-2 gün sonra- Sinem, evin anahtarlarınıda alıp bir şey unutmuş olup olmadığını kontrol etmek için arkasını dönüp evi yeniden gözleriyle kontrol etti. Her şey tam görünüyordu ama Sinem'in kafasında başka düşünceler vardı. Salona bakınca gözünün önünde tek bir an canlandı. "Nasıl yaparsın bunu anne ya? Nasıl alırsın bu adamı eve?!" Miray, Sinem'in gözlerinin içine bakıp bağırırken Kenan ,Miray'ın koluna dokunarak; "kızım," dediğinde Miray kolunu kendine çekerek Kenan'ı itti. "Kızım deme bana benim senin gibi bir babam yok," dediği sırada Sinem'in tokatı Miray'ın yüzüne indi. Sinem gözlerini açıp derin bir nefes verirken kapının yanındaki kombiden ne doğru ilerledi, Miray'ın fotoğraflarından birini eline alıp gözlerinin içine baktı. "Güzel yüzlüm ,özür dilerim annem..." Kapının çalmasıyla bir an Sinem, fotoğrafı hızlıca yerine bıraktı. Gözlerinde beliren yaşları silmeye bile vakti olmadan kapıya yöneldi. Kalbi, göğsünde ağır ağır çarpıyordu. Kapıyı araladığında karşısında Kenan'ı buldu. Kenan'ın üzerinde koyu renk bir kaban vardı, göz altları morarmış, saçları dağınık, yüzünde yorgun ama tanıdık bir ifade... O bakışı, yıllar sonra bile Sinem'in içini burkuyordu. Kısa bir süre sessizlik oldu. İkisi de birbirinin gözlerinin içine baktı ama yılların yükü ikisinin arasına görünmez bir duvar örmüştü. Sinem, derin bir nefes aldı, sesini olabildiğince sakin tutmaya çalışarak sordu: "Niye geldin, Kenan?" Kenan, bakışlarını yere indirdi, dudaklarının kenarında acı bir gülümseme belirdi. Sonra gözlerini tekrar Sinem'e çevirdi. "Yalnız bırakmak istemedim seni," dedi kısık ama kararlı bir sesle. Sinem'in gözleri kısa bir an yumuşadı, sonra hemen toparlandı. Kapının eşiğinde olduğu yere yaslandı, kollarını göğsünde kavuşturdu. "Yıllarca yalnız bıraktın... şimdi mi aklına geldi?" Kenan'ın gözleri bir an dondu, sonra hüzünle kıstı. Dudaklarını araladı ama hemen konuşmadı. İçinden geçen binlerce kelime vardı ama hangisini söylese doğru olacağına emin değildi. Sonunda sadece şu kelimeler döküldü ağzından: "Biliyorum... haklısın. Ama bu defa gitmeyeceğim." Sinem başını yana çevirdi, Kenan'ın gözlerinin içine bakmamak için. İçinde fırtına kopuyordu, yüzüne yansıtmamak için dişlerini sıktı. Kapının önünde, geçmişin yaralarıyla bugünün kırgınlığı birbirine karışmıştı. "Miray," dedi Kenan gözleri bir an evin içine kaydı. "İçerde mi?" "Değil." Dedi Sinem hala Kenan'a bakmıyordu. "Hastanede şimdi az önce yanındaydım birazdan restorana geçecekler bende oraya gidiyorum." Konuşmak istemediğini ses tonuyla açıkça belirtip çantasında bir şey arıyormuş gibi çantasını karıştırdı. "Ben bırakayım seni," dedi Kenan hiç beklemeden. Sinem itiraz etmek için ağzını açınca konuşmasına izin vermedi. "Sinem hayır falan deme ben bırakacağım seni." Kenan'ın eli Sinem'in eline değer değmez Sinem elini geri çekti. "Kenan." Dedi sert bir sesle, Kenan ellerini teslim olur gibi yukarı kaldırıp Sinem'in yüzüne bakmaya devam etti. "Tamam, tamam dokunmuyorum ama izin ver beraber gidelim hastaneye." Dedi yalvarır gibi ellerini indirip Sinem'in cevabını beklerken sinem derin bir nefes verdi. "Kenan, Miray seni görmek istemiyor.Hem şimdi arkadaşlarıda yanında olacak salak saçma haberlere çıkmışsın zaten çoçuklar sinirli sana bak lütfen zorlaştırma." "Salak saçma haber," dedi Kenan gözlerini kısarak. "Ne haberi?" "Taksiye binerken çektikleri," dedi Sinem yorgun bir sesle. Kenan'ın kaşları iyice çatılmıştı hafızasını yoklayıp o anı hatırlamaya çalışırken Sinem evin kapısını kapattı. "Hatırlamıyorsun dimi?" Dedi hala Kenan'ın gözlerine bakarken Kenan kafasını iki yana sallarken Sinem derin bir nefes verip gitmek için arkasını döndüğü sırada Kenan bir adım ileri atılarak, "Sinem." Dedi. Sinem cevap vermeden evin bahçesinden çıkarken Kenan peşinden gidip yeniden bileğini yakaladı. "Sinem." Dedi yeniden daha düz bir sesle. "Sinem magazin dünyası işte boş boş haber yapıyorlar inanma öyle haberlere." "Ya bırak Allah aşkına Kenan ya," dedi Sinem yüzünü buruştururken sesi gene biraz daha yüksekmişti. Bartu ,Sinem'in sesinin yüksekliğini duyunca camı biraz daha indirdi. "Magazinmiş," dedi yeniden Sinem kolunu sertçe çekerek Kenan'ın elinden kurtardı. "Adamlar haklı ama Kenan, senin 'düşmanlarının' benim kızıma zarar vermediği nerden belli?" Kenan'ın yüzü bir anda gerildi, çenesindeki damar belirginleşti. Dudaklarını sıktı, gözlerinde öfke ile çaresizlik birbirine karışıyordu. "Sinem... öyle deme," dedi dişlerinin arasından. "Ben onların sana ya da Miray'a dokunmasına izin verir miyim?" Sinem, gözlerini kısarak ona döndü. Dudaklarının kenarında acı bir tebessüm belirdi. "İzin verip vermemenin önemi yok, Kenan. Onların sana düşman olması yetiyor zaten. O yükü biz taşıyoruz. Ben taşıyorum, kızım taşıyor. Senin savaşın hep bizim kapımıza dayandı." Kenan bir adım daha attı, sesi titreyerek ama ısrarla konuştu: "Ben öyle bir baba değilim, Sinem. Kızımı tehlikeye atacak bir adam değilim!" "Sen zaten baba değilsin!" diye patladı Sinem, sesi bahçede yankılandı. Gözlerinden yaşlar süzüldü ama elinin tersiyle silmeden devam etti. "Sen, yıllar önce bu evin kapısından çıkıp giden bir adamsın. Bizim bütün yükümüzü bırakıp giden bir adam... Şimdi kalkıp bana baba masalı anlatma." Kenan'ın nefesi boğazında düğümlendi. Bir an geri çekildi, ama hemen toparlanmaya çalıştı. "Sinem... ne olur," dedi kısık sesle. "Bir kere, sadece bir kere bana inan. Ben bu defa gitmeyeceğim." Sinem başını iki yana salladı, gözlerinde hem kırgınlık hem öfke vardı. "Geç kaldın, Kenan," dedi soğuk bir sesle. "Çok geç kaldın. Miray'ın hayatına girebilmek için artık sözlerin yetmez. Sen yıllar boyunca yokken ben vardım. Onu ben büyüttüm. Şimdi ortaya çıkıp 'ben buradayım' demekle baba olunmuyor." Kenan ellerini çaresizce açtı, "ben sana ne diyeyim Sinem, sen ayrılmadın mı benden? 