."
Amcamın bakışları bir anlığına kaçtı. Sadece bir an. Ama ben gördüm. "Yıllarca görmediğim işkence kalmadı, döktüğüm kanın haddi hesabı yok. Bu soyadının bedelini ben ödedim, şimdi salak saçma bir intikam için kardeşimi tehlikeye atmayacağım."
Amcamın bakışları yeniden bana döndüğünde odanın içindeki hava kalınlaştı. Sanki herkes aynı anda nefes almayı bırakmıştı. Egemen'in eli koltuğun kenarında beyazlamıştı, Kıvanç ise hâlâ sessizdi ama sessizliği artık korkudan değil, bana duyduğu güvenden geliyordu. Bunu hissediyordum. "Daha öncede dediğim gibi o öldürecek onlan kişi Kıvanç değil benim."
Bunu yapmayacaktım ama amcamı oyalamamın tek yolu buydu. "Arslan'ın kızının canını ben alacağım."
"Ne?" Kıvanç'ın sesini duyduğumda ona dönüp bakmadım. "Benden birini öldürmemi istediniz ve bu kişi bir kadın mı? Hemde bu kadın Miray mı?"
Ben gözlerimi kapatıp derin bir nefes verirken Kıvanç'ın verceği tepkiyi bekledim ama ona dönüp bakmadım.
Uzun bir sessiz oldu aramızda Kıvanç'ın amcamın karşında bana karşı çıkmasını istemiyordum çünkü amcam aramızın bozulduğunu görürse bu onun hoşuna giderdi. Ama düşündüğüm şey olmadı. "Abim yapmacak, ben yaparım." Dediğinde çatık kaşlarımla ona döndüm. Ne yapmaya çalışıyordu bu gerizekalı?
"Madem kendimi kanıtlamamın vakti geldi." Dediğinde omuzlarını dikleştirip bakışlarını amcama çevirdi. Amcamın yüzündeki gülümseme geri gelirken. "Bende kanıtlarım o zaman." Kıvanç belimdeki silahı çevik bir hareketle çekip, ayağa kalktığında amcanın yüzündeki gülümseme dondu. Çünkü Kıvanç tam olarak namluyu onun anlına dayamıştı.
Egemen'le ikimiz ileri atıldığında Egemen'in kolunu tutup onun Kıvanç'a yaklaşmasını engelledim. "Kıvanç yapma." Dedi Egemen nefesi hızlanırken. "İndir silahı Kıvanç."
Oda sessizliğe gömüldü. Sadece Kıvanç'ın nefesi, silahın namlusunun metalik sesiyle birleşiyordu. Amcamın elleri istemsizce titredi; koltuğun kenarına bastığı parmakları, yıllardır alışkın olduğu kontrolü kaybetmenin küçük ama net işaretiydi.
"Bunu... yapacağını mı sanıyorsun?" Amcamın sesi düşük, ama içinde çığlık atan bir öfke vardı. Gözleri Kıvanç'ı deşercesine süzüyor, ama titriyordu.
Kıvanç'ın gözleri kararlıydı, dudakları sıkılıydı. "Evet," dedi, sesi titremiyor, aksine soğuk ve keskin bir öfke taşıyordu. "Babam intikamını bir kadından alacak kadar karaktersiz değil bunu isteyen sensin."
Yüzümdeki tebessümle Kıvanç'ı izlerken yaptığı bu hareket fazlasıyla hoşuma gitmişti.
"Bende bir kadının öldürülmesine göz yumacak kadar karaktersiz bir adam değilim. Bu evden ya siktir olup gidersin ya da seni toprağa beni ceza evine yollarız."
Egemen hala Kıvanç'a doğru gitmeye çalışıyordu. "Yavuz, Yavuz bir şey yap al silahı elinden."
"Sıkmaz." Diye fısıldadım sadece Egemen'in duyabileceği, kendimden emin bir sesle. "Silah benim üstüme." Kıvanç amcamı vursa bile suçu benim üsteleneceğimi bildirdi. ÜBlöf yapıyordu.
"Baba kalk git!" Diye gürledi Egemen amcama bakarken. "Baba." Egemen'in omzunun bana çarpmasıyla dengemi kaybettim. Bilerek yaptı. Beni itip geri aldı, önüme geçti. Bir anlık öfkeyle dönüp ağzımı açacaktım ama göz göze geldiğimizde sustum. O bakış... "Şimdi değil." diyordu. "Yavuz, çekil," dedi bu kez yüksek sesle. Emreder gibi. Sinirlendim. Bana böyle konuşabilecek son kişiydi ama anladım; bunu benim için yapıyordu. "Baba, kalk," dedi Egemen, hiç tereddüt etmeden. Amcamın koluna girdi. "Şimdi."
"Ne yapıyorsun sen?" diye hırladı amcam ama sesi eskisi gibi dolu değildi. Az önce alnında hissettiği soğuk metal hâlâ tenindeydi. Gücü değil, korkusu konuşuyordu artık.
Kıvanç kımıldamadı. Silah aşağıdaydı ama hâlâ onun elindeydi. Gözleri amcama kilitliydi, dişleri sıkılıydı. Öfkesini zorla tutuyordu. O an anladım; sinirliydi, ama kontrol ondandı. Tetiğe basmayacağından emindim her an bir delilik yapacakmış gibi bakıyordu. "Dedim sana," diye konuşmaya başladı bu kez Kıvanç net bir sesle
"Bu evden ya kendi ayaklarınla çıkarsın ya da hiç çıkamazsın."
Egemen amcamı sertçe çekti.
"Yürü!" dedi. "Bitti."
Amcam bir an bana baktı. Gözlerinde nefret vardı ve bunu asla gizlemiyordu. Kaybetmişti. Bunu ikimiz de biliyorduk. Söylene söylene, Egemen'in kolundan kurtulmaya çalışarak ama başaramayarak kapıya doğru sürüklendi.
Kapıdan çıkarken son kez dönüp baktı.
"Bu daha bitmedi," dedi.
"Hiç başlamamıştı zaten," dedim.
Kapı kapandı. Ev sessizliğe gömüldü.
Kıvanç tuttuğu nefesi bırakırken ona doğru bir adım attım ama geri çekildi. "Amcamın istediğini ona vermemek için sustum." Dedi bana bakarak. "Tek bir soru soracağım cevabın net olacak."
Soracağı soruyu biliyordum. Böyle bir şeyi kabul edip etmediğimi soracaktı. Eve girmeden önce yediğim tokattan dolayı yanağım sızlarken, "kabul ettim." Dedim kabul etmiştim. "Kabul ettim evet ama dokunmadım kıza." Amcam bir kere daha kardeşime dokunmasın diye kabul etmiştim.
Kabul ettiğimi söylediğim an Kıvanç'ın yüzü gerildi. Bir anlık sessizlik oldu. O sessizlikte, yıllardır aramızda söylenmemiş ne varsa hepsi üstüme yıkıldı sanki. Gözlerime bakıyordu ama beni görmüyordu; kafasının içinde başka bir Yavuz vardı. Belkide bir daha asla abisi olarak görmeyeceği asla affetmeyeceği biri vardı.
Bir adım attı. Sonra durdu.
"Bunu..." dedi, yutkundu. "Bunu benim için yapıp tek başına mı taşımayı düşündün?"
Cevap vermedim. Çünkü ne desem yalandı. Evet, taşımayı düşünmüştüm. Hep yaptığım gibi.
Kıvanç bir kez daha yaklaştı. Bu sefer durmadı. Omzuma çarpacak sandım ama çarpmadı. Kolları bir anda belime dolandı. Sertti sarılışı. Ne teselli vardı içinde ne de acıma. Tutunuyordu. Sanki bırakırsa ben dağılacaktım.
Bir an donup kaldım. Refleksle kollarım havada asılı kaldı. Sonra... bıraktım kendimi. Ellerim sırtına gitti. Avuçlarım titrediğini fark etti. O an anladım; güçlü durmaya çalışan sadece ben değildim.
"Bir daha," dedi göğsüme bastırarak yüzünü, sesi boğuk ama netti.
"Bir daha benim yerime cehenneme inmeye kalkarsan... izin vermem."
Saçlarının tepesine çenemi yaslamıştım. Çocuktu hâlâ. Benim korumaya çalıştığım, kirlenmesin diye kendimi parçaladığım o çocuk. İçimde bir yer ilk defa gevşedi. İster iki yaşında olsun ister on iki ister yirmi iki ister kırk iki. Hep benim küçüğüm olarak kalacaktı. Ben benim korumaya çalıştığım o çocuk olarak kalacaktı.
Kıvanç'ın o kıza hissettiği duygu aşk değildi. Biraz daha detaylı düşününce sadece yakın olduklarını anlayabiliyordum. Yüzeysel baktığımda dün Kıvanç o çocuk restorana girdiğinde Miray'ı kıskanmış gibi görünüyordu ama aslında sadece onu korumaya çalışıyordu. Bana ve amcama karşı tavrıda bu yüzdendi. Bir intikam oyunu yüzünden suçsuz bir kızım zarar görmesini istemiyordu.
Konu gerçekten intikam almak olsa amcamdan önce Kenan'ın kafasına ben sıkardım ama konu hiçbir zaman intikam olmamıştı. Amcam kendi çıkarları için intikam adı altında bizi kullanmıştı. Büyük bir ihtimalle bu kızla ya da Kenan'la bir zoru vardı ve gene bizi kullanarak bunu halletmek istiyordu.
Egemen yeniden yanımıza geldiğinde Kıvanç kollarımın arasından çıkıp Egemen'e baktı. "Kusura bakma Egemen abi." Dedi kısık bir sesle. "Haddimi biraz aştım ama beni kabul etmesi için öyle olmam gerekiyordu."
Egemen, Kıvanç'ın karşında durduğunda hiçbir şey söylemeden kollarını açıp ona sarıldı. "Amcamın emaneti." Dedi sırtını sıvazlarken. "Doğru olanı yaptın."
Egemen'in Kıvanç'ı kollarının arasına alışını izlerken boğazım düğümlendi. Egemen'in sarılışı ne sertti ne de tereddütlü. Babasının yaptıklarını onaylamayan ama bizide yalnız bırakmayan bir adamın sarılışıydı bu. Yıllardır böyleydi bu durum. Amcam bana işkence ederken bile babasına karşı çıkmasada hep benimle beraber yanmayı seçmişti. Her suçuma ortak olmuş her durumda yanımda olmuştu. Belkide amcam bu yüzden ondan nefret ediyordu.
Kıvanç'ın omuzları yavaşça gevşedi. Az önce tetiğe gidecek kadar gerilmiş olan beden, sonunda nefes almayı hatırladı. Egemen'in sırtını sıvazlayışında bir onay vardı, bir "yalnız değilsin" sessizliği.
Ben hâlâ olduğum yerde duruyordum. Bir adım atsam, içimde yıllardır tuttuğum her şey dökülecek gibiydi. Egemen Kıvanç'tan ayrılıp bana baktı. Gözlerinde soru yoktu. Yargı hiç yoktu. Sadece yorgunluk vardı.
"Bu iş burada kapandı," dedi net bir sesle. "Ama babam durmayacak gibi Yavuz. Bu sefer hepimizi yakacak."
Elimi saçlarıma geçirip karıştırırken bir sonraki hamlemi planlamaya çalışıyordum. "Onun zoru benimle." Diye mırıldandım düz bir sesle. "Amacı beni ortadan kaldırmak."
Kıvanç gözlerimin içine bakarak "o ne demek oluyor?" Dediğinde derin bir nefes verdim.
"Bir şey demek olmuyor."
Amcam beni öldürmeye çalışıyor demedim.
"Biz kıza zarar vermesek bile o bir yolunu bulur."
Kenan'ın kızını korumaya çalışacağım aklımın ucundan bile geçmezken o gün o kayalıklarda ağlayan kız bir türlü gözümün önünden gitmiyordu.
Ölmek isteyecek kadar yalnız kalmıştı.
Babasının olacak piçin yaptıkları yüzünden yıllarca tek başına savaşmak zorunda kalmıştı. Bu kızda her ne gördüysem onu ölüme terk etmek istememiştim. O kızın gözlerinde ki ışık en karanlık ortamı bile aydınlatacak cinstendi.
"Savcının kızını korumamız gerekiyor."
Egemen ve Kıvanç bana baktığında, ikisininde kaşları çatıktı. "Biz açık açık bunu yapmayız Yavuz." Dedi Egemen düz bir sesle. "Babam Miray'ı senin kurtardığını öğrenirse kalemini kırar eline verir." Egemen koltuğa otururken, Kıvanç'ın eli saçlarına gitti. Amcam Miray'ı denizden çıkarıp yaşattığımı duyarsa büyük bir ihtimalle beni ihanetle suçlar daha sonra beni acılı bir ölümün kollarına bırakırdı.
"Siz korumazsınız." Dedi Kıvanç net bir sesle."Ben korurum"
İtiraz edecek oldum. Dilim dönmedi. Çünkü ilk defa söylediği şey delilikten değil, karardan geliyordu. Gözlerinde o an silahı tuttuğundaki öfke yoktu. Daha tehlikelisi vardı: sakinlik.
"Hayır," dedim sonunda, sesim düşündüğümden daha kısıktı. "Bunu tek başına yapamazsın."
"Tek başıma değilim," dedi. Bakışlarını benden ayırmadan konuşuyordu. "Ama en önde ben olurum."
Egemen koltuktan doğruldu.
"Kıvanç—"
"Abi," diye sözünü kesti bu kez. "Amcama karşı durduğumda ne olduğunu gördün. Bana dokunamadı. Dokunamaz da. Ama abime... ona her şeyi yapar."
Gözlerim istemsizce Egemen'e kaydı. O da bunu biliyordu. Hepimiz biliyorduk. Amcamın bana biçtiği son çoktan yazılmıştı. "Ben zaten ölü sayılırım," dedim sertçe. "Ama sen—"
"Ben senin kardeşinim," dedi Kıvanç gözlerimin içine baka baka. "Ve bu yüzden tam da bu işi ben yaparım." Bunu söylerken sesi titremiyordu, korkmuyordu, öylesine söylemiyordu.
O an fark ettim:
Beni korumaya çalışmıyordu.
Benim yerime yanmaya hazırdı.
Ya da savcının kızı için kendini yakacaktı.
Kıvanç salak saçma duyguları aşk sanacak kadar saf bir çocuktu. Ne kadar savcının kızına hissettikleri bir minnet duygusu olsada o bunu aşk sanıyor olabilirdi. İçimde bir an pişmanlık ateşi yandı, bunu Kıvanç'a ben öğretmiştim. Kıvanç hiç bir zaman benim yüzümden rol yapamazdı. Babam beni nasıl yetiştirdiyse ben onu tam tersi şekilde yetiştirmiştim.
Bir adım attım. Önünde durdum. Aramızda bir karış mesafe vardı sadece. "Oğlum," dedim az önce dağıttığı saçlarını düzelterek. "Kıvanç'ım," soracağım soru için kendimi hazırlarken bir kaç saniye vakit kazanmaya çalışıyordum. Omuzlarından tutup derin bir nefes verdiğimde gözlerinin içine bakamadım. "Savcının kızı için kendini yakmayacaksın dimi abim?" Dediğimde içim acıdı. Bu sorunun cevabını neden bu kadar irdelediğimi bilmiyordum ama cevabını öğrenmeden içim rahat etmeyecekti.
Kıvanç'ın gözleri büyüdü. "Abi saçmalıyorsun." Dediğinde gayet ciddiydi. "Miray benim kardeşim! Tek onun için değil Ezgi ve İnci içinde bunu yaparım. Babalarımızın savaşında bizim zarar görmemizi istemiyorum bu bir kişiye özel olan bir şey değil."
Miray'ın attığı tokatın sesi zihnimde yankılanırken yanağım bir kez daha sızladı. "Kendini tehlikeye atmadan sadece yanında duracaksın Kıvanç." Dediğimde başını salladı ben veya Egemen ona doğrudan yaklaşamazdık ama Kıvanç tam yanında durup onu amcamdan koruyabilirdi.
"Egemen," dedim gözlerimi Kıvanç'tan ayırırken. "Sen Kıvanç'ın yanında kal. Nolur ne olmaz, ben şirkete uğrayıp geleceğim." Egemen başını sallayıp onaylarken Kıvanç'ın omuzunu sıvazlayıp evden çıktım.
Gözlerim ister istemez Miray'la konuştuğumuz yere kayarken derin bir nefes verdim. O kızı gördüğümden beri hiçbir şeyin eskisi olmayacağını biliyordum.
Ama bu kadar hızlı değişmesine hazır değildim. Bana doğru gelen iki polis memurunu görünce gözlerimi kapatıp derin bir nefes verdim. Orhan Karahan gene yapacağını yapmıştı.
"Yavuz Sinan Karahan?" Dedi Polis memurlarından biri yanıma gelir gelmez. Gözlerim sitenin dışında bekleyen siyah arabaya kaydığında batan güneş üstüne vurduğu için parlak görünüyordu. Etrafta herhangi bir polis arabası yoktu.
"Benim." Diyerek onayladığımda polis memurlarından biri belindeki silahı çıkardı. Siyah arabanın içinden bir kaç tane daha adam çıktı.
Yeni bir oyun başlıyordu ve ben ilk defa bir sıfır gerideydim.