'Ben ve kızımdan uzak dur diyen sen değil miydin?"sanki sözleriyle Sinem'in kalbine dokunmaya çalışıyordu. "Ben ister miydim kızımın benden uzak büyümesini? Ben ister miydim kızım bana düşmanına bakar gibi baksın? Sinem... Miray benimde kızım." diye haykırdı sonunda, sesi titreyerek. "Ben sana bizden uzak dur dedim! Pis işlerini bize bulaştırma dedim!" dedi Sinem gözlerini ondan ayırmadan. "Gidip başka bir kadınla evlen ondan bir çocuğun olsun mutlu ol demedim!" Gözlerinden bir damla yaş yanağına süzülürken sesi titremişti. "Benim senden sonra tek hayatım Miray oldu anladın mı? Kameralar karşında koluma bir adam takıp gezmedim!" Kenan'ın karşısında daha fazla küçük düşmemek için arkasını dönüp gitmeye yeltendi ama ibirden durup yeniden Kenan'ın karşısına dikildi. "Miray senin yarım kalmış pişmanlığın... ama benim bütün hayatım." Sinem yeniden arkasını dönüp gitmek için adım attığı sırada Kenan ellerini beline koyarak sadece Sinem'in arkasından baktı. Sinem biraz ilerledikten sonra yeniden arkasını döndü bu sefer gözlerindeki öfke daha net anlaşılıyordu. "Bir daha sakın Kenan," dedi işaret parmağını Kenan'a sallarken. "Sakın bu pis işlerini kızıma bulaştırma." "Sinam sen anlamıyor musun? Miray'ın bir şeye bulaştığı yok güvende." "Hadi ordan gerizekalı benim kızımın adı senin adınla aynı haberde alınmayacak, Miray'ın karşısınada çıkma." Sinem yeniden Kenan'ın konuşmasına izin vermeden hızla arkasını dönüp uzaklaştırken Kenan bir süre arkasından baktıktan sonra sinirle arabaya bir tekme savurdu. Bartu arabanın şöför koltuğunda olan biteni izlerken Kenan gene aynı sinirle arabaya bindi. "Kenan bey," dedi Bartu kontrolü bir ses tonuyla. "Hastaneye mi gidiyoruz?" "Bitti... beni tamamen sildi," dedi Kenan. hırıltılı bir sesle. Gözlerini kapattı, alnını elleriyle ovuşturdu. Yılların yükü bir anda sırtına binmiş gibiydi. İçinden geçen tek şey vardı: Sinem'in gözlerindeki nefret. Bartu sessiz kaldı. Kenan'ı uzaktan gözleyip nabzını ölçmeye çalışıyordu. Kenan başını iki yana salladı, dişlerini gıcırdattı. "Benim kızımın adı benim adımla yan yana anılmayacakmış öyle mi?!" diye bağırdı. "Benim kızım! Benim kanım! Benden daha çok kim sahip çıkabilir ona?" Sesi çatladı, nefesi kesildi bir anlığına. Yumruğunu dizine vurarak devam etti: "Ben yokken... ben yokken Sinem büyüttü diye... benim baba olduğumu inkâr mı edecek?!" Gözlerinden bir damla yaş süzüldü, hemen sildi ama Bartu fark etmişti. Kenan öfkesini bastırmak için yeniden arabaya vurdu. "Bartu," dedi birden, sesi bu kez daha kararlıydı. "Hastaneye gidiyoruz." "Kenan bey..." diye başladı Bartu, ama Kenan öyle bir baktı ki susmak zorunda kaldı. "Ben kızımı göreceğim," dedi Kenan dişlerinin arasından. "İster kabul etsin ister nefret etsin... Miray benim yüzüme baka baka 'sen benim babam değilsin' diyene kadar ben vazgeçmeyeceğim. Sinem'in dediği gibi yarım kalmayacağım." "Kenan bey," dedi Bartu yeniden daha sert bir tonda. "Masal hanımın gösterisi varmış Aylin hanım kesinlikle gitmeniz gerektiğini söyledi eğer şimdi hastaneye gidersek işler daha da kötü olur." Kenan gözlerini tamamen yanındaki adamın gözlerine kitlemişti. "Sizin için daha kötü olur." Diye yeniledi Bartu daha ılımlı bir ses tonuyla. Kenan yeniden elini anlına atıp ovuşturdu. "Devam et." Dedi kısık bir sesle. Bartu arabayı çalıştırdı, motorun sesi bahçedeki sessizliği böldü. Kenan, Sinem'in arkasından hâlâ bakıyordu; gözlerinde hem öfke hem de kırılmış bir sevgi vardı. İçinde, yıllardır biriktirdiği özlem ve pişmanlık birbirine karışıyordu. ⚖️ "Miray iyisin dimi canım yürüyebilirsin?" Dedi Ezgi inatla koluma girmeye çalışırken. Hastaneden çıkmak için son hazırlıklar ve son kontrolleri yapmış odanın kapısında bekliyorduk normalde bir gün önce çıkmam gerekirken aniden ateşlendiğim için bir gece daha burda kalmak zorunda kalmıştım. "Ezgi felç geçirmedim yürüyebilirim tabii ki." dedim, sesime biraz alay kattım ama gözlerimdeki yorgunluğu gizleyemedim. Kolunu inadıma koluma dolamaya çalışıyordu, ben de hafifçe çekip saç tokamı bileğimden çıkararak saçlarımı topladım. At kuyruğum omzuma düştüğünde, en azından biraz toparlanmış gibi hissettim. "Tamam o zaman, sen burada bekle," dedi Ezgi, gözlerime kısa bir an bakıp derin bir nefes aldı. "Ben gidip doktorla konuşayım, sen burdan bir yere kıpırdama sakın." Onun adımlarını koridorda duyarken elimle çantamın sapını sıktım. İçimde garip bir huzursuzluk vardı ama sebebini bulamıyordum. Başımı kaldırdığımda gözüm giriş kapısına takıldı. Kapı açıldı, Eylül'ün yalancı sıcağı içeri doldu. Kalabalığın arasında tanıdık bir yüz... Tanıdık ve yabancı aynı anda. Babam hastanenin kapısından girer girmez gözleri direk beni bulmuştu. Sanki yüzlerce insanın arasından sadece beni görmek için gelmiş gibiydi. O an boğazım kurudu, nefesim kesildi. Kafamın içinde doğum günümde yaşadığım o rezalet an canlanırken başımın ağrısı dahada artıyordu. Babamın adımları beni görünce durdu sanki daha fazla yaklaşmaya cesaret edemiyor gibiydi. Sinirle ona doğru ilerleyip koluna yapıştım o ne yaptığımı sorgularken "yürü." Dedim dişlerimi sıkarak hastanenin dışına geldiğimizde kolundan itip karşısına geçtim. "Ne işin var senin burada?" dedim, sesim titriyordu ama öfkem çok daha baskındı. Kollarımı göğsümde kavuşturup karşısına dikildim. Hastanenin önü kalabalıktı ama bana o an dünya bomboş gibi geliyordu; sanki sadece ben ve o vardık. Babam gözlerini kaçırdı. Dudakları kıpırdadı ama bir süre kelime çıkmadı. Ben sustuğu her saniyede daha da öfkelendim. "Cevap versene! Yıllarca ortada yoksun, sonra bir gün ansızın çıkıp geliyorsun. Doğum günümde rezil ettin beni, şimdi de burada karşıma çıkıyorsun." Sesim yükselmişti. Yanımızdan geçen birkaç kişi dönüp baktı ama umurumda değildi. Babam ellerini cebine soktu, gözleri kısa bir an benimkilere değdi, sonra yere kaydı. "Miray... ben sadece iyi olduğunu görmek istedim," dedi kısık bir sesle. Kahkaha attım, ama o kahkahanın içinde kırgınlık, acı, öfke... her şey vardı. "İyi miyim diye merak ettin ha? Senin yüzünden annemle kavga ettim, senin yüzünden yıllardır içimde kocaman bir boşluk var. Senin yüzünden hayatımda hep bir eksiklikle büyüdüm. Ama sen? Sen sadece şimdi iyi olup olmadığımı merak ettin öyle mi?" Onun gözlerindeki kırılganlığı gördüm, ama içimdeki öfke buna aldırmama izin vermiyordu. Yaklaşık iki adım attım, gözlerimin içine bakmaya zorladım. "Bak bana," dedim sertçe. "Ben senin kızın değilim. Seninle aramda baba-kız ilişkisi diye bir şey hiç olmadı. O kelimeyi ağzına alma bile. Anladın mı? Benim babam yok! Olmadı." O bana sesizce bakarken içimdeki öfkenin giderek daha fazla arttığını gördüm. İçimde bütün duygular öyle bir karışmıştı ki bir an sinirden oturup ağlayacaktım. "Beni bulmaya çalışma bir daha. Hayatıma girme. Çünkü ben senin yokluğuna alıştım, varlığını taşıyacak gücüm yok." dedim, boğazımda düğümlenen sözcükleri zorla itip arkamı döndüm. "Miray... bir dakika n'olur." tam o anda elimden tutup durdurdu. Öyle sert değil, öyle bastırıcı değil... sadece çaresiz bir dokunuştu. Dönüp baktığımda gözlerindeki yaşları gördüm. Yıllardır görmediğim, belki de görmek istemediğim bir adamın gözlerinde titreyen bir kırılganlık... "Bir kere, sadece bir kere izin ver," dedi sesi titreyerek. "Kızıma sarılmadan gidemem. Ben seni o gün o halinle gördüm..." başını yere eğip gözlerini kapattı ardından derin bir nefes verdi. "Bir kere izin ver sana sarılayım, biliyorum istemiyorsun beni ,yüzümü bile görmek istemiyorsun ama benide anla kaç gecedir gözüme uyku girmedi benim. Kızım..." bileğindeki elini çekip yüzüme yerleştirdiğinde geri çekilmedim ama göz göze gelmemek için başımı eğdim. "Ben seni o kumların üstünde yatarken gördüm ya nefesim kesildi benim... ben seni kaybettim sandım Miray'ım." Babamın sesi kulaklarımda çınlarken eli hâlâ yüzümdeydi. Parmaklarının titrediğini hissedebiliyordum. O an zaman durmuş gibiydi. Kalabalık, hastanenin uğultusu, dışarıdaki gürültü... hepsi sustu. Sadece onun sesi ve nefesi vardı. "Ben seni kaybettim sandım, Miray'ım..." dediğinde, göğsümün ortasına kocaman bir ağırlık çöktü. Kalbim öyle hızlı çarpıyordu ki, duyulmasından korktum. Gözlerim istemsizce doldu, ama inatla yanaklarımdan süzülmesine izin vermedim. Başımı eğmiştim, onun gözlerine bakmamak için. Çünkü baksaydım, belki bütün duvarlarım yıkılacaktı. Onca yıl boyunca kendime söylediğim "Benim babam yok" cümlesi, bir anda yerle bir olacaktı. Babam başımı elleriyle yavaşça kaldırmaya çalıştı. "Baksana bana... bir kere," diye fısıldadı. Gözlerinde öyle bir yalvarış, öyle bir pişmanlık vardı ki... içimden yükselen öfke, kırgınlık, boşluk... hepsi birbirine karıştı. Saçlarımı okşadı. Yavaşça, özenle, sanki her telini ezberlemek ister gibi. Sonra alnıma dudaklarını koydu. Dudaklarının titrediğini hissettim. Nefesini, içinde taşıdığı acıyı... "Güzel yüzlüm... ben seni hiç bırakmak istemedim. Ben seni hep taşıdım içimde, her yerde, her şeyde... Ne kadar uzağında olsam da, sen hep bendeydin. Bunu bil," dedi. Sesi çatlamıştı, her kelimesi sanki boğazından kanatarak çıkıyordu. Ben hâlâ tek kelime etmedim. Boğazımda düğümlenen o acı, çıkmama izin vermedi. Ağlamak istemedim. Ona gözyaşı vermek istemedim. Ama gözlerimdeki yaşlar yanaklarımı yakarcasına birikip duruyordu. Kollarını yavaşça bedenime sarıp beni göğsüne çekti. "Beni affet demeyeceğim... çünkü affetmeyeceğini biliyorum. Ama kızım..." Sesindeki titreme boğazımı düğümledi. "Miray'ım,ben kaybettim sandım seni." Bedenimdeki kolları sıkılaşırken anlını saçlarıma yasladı. Kolları öyle sıkı sarmıştı ki beni sanki bırakırsa kaybolacaktım, saçlarımdaki nefesi öylesine çaresizdi ki gözlerim daha çok yanmaya başladı. Dudaklarını saçlarıma bastırarak beni daha çok göğüsüne çekti. "Kızım... Ben özür dilerim bunca yıl yalnız kaldığın için özür dilerim." Sesi titredikçe boğazım düğümlendi. Onun pişmanlığını dinlerken kalbimde öyle büyük bir sıkışma hissettim ki nefes almak bile zorlaştı. Tekrar dudaklarını saçlarıma bastırdı o an kalbim kocaman bir boşluğa düştü. İçimdeki öfke hâlâ taze, kırgınlık hâlâ canlıydı... ama yıllardır duymadığım bir söz, hissetmediğim bir sarılış içimi delip geçti. Onun kollarında çocukluğumun eksik parçası vardı sanki. Gözümden bir damla yaş yanağımın üzerinden aktı ama babam fark etmedi. Yavaşça kollarımı kaldırıp ona sarıldığımda "tamam" diye fısıldadım sesimi düz tutmaya çalışarak. "Ağlama hastanenin önünde" dediğimde sesim daha yüksek çıkmıştı. Bir adım geri atıp kollarının arasından çıktığımda hala yüzüne bakmıyordum. Başımın ağrısı şiddetlendiğinde dünya sanki ayaklarımın altından kayıyordu. Bir an için gözlerim karardı, dizlerim titredi babam bir adım daha atıp beni yeniden kendine çekti. "Miray," sesindeki endişeyi saklama gereksimi duymamıştı. "İyi misin kızım? Sakin ol tutun bana." Kendimi toparlamaya çalışıp doğrulduğumda babam hala beni sıkıca tutuyordu. "İyiyim." Diye mırıldandım geri çekilmeye çalışırken ama babam izin vermedi. "Kızım bayılacaktın az önce nasıl izin verirler senin taburcu olmana?" Derken sesinde endişenin yanında birde öfke vardı. "Doktorun kim senin,bu nasıl bir ihmalkarlık?" "Baba iyiyim." Yeniden daha sert bir sesle, kendimi toparlayıp babamın kollarının arasından çıkarken. "Git sen artık." "Sen nereye gideceksin?" Bakışlarımı babama kaldırırken "annemin yanına." Diye mırıldandım babam elimdeki çantaya uzanıp çantayı kendi eline aldığında hala ona bakıyordum. "Ben bırakırım annenin yanına," dedi babam kararlı bir sesle. Çantam artık onun elindeydi, geri almak için hamle bile yapamadım. "Hayır, gerek yok." dedim hemen. Sesimde sertlik vardı. "Ezgi burada, birlikte gideceğiz." Babam başını iki yana salladı. "Söyle oda gelsin bekliyorum hadi." "sana söyledim ya," dedim, gözlerimi kısmıştım. "Ezgi benimle. Onunla giderim." Ama babam sözlerime aldırmadı, gözleri ciddiyetle parlıyordu. "Miray, senin az önce nasıl sendelediğini gördüm. Sen daha yeni toparlanıyorsun,Ben bırakacağım seni annenin yanına." Başımı öfkeyle iki yana salladım. "anlamıyorsun galiba. Seninle bir yere gitmek istemiyorum. Ezgi geliyor, o bana yeter." Babam bir adım yaklaştı, gözlerimdeki kararlılığı fark etmiş olacak ki meydan okur gibi bana bakıyordu. "Sen ne dersen de, ben bırakmadan içim rahat etmeyecek. İstersen hiç konuşma benimle, istersen yol boyunca yüzüme bakma. Ama senin arkamda bırakıp öylece gidemem Miray. Buna gücüm yok." Sesinde öyle bir ısrar, öyle bir inat vardı ki içimdeki öfke yeniden kabardı. Ama aynı zamanda gözlerimin arkasında yanmaya başlayan bir acı... Babamın bu kadar diretmesi, aslında ne kadar korktuğunu, beni kaybetmekten nasıl delicesine korktuğunu gösteriyordu. Ağzımı açtığım sırada hemen arkamdan Ezgi'nin sesini duydum. "Miray," arkamı döndüğümde Ezgi hızlı adımlarla yanıma geldi, yüzünde sorgulayan bir ifadeyle bir bana bir babama bakıyordu. "Babam bırakacakmış bizi." Dedim derin bir nefes verirken. Ezgi babama döndüp; "Teşekkürler ama gerek yok bir arkadaşımız bizi almaya gelecek." Dediğinde sesindeki kararlılık yüzünede yansımıştı. "Ezgiciğim." Dedi babam daha ılımlı bir sesle "Miray'ı ve seni Sinem'in yanına ben bırakmak istiyorum sebebini anlamışsındır zaten Miray hala iyileşebilmiş değil ve aklımın onda kalmasını istemiyorum," Ezgi cevap vermek için dudaklarını araladığında babam yine konuştu; "Lütfen." Ezgi bir kaç saniye babama bakıp daha sonra dudaklarını araladı babam hala ona bakarken diyeceği şeyden vazgeçip bana döndü. "Gidelim mi?" Babama bakıp yeniden Ezgi'ye döndüğümde derin bir nefes verdim. Babam arkasını dönüp arabasına doğru baktı. "Bartu! Gel oğlum ,al kızların elinden çantaları." Babamın bu cümlesinden sonra arabadan abartısız iki metre boyunda bir adam indi bize doğru yaklaştıkça boyunun daha fazla uzadığını fark ettim. "Bu kim?" Dedim adam hala bize yaklaşırken. Kendi kendime sorduğum bir soruydu ama yanıt Ezgiden geldi. "Babanın şöförü." Onunda sesi benim gibi fısıltı şeklinde çıkmıştı. Adam yanımıza geldiğinde ela gözlerinden çok yüzündeki yaralar dikkat çekiyordu. Önce babamın elindeki çantayı aldı daha sonra Ezgi'nin elindekilerine uzandı. "Gerek yok," dedi Ezgi soğuk bir sesle "Ben taşırım." "Ver Ezgi ,Bartu bagaja koysun çantaları." Dedi babam. Ezgi ,Bartu'nun yüzüne bakarak gülümsedi. "Gerek yok Kenan bey arkadaş yeterince yorulmuş birde biz yormayalım."derken sesindeki imayı tek ben fark etmiş olmazdım. Bartu gülümseyerek Ezgi'nin elindeki çantaları aldığında Ezgi gözlerini devirip koluma girdi. Biz yürümeye devam ederken babam ve Bartu tam arkamızdan geliyordu. "Babama sinirlendin çoçuğun ne suçu var?" Diye Ezgi'ye doğru eğilip fısıldadığımda bir yandan arkaya bakıyordum. "Babanla aynı soydan merak etme, hanzonun teki işte." "Tanıyor musun?" Dedim Ezgi'ye dönerken arabaya doğru boş gözlerle bakıyordu "Bir gidelim anlatırım." Arabaya yaklaştığımızda ikimizde sustuk Ezgi kapı koluna uzanıp kapıyı açmaya çalışsada kapı açılmadı. İki üç kere daha daha sert asılınca Bartu sakin ve kontrollü bir şekilde yaklaşıp önce elindeki anahtara basıp sonra kapıyı açtı. "İnsan cam kırmaya alışkın olunca tabi kapıdan girmeyi bilmemesi normal." Ezgi'ye fısıldadığı cümle ile ben kaşlarımı kaldırırken Ezgi gözlerini devirip arabaya bindi. İkimiz arka koltukta yan yana otururken babam sürücü koltuğunun yanındaki koltuğa geçti. Dikiz aynasından göz göze geldiğimizde anında gözlerimi kaçırdım. "Restoranın yeri hala aynı mı?" Dedi babam sakin ama düz bir sesle. "Aynı." Diye kısa bir yanıt verdikten sonra gözlerimi cama çevirdim. Bartu elindeki çantaları bagaja yerleştirip arabaya bindiğinde babam yolu ona tarif ediyordu, bense hala içimde olan o karmaşık duyguları anlamaya çalışıyordum. Babama olan öfkem diğer kızına olan davranışlarını gördükten sonra başlamıştı. Haberlerde örnek baba manşeti altında paylaşılan adam sonuçta benimde babamdı ama ben onun yüzünü sadece televizyonda görebiliyordum. Ezgi omzuma yaslandığında gözlerimi ona çevirdim bir eli dizimde başı omzumdaydı onunda üzerinde anlayamadığım bir huzursuzluk vardı. Yaklaşık kırk dakika sonra araba restoranın olduğu sokağa girdiğinde arabadaki sessizliği bozan ben oldum. "Biz burda inelim annem zaten restorandadır şimdi sizinle geldiğimizi görünce telaşlanmasın." Araba durduğunda babamın cevabını beklemeden kapıyı açıp arabadan inmiştik. Bartu'da arabadan inip bagajdan çantaları bize verdiği sırada ben teşekkür edip geri çekilirken Ezgi yine gözlerini devirdi. Bartu yanımızdan ayrılıp yeniden arabaya bindiğinde babam camını açıp bize bakarken bizde restorana doğru yürümeye başladık. "Adam yardım etti o kadar insan nezaketen teşekkür eder." Dedim Ezgi'ye doğru. Ezgi elindeki çantayı omzuna atarak yürümeye devam etti. "Ne teşekkür edicem ona be?" "Tunç'u aradın dimi sen boşuna gitmesin hastaneye?" Ezgi başını sallayıp boşta kalan eliyle restoranı gösterdi. "Bak orda oturuyor, pasta mı o masanın üstündeki?" Gözlerim Tunç'un oturduğu masaya kaydığında Ezgi kolumdan tutup daha hızlı yürümeye başladı. "hadi Miray bak o goril hepsini yiyip bize bırakmayacak!" ⚖️ Hava gri, kasvetliydi; sanki gökyüzü de Karahan kardeşlerin içinde taşıdığı fırtınayı yansıtıyordu. Yavuz, kapının önünde dikiliyordu. Ellerini cebine sokmuş, başını biraz öne eğmişti. İki gündür ilk kez buraya gelmeye cesaret etmişti. İki gün boyunca ne öfkesini ne de gözlerinden süzülen o tek damla yaşın izini silebilmişti. Kapının önünde beklerken, içeriden hiçbir ses gelmiyordu. Yavuz, derin bir nefes aldı, parmağını zile bastı. İçeride bir kıpırtı oldu, ardından kapı açıldı. Karşısında Kıvanç vardı. Saçları dağınıktı, göz altları mosmordu, sanki iki gündür uyumamıştı. Üzerinde yalnızca siyah bir tişört ve eşofman altı vardı. O bakışlarda, Yavuz'un öfkesinden çok daha derin bir şey vardı: kırgınlık. Bir süre sessizlik oldu. İki kardeş, birbirinin gözlerine bakıyordu ama kelimeler dudaklarına uğramadan boğazlarında düğümleniyordu. Yavuz, dudaklarını araladı ama hemen kapattı. Derin bir nefes aldı, gözlerini yere indirdi. Sonra tekrar kaldırdı. "İçeri almayacak mısın?" dedi, sesi bu kez yumuşaktı. Kıvanç kapıyı açık bırakarak arkasını döndü ve sakin adımlara evin içinde yürümeye başladı. Yavuz derin bir nefes verip peşinden içeri girdi. Kıvanç salona girdiğinde oda tam olarak arkasındaydı. "Kıvanç," dedi Yavuz sakin bir sesle ama salondaki dağınıklığı görünce kaşları çatıldı. Masanın üzerinde bitmiş içki şişeleri yerlere saçılmış sigara izmaritleri ve Kıvanç'ın sessizliği başına şiddetli bir ağrının girmesine sebep oldu. "Bu hal ne lan?" Dedi Yavuz sert bir sesle ,Kıvanç koltuğa oturup omuzlarını silkti. Yavuz sinirle elini saçlarına daldırıp karıştırırken derin bir nefes verdi. "Kıvanç sen odun kafalı mısın yoksa mal mısın?" Kıvanç arkasına yaslanıp derin bir nefes verip gözlerini Yavuz'a çevirdi. "Ne yaptım gene?" Kıvanç'ın sesi kadar boğuk çıkmıştı ki hemen ardından öksürerek boğazını temizledi. Küçüklüğünden beri Kıvanç'ın bağışıklığı çok düşüktü. Bir mevsim değişikliğinde bile hemen dağılırken iki gün uykusuz bir şekilde tükettiği bu maddeler onu iyice çökertmişti. "Hani sen sigara içmiyordun ne bunlar?" Dedi yerdeki izmaritleri göstererek. Kıvanç, Yavuz'un gözlerine bakmaktan çekiniyordu yüzünü elleriyle kapatarak yüzünü ovuşturduktan sonra abisine baktı. "İnsanın sığınacak kimsesi olmayınca onlar kalıyor." Dediğinde Yavuz bir an dona kaldı. Kafasını sağa sola çevirip gevşemeye çalışırken, "Kıvanç," dedi sesini düz tutmaya çalışarak. "Abim ,oğlum ,ben daha iki gün önce sana 'senin bahanende, sığınağında benim' demedim mi?" "Beni sen kovmadın mı?" Uzun bir sesizlik oldu aralarında Yavuz Kıvanç'ın yanına oturup önündeki içki şişelerine baktı. sonra yeniden Kıvanç'a döndü. "Uyumadın mı sen iki gündür?" Diye sordu kısık bir sesle. Kıvanç başını hafifçe salladı, gözlerinde yorgunluk ve çaresizlik vardı. "Hayır... uyuyamadım," dedi boğuk bir sesle. "Anlattıklarıma mı takıldın yoksa eğlence için mi?" Dedi Yavuz göz ucuyla şişeleri gösterirken. "Bu durumda ne eğlencesi abi ya?" Dedi Kıvanç yüzünü buruşturarak. "Telefonlarımı niye açmadın?" Diye sordu bu sefer Yavuz. "Utandım." "Benden mi?" "Kendimden." Dedi Kıvanç hiç beklemeden. "Sen onca şey yaşarken ben bencilce davrandım, kansızlık ettim. Arayıncada utandım." "Anlattıklarıma takıldın yani?" "Of, evet abi!" Diye patladı Kıvanç en sonunda yeniden Yavuz'a dönünce gözlerinin içine bakamadan gene önüne döndü. "Vicdan azabı mı çektirmeye çalışıyorsun anlamadım ki," dedi sesi yeniden kısılırken. Yavuz, kardeşinin o patlamasının ardından derin bir nefes aldı. Çenesini sıkarak sustu, gözlerini yere indirdi. Sonra yavaşça arkasına yaslandı, gözleri masadaki boş şişelerde takılı kaldı. "Hatırlıyor musun?" Dedi Yavuz en sonunda gözleri hala şişelerin üzerindeydi. "Amcam bir kere vurmuştu sana," Kıvanç'ın gözleri yine abisine döndü usulca kafasını sallarken Yavuz devam etti. "Ben içeri girdiğimde nasıl sıkı sarılmıştın bana," Yavuz'un sesi titredi, sanki yıllar öncesinden gelen bir sızı boğazına oturmuştu. "Daha küçüktün... gözlerin kıpkırmızıydı, nefesin kesilmişti. Sabaha kadar sessiz sesiz ağladın o gece..." eliyle göğsünü gösterdi. "Tam burama aktı göz yaşların," Yavuz'un sesi iyice kısıldı, gözleri boşluğa dalmış gibiydi. "Sen o kadar sessiz ağladın ki, Kıvanç..." dedi, kelimeler boğazında düğümlenerek. "Benim o zamana kadar yediğim dayakların, çektiğim işkencelerin bir anlamı kalmadı. Hepsi silindi gitti. Çünkü senin o küçücük kalbinin acısı, benim yaşadığım hiçbir şeyle kıyaslanamazdı." Kıvanç yeniden gözlerini kaçırdı. "Ne alakası var şimdi bunun?" Dedi sesi titreyerek. Yavuz'un gözleri kardeşine döndü. "Benim o gece çektiğim vicdan azabını hiç düşünebiliyor musun?" "Sen bir şey yapmamışsın ki." Dedi Kıvanç başını elleri arasına alırken. Yavuz'un sesi gittikçe sertleşti, ama altında ağır bir suçluluk vardı. "Ben o gün oyuna dalmasaydım, Kıvanç... amcam sana el kaldıramazdı. Sen o tokadı yemeyecektin. O gece sabaha kadar susa susa ağlamayacaktın." Kıvanç ellerinin arasından abisine baktı, gözleri dolu ama öfke dolu bir şekilde. "Boş duygu sömürüsü yapıyorsun şuan konun bu olayla hiç bir alakası yok." "Lan it herif," dedi Yavuz sesini yükselterek. "Sen o anın ağırlığını anlayabilir misin? Gerçek vicdan azabı o işte! Senin burda bi sigara yakıp unutmaya çalıştığın acıya benzemez." "Sen çocuktun abi! Çocuktun! Ne yapabilirdin ki?" Yavuz yumruklarını sıktı, gözlerini kardeşine dikti. "Çocukmuşum," dedi dişlerinin arasından. "Benim çocuk olma hakkım yoktu, Kıvanç. Sen varken, ben küçülemiyordum. Sırtımda sen vardın, omzumda annenin emaneti vardı. Ben oyuna dalamazdım! Dalarsam senin canın yanıyordu işte!" Kıvanç dudaklarını büküp başını iki yana salladı, gözlerini kaçırarak soğuk bir sesle konuştu: "Abi, hâlâ anlamıyorsun değil mi? Sen ne yaparsan yap, ben hep yara alacaktım. O tokadı yemeseydim başka bir şey olurdu. O evin içinde yara almadan büyümek diye bir şey yoktu." "Ben sen o yaraları alma diye ben onca şeye katlandım o günde benim için başlangıçtı işte, sen göğüsümde ağlarken ben o sözü verdim sana." Kıvanç başını kaldırıp abisinin gözlerinin içine baktı. Dudakları aralandı ama kelime çıkmadı. Sadece derin bir nefes verdi. "Ben bunları sen vicdan azabı çek diye anlatmıyorum oğlum, pişmanda değilim yaşadıklarımdan," dedi Yavuz hala kardeşinin gözlerine bakarken. "Gene olsa gene yaparım," dedi dişlerini sıkarak. "Deseler ki 'Yavuz, bütün o dayakları yine yiyeceksin, bütün o yükü yine sırtlayacaksın ama Kıvanç'ın gözünden yaş akmayacak...' Bir an bile düşünmem. Hepsine göğüs gererim." Kıvanç'ın gözleri doldu, ama alışkanlıkla bakışlarını kaçırdı. Dudakları titredi, omuzları düştü. Sessizlik odanın içine ağır bir battaniye gibi yayıldı. "Ben seni kovmuşum, vurmuşum hiç bir önemi yok, aynı şeyleri sen yap gene gel yanıma ben gene senin arkanda dururum." Sesi giderek alçalarak daha anlayışlı bir tona büründü. "Bir yerde bizden nefret etmenide anlıyorum, bizden utanmanıda anlıyorum ama oğlum sen üç kuruşluk insanlar için kendi babanı öldü gösterecek kadar nefret edemezsin bizden." Kıvanç gözlerindeki yaşı silip yeniden abisine döndü ama yine konuşmadı. "N'oldu?" Dedi Yavuz "niye öyle bakıyorsun bana?" "Sen beni bir sağlam dövsene," dedi Kıvanç şakayla karışık ama sesi gene boğuk ve titrek çıkmıştı. Yavuz gülümseyerek elini Kıvanç'ın omzuna koydu ve onu kendine doğru çekti. Kıvanç önce tereddüt etti, ama sonra gözlerini kapatıp Yavuz'un omzuna yaslandı. Kıvanç sadece sesizce "Özür dilerim." Diyebildi, Yavuz yüzündeki acının tatlı tebessümü ile kardeşinin sırtını sıvazlarken gözleri koltuğun ucundaki fotoğrafa çarptı. Kıvanç geri çekildiğinde Yavuz'un fotoğrafa baktığını anlayıp fotoğrafı eline alıp ona uzattı. Yavuz, Kıvanç'ın uzattığı fotoğrafı eline alıp hafifçe salladı. Fotoğrafın köşesi biraz yıpranmıştı; üzerinde ikisinin çocukluk halleri vardı. Kıvanç annesinin kollarında boş gözlerle bakarken Yavuz annesinin sol tarafında ayakta durmuş kardeşinin elini tutuyordu yüzünde saçma bir ifade vardı ne gülüyordu nede somurtuyordu gözlerindeki masumiyet ve çaresizlik, o günlerin ağırlığını hâlâ taşıyordu. Babaları Tamer Karahan ise onların tam arkasında durmuş bir eliyle karısının omzunu tutuyor diğer eliyle oğlunun omzunu tutuyordu. Yüzündeki ifade her zamanki gibi serti. Yavuz tekrar annesine baktığında yüzündeki gülümseme derinleşti. "Nerden buldun bunu?" Dedi Kıvanç'a bakarak. "Eski evde, merak edip gittim salonda sehpanın üzerinde duruyordu... önce almayacaktım ama sonra annem var diye..." cümlenin devamı gelmedi Kıvanç'ın gözleri yeniden Yavuz'un elindeki fotoğrafa indi. "Hatırlıyor musun sen bugünü?" Dedi Yavuz alçak sesle Kıvanç başını iki yana salladığı sırada Yavuz'un parmakları fotoğrafın üzerinde gezindi. "Bak sen burda iki yaşındasın," "Annemin öldüğü sene." Dedi Kıvanç hemen sesi titreyerek. "İki gün önce çekilmişti bu fotoğraf." Diye onayladı Yavuz. Sonra annesine bakıp gülümsedi, "Baksana nasıl sıkı tutuyor seni..." "Abi," Yavuz'un gözleri kardeşine döndüğünde Kıvanç'ın gözlerinin dolu olduğunu fark etti omuzları kaskatı kesilmiş elindeki fotoğrafa bakıyordu. "Annem hep böyle güler miydi?" "Çok sert bir kadındı bak babamı görüyorsun dimi? Nasıl sert bakıyor aslında annem böyle bakardı babam annemden korkardı biliyor musun?" Kıvanç abisine dönüp gülerken gözünden bir damla yaş yanağına aktı. "Abi ya dalga geçme düzgün bir soru sordum." "Lan ne dalga geçicem öyleydi diyorum, bak bir gün annemle babam kavga ediyorlardı bende yatak odasının kapısının önünde onları izliyorum baktım bağrışma sesleri artı çoçukluk aklı işte korkuyorum ama bir yandan annemi koruyacağım ya, içerden bir tokat sesi geldi Kıvanç bütün ev o sesle yankılandı. İçeri bir girdim Babam yanağını tutuyor." Yavuz gülerken Kıvanç ufak bir kahkaha attı. "Ciddi misin sen?" "Tabi ciddiyim öyle bir vurmuş ki babama beş parmağının izi çıkmıştı." "Babam ne yaptı sonra?" Dedi Kıvanç hemen merakla Yavuz yüzünü buruşturup yeniden fotoğrafa baktı. "Ne yapacak aldı çeketini çıktı evden." "Terk mi etti annemi?" "Lan yok ne terk edecek babam anneme kıyamazdı ki ,yarım saat sonra ellerinde çiçekler kapısında sırılsıklam." "Babam?" Dedi Kıvanç duyduklarına inanamıyordu hala abisinin onunla alay ettiğini düşünüyordu. "Dalga geçiyorsun." "Lan oğlum hayır!" Dedi Yavuz sesini yükselterek "vallahide billahide öyleydi. Babam annemin lafının üstüne laf söyleyemezdi, bırak laf söylemeyi ondan habersiz hareket dahi etmezdi." "Bak sen Tamer Karahan'a... Hanımcı çıktı ha?" Yavuz hafifçe gülerek başını salladı. "Tamer Karahan senin kafanda canlandırdığın gibi bir canavar değildi... yani en azından anneme karşı öyle değildi." "Ben ikisinde hatırlamıyorum ki abi..." dedi Kıvanç sesindeki mahcubiyetle. " Etraftan duyduğumuz kadar işte, ben ne anneme doyabildim ne babama..." Yavuz kardeşinin sesindeki mahcubiyeti hissettiği an yüzündeki gülümseme yavaş yavaş solmaya başlamıştı. Kıvanç'a baktığında kıvanç hâlâ fotoğrafa bakıyordu. "Ben olmasaydım belki hayatınız daha güzel olurdu," diye mırıldandı Kıvanç ağzının içinde sonra hafifçe tebessüm etti. "Baksana benden önce mutluymuşsunuz arada kavgalar olsada çiçekler falan tatlı bir aileymişsiniz." "Kıvanç salak salak konuşma yapıştırıcam ağzının ortasına bir tane yeniden doğmuş gibi olacaksın." Kıvanç başını fotoğraftan kaldırınca abisi ile göz göze geldiler. "Ne demek 'ben olmasaydım hayatınız daha güzel olurdu', Allah'ın takdiri oğlum senin ne suçun var? Hem biz böyle iki kişide gayet mutluyuz bence." Dedi Yavuz kardeşinin gözlerinin içine bakarken. "Mutlu muyuz?" "Mutluyuz tabi lan," dedi Yavuz bir an duraksadıktan sonra fotoğrafı sehpanın üzerine bırakıp yeniden arkasına yaslandı. "Hem annem yaşasaydı sen hergün dayak yerdin ondan, çok mızmızdın sen Kıvanç." Yavuz yüzünü buruşturup etraftaki içki şişelerine ve sigara izmaritlerine bakarken. "Hele bu halini görseydi kesin dayak yerdin." "Dövsün," dedi Kıvanç omuzlarını kaldırıp indirirken. "Bende beni kovduğunu söylerdim." Yavuz'un tek kaşı havaya kalkarken koltuğun üzerinden eline geçen ilk yastığı Kıvanç'ın kafasına fırlattı. "Sen kimsin beni ispiyonluyorsun lan?" "Yalan mı kovmadın mı beni?" Dedi Kıvanç aynı yastığı abisine fırlatırken. Yavuz ani hareketle doğrulup Kıvanç'ın sırtına vururken bir yandan gülüyor bir yandan söyleniyordu. "Hem bana yalan söyle ,hem sigara iç birde kurtulmak için dön beni ispiyonla öyle mi Kıvanç efendi?" Kıvanç gülerken bir yandan abisinin ellerini tutmaya çalışıyordu. "Abi hayvan mısın ya ,öyle sert vurulur mu?" "Lan bana karşı mı geliyorsun? İt herif!" Yavuz, Kıvanç'ın kafasına geçirirken bir yandan gülüyor bir yandan gerçekten ona olan sinirini almak istermiş gibi daha sert vuruyordu. Kıvanç acıyla inlerken Yavuz hiç aldırmadan vurmaya devam ediyordu. "Bak bak! nasıl numara yapıyor, bayıl birde istersen." "Abi bak son kez uyarıyorum yoksa bende patlatcam bir tane!" "Vursana lan! Götün yiyorsa vurursun, hadi!" Kıvanç abisinin az önce ona fırlattığı yastığı alıp Yavuz'un kafasına geçirdi. "Bak vururum." Dedi yeniden uyarır gibi. Yavuz , Kıvanç'ın elindeki yastığı almaya çalışırken boğuşmanın etkisiyle masanın üzerindeki içki şişeleri yere düşüp kırıldı. "Vursana lan!" Kıvanç'ın kafasına daha sert geçirdiğinde Kıvanç yeniden acıyla inledi. Kapının sertçe açılma sesi, ikisinin de boğuşmayı bir anda durdurmasına yetti. Yerde kırılmış cam parçaları, havada alkol kokusu, Kıvanç'ın saçları darmadağın, Yavuz'un ağzındaki yarım gülümseme... ve kapıda donup kalmış Egemen. Egemen, nefes nefese kalmıştı; sanki dışarıdan koşarak gelmiş gibiydi. Kaşları çatılmış, gözlerinde öfke ile endişe karışımı bir bakış vardı. "Ne oluyor lan burada?!" diye bağırdı, sesi bütün salonu inletti. Kıvanç, abisinin elinden kurtulup doğruldu, saçlarını eliyle düzeltmeye çalıştı ama beceremedi. Yavuz ise hâlâ koltuğun kenarında oturmuş, elindeki yastığı bırakmamıştı. Egemen'in bakışları kırık şişelere, yerdeki izmaritlere, sonra ikisinin üstüne kaydı. "Bunlar ne? Siz birbirinizi mi gebertiyorsunuz evin ortasında?!" dedi, sesi titriyordu. Kıvanç hemen ellerini kaldırdı. "Abi sakin ol—" "Ne sakin ol lan!" diye kesti Egemen, Yavuz'a doğru yürürken. "Daha dün kavga ettiniz, bugün de birbirinizi parçalıyorsunuz! Ben mi bekçiniz olacağım her seferinde?!" Yavuz yastığı koltuğun üzerine bırakıp ağır bir nefes verdi. "Egemen..." dedi, sesi bu kez daha yumuşak çıkmıştı. Ama Egemen'in öfkesi durmuyordu, parmağını ikisine birden salladı. "Lan siz ne yapmaya çalışıyorsunuz? Aile mi olcaz, birbirimizi mi yiyeceğiz, karar verin artık! Birinizin kafası kırılmadan rahat etmeyecek misiniz?!" Kıvanç bir an gözlerini yere indirdi, sonra abilerine bakmadan mırıldandı: "Biz kavga etmiyorduk..." Egemen sertçe döndü ona. "Lan bu haliniz kavga değil mi?!" Yavuz derin bir nefes alıp hafifçe gülümsedi. "Kavga değil lan, boğuşuyorduk... şaka yapıyorduk işte." Egemen'in gözleri büyüdü. Bir an sessiz kaldı, sonra öfkeyle elini saçlarına götürdü. "Şaka mı? ŞAKA MI?!" dedi bağırarak. "Şaka yaparken cam mı kırılır, ev mi dağıtılır?! Yemin ederim ben sizin ikinizi de çocuk parkına bırakıp kaçacağım bir gün!" Kıvanç bu sefer bastı kahkahayı. Yavuz da gülmeye başladı. İkisinin aynı anda gülmesi Egemen'i daha da delirtti. "Lan utanmıyor musunuz hâlâ gülmeye?! Ben burada kalp krizi geçiriyorum, siz keyfinize bakıyorsunuz!" Yavuz gözünden yaş silerken "Egemen, vallahi abartıyorsun," dedi. Kıvanç omuzlarını silkti. "Gerçekten kavga etmiyorduk abi... Sen fazla büyütüyorsun." Egemen ellerini iki yana açtı, sesi yükseldi: "Ben mi büyütüyorum?! Yerde içki şişeleri, sigara izmaritleri, kırık camlar, siz üst üste boğuşuyorsunuz, birinizin kafası gözü kanasa anca mı inanacağım kavga ettiğinize?!" Odanın içinde bir süre sessizlik oldu. Sonra Yavuz hafifçe gülümseyip, alttan alta kardeşlerine bakarak kısık bir sesle konuştu: "Egemen... sen bize karışma, biz kendi yolumuzu buluruz." Kıvanç hemen ekledi, hâlâ yarım tebessümle: "Zaten sen hep yanlış anlıyorsun." Egemen yumruklarını sıktı, öfkeyle onlara baktı. Dudaklarını kıpırdattı ama bir şey söylemedi. Sonra aniden geri dönüp kapıya yöneldi. "Ben çıldırmadan çıkıyorum buradan!" dedi sert bir sesle. "Ne haliniz varsa görün! Ama birinizin cenazesine gelirsem yemin ederim ikinizi de mezardan kaldırıp döverim!" Ve kapıyı sertçe çarpıp çıktı. Yavuz ile Kıvanç, bir an birbirlerine baktılar. İkisi de aynı anda kıkırdamaya başladı. "Egemen cidden bizi öldürecek bir gün," dedi Kıvanç, hâlâ gülerek. Yavuz kafasını salladı, yastığı yeniden eline alırken sırıttı: "O bizi değil, kendini öldürecek lan. Bu sinirle uzun yaşamaz." Kıvanç'ın masanın üzerinde titreyen telefonu dikkatleri kendine çekmişti. Kıvanç önce telefona sonra abisine döndü "Tunç..." diye mırıldandı. Yavuz kaşını kaldırdı. "Aç lan, bekletme." Kıvanç derin bir nefes alıp telefonu eline alıp açtı. "Efendim Tunç?" "Ooo gizemli prens iki gündür açmıyorsun şimdi mi aklına geldi telefonu açmak?" Dedi Tunç telefonun diğer ucundan sakin ama imalı bir sesle. "Kafam bozuktu biraz ,bir şey mi oldu?" "Gruptaki mesajlarıda okumadın anlaşılan," dedi Tunç bu sefer daha imalı bir sesle. "Lan grup sesizde bende senin ve Ezgi'nin kavganızı dinleyecek halim yok ya bakmadım mesajlara, bir şey mi oldu?" "Miray çıktı hastaneden hep beraber yemek yiyeceğiz şimdi, İnciler'in restorandayız Sinem teyze senide çağırdı ama kafan bozukmuş senin," dedi Tunç sesini yükselterek. "Söyliyim bari gelemeyeceğini!" "Lan ne gelmemesi!" Diye yükseldi Kıvanç sonra yarım ağız gülerek abisine baktı "geliyorum ama bir şartım var." "Lan bira falan sakat iş Sinem teyze ve Çiğdem teyze burda," "Yok öyle bir şey değil abimde geliyor benimle onada yer açın." "Tamamdır kardeşim bekliyoruz hadi bir saat içinde burda oluyorsunuz." "Tamam hadi Allah'a emanet." Kıvanç telefonu kapatıp koltuğun üzerine bıraktı. "İtiraz istemiyorum ben yukarı çıkıp hazırlanıyorum sende burda durup beni bekliyorsun sonra sen ben Egemen birlikte yemek yemeğe gidiyoruz." Yavuz itiraz etmek için dudaklarını araladığı sırada kıvanç yerinden kalkıp abisine bakarak geri geri giderek merdivenlere ilerledi. "Biliyorum kalabalık yerleri sevmiyorsun ama bunu zorla götürüldüğün bir yemek yerine özür yemeği gibi hayal edersen daha iyi olur. Dediğim gibi itiraz yok geliyorsun on bilemedin on beş dakikaya buradayım." Kıvanç yukarı odasına çıkarken Yavuz sessizce arkasından bakmakla yetinmişti. Yavaşça önüne dönüp az önce masanın üzerine bıraktığı fotoğrafı aldı. Yavuz fotoğrafı elinde tutarken gözleri donup kalmış gibiydi. Parmakları annenin gülümseyen yüzünde, saçlarının kıvrımlarında gezindi. Dudakları titredi, derin bir nefes aldı. "Canımın canı..." dedi alçak bir sesle, boğazındaki düğümü bastırmaya çalışarak. "Güzel kalplim... merak etme. Ben sözümü tuttum." Sesizce fotoğrafa bakmaya devam ederken parmakları fotoğrafın üzerinde gezinmeye devam ediyordu. ⚖️ Restoran kalabalıktı ama içerisi dışarıdaki gri havaya inat sıcacıktı. Masanın üzerinde teyzemin özenle hazırlattığı mezeler, İnci'nin mutfaktan koşturup getirdiği tabaklarla doluydu annem elinde içeçeklerle mutfaktan çıktığında bende ayaklandım amacım annemin elinden içeçekleri alıp masaya yerleştirmekken annem bu seferde beni engellemişti. "Miray'ım otur annem sen bak biz hallediyoruz işte." "Anne geldiğimden beri canım sıkıldı ama nereye kadar otur." Diye sitem ederken bir yandan bu durum gerçekten hoşuma gidiyordu. Annem şaçlarıma bir öpücük bırakıp yeniden mutfağa dönerken, Ben masada oturmuş, çevremdeki herkesi tek tek izliyordum. İnci elindeki telefonla Instagram hikayesini düzenlerken , Ezgi ve Tunç her zamanki gibi kavga ediyorlardı. "Tunç bak son uyarım saçlarıma bir daha dokunursan seni parçalarım." "Allah Allah," dedi Tunç yeniden Ezgi'nin saçlarına uzanırken "Nasıl olacakmışım o?" "Tunç!" Ezgi elini havaya kaldırdığı sırada Tunç ,Ezgi'nin elini havada yakaladı.Tam bu sırada kapıdan içeri üç siluet girdi. İlk giren kişi Kıvançtı, gözlerinin altı mosmor olmasına rağmen her zamanki gülümsemesi yüzün deydi. Üzerindeki siyah keten pantolon ve kısa kollu lacivert Polo yaka tişört ile hem rahat hem şık duruyordu. Kıvanç'ın yanında yürüyen uzun boylu, sert yüz hatları ve sert bakışları olan adam dikkatimi çekti. Kıvanç'ın Geçen birlikte hastaneye geldiği abisi olduğunu hatırlayınca kaşlarım istemsizce havalandı, Yavuz'un üzerinde dümdüz siyah bir gömlek vardı, kollarını dirseklerine kadar kıvırmıştı. Saçları dağınık ama özenliydi, yürüyüşü ise özgüvenliydi. Sanki hiçbir şeyden çekinmiyor ama herkese karşı da tetikte duruyordu. Göz göze geldiğimizde garip bir şey hissettim; İçimde tuhaf bir kıpırtı oldu. "Vay Kıvanç'ım!" Tunç ,Ezgi'yi bırakıp ayağa kalktığında kollarını açarak Kıvanç'a sarıldı. "Tam zamanında geldin kardeşim Ezgi üstüme atlayacaktı yoksa." "Ne yaptın kıza kim bilir?" Kıvanç Ezgi'ye bakıp göz kırparken bir yandan diğer eliye Tunç'un omzuna vurdu. "Ezgi yardıma ihtiyacın varsa yardım edebilirim." "Sende kahpesin ha kıvanç." Dedi Tunç geri çekilirken Yavuz ve yanındaki adama döndü. "Hoşgeldiniz." Yavuz'un yanındaki adam Yavuzdan bir iki santim daha kısaydı ama saç rengi Yavuz'unkinden daha koyuydu. O ve Yavuz aynı anda ufak bir baş selamı verirken Kıvanç bir eliyle Yavuzu gösterdi. "Abim ,zaten tanıyorsunuz Yavuz," Yavuz'un yanındaki adamı işaret etti;"Egemen ,kuzenim." Gözlerimiz aynı anda ona döndü. Egemen kısa bir selam vermekle yetindi, dudaklarının kenarında belirsiz bir çizgi vardı, ne gülümsüyor ne de somurtuyordu. Fakat göz göze geldiğimiz an, bakışları nedense üzerimde birkaç saniye fazla takılı kaldı. Bir şey söylemedi ama bakışlarının ağırlığını hissettim. "Kıvanç, kuzum," Annem dikkatleri kendi üzerine çekerken bir yandan elindeki bardakları masaya koyuyordu. "Hoşgeldin canım, nerdesin sen hiç gözükmüyorsun?" Annem elindeki bardakları masaya bırakıp Kıvanç'a doğru ilerledi. "Kafası bozukmuş arkadaşın." Dedi Tunç imalı bit şekilde Kıvanç'ı dürterken. Annem ona aldırmadan Kıvanç'a kollarını açtı. "Gel bakıyım bi sarılayım sana." Kıvanç anneme doğru ilerledi, yüzündeki o her zamanki alaycı tebessüm biraz silinmişti. Annemin kollarına girerken başını hafifçe eğdi, tıpkı küçük bir çocuk gibi. "Hoş bulduk..." dedi boğuk bir sesle. Annem Kıvanç'ın sırtını sıvazladı, sonra yanaklarını iki eliyle kavrayıp gözlerinin içine baktı. "Ah kuzum... Çok zayıflamışsın. Biraz da solgunsun sen. Düzgün yemek yiyor musun hiç?" Kıvanç omuzlarını silkti, gözlerini kaçırdı. "İdare ediyoruz işte." Annem yüzümü buruşturup yeniden Kıvanç'ı kendine çekerken Kıvanç başını annemin omzuna yasladı. "İdare ediyormuş, ben bilmiyorum muyum sizin bu Tunçla beraber ne haltlar yediğinizi. Gözlerinin altıda mosmor olmuş zaten ,uyumadın mı hiç?" Annem Kıvanç'ı sarıp sarmalarken masada herkesin dikkati onlara kaymıştı. Tunç, Kıvanç'ın arkasında kıkır kıkır gülüyor, Ezgi onu susturmaya çalışıyordu. Ben ise elimde olmadan başımı çevirdim... ve gözlerim Yavuz'a takıldı. O, annemle Kıvanç'a bakıyordu. Yüzünde belli belirsiz bir gerginlik vardı. Kaşlarının arasındaki çizgi derinleşmiş, çenesini sıkmıştı. Öyle bir bakıştı ki, sanki gördüğü manzara onu hem hüzünlendiriyor hem de öfkelendiriyordu. Bir an bakışları kaydı... ve benim gözlerime değdi. Nefesim hızlandı. Göz göze geldiğimiz an, kalbim yerinden çıkacak gibi oldu. Yavuz'un bakışları karanlık ama aynı zamanda tanıdıktı. Bir şey vardı o bakışların içinde; sanki beni tanıyor, benden bir şeyler hatırlıyordu. Öyle derin, öyle yoğun bir bakıştı ki birkaç saniye içinde etrafımdaki gürültüyü unuttum. Gözlerimi kaçırmak istedim ama yapamadım. Beni oraya, o bakışlara çivilemişti. İçimde bir kıpırtı, tarif edemediğim bir çekim dolaşıyordu. Sonra Yavuz, çok hafif... neredeyse belli olmayacak kadar küçük bir şekilde başını yana çevirdi, bakışlarını benden uzaklaştırdı. Sanki hiçbir şey olmamış gibi. Ama ben, masanın ortasında, nefesimi tutmuş öylece kalakaldım. Nerden tanıyorum ben seni? Annem ve Kıvanç sarılmayı bıraktıktan sonra annemin gözleri Yavuz ve Egemen'e döndü. "Abim Yavuz," dedi yeniden Kıvanç. " ve kuzenim Egemen" Kıvanç'ın gözleri Yavuz ve Egemenden ayrılıp yeniden anneme döndü. "Sinem Teyze de Miray'ın annesi." Yavuz ve annem el sıkışırken Yavuz hafifçe tebessüm etti. "Yavuz," dedi annem sakin bir sesle. "Kıvanç senden çok bahsetti. Buyrun siz oturun sofraya ayakta kalmayın." Yavuz annemin davetkâr sözlerine yalnızca başını eğerek karşılık verdi, tebessümü kısa sürdü, ardından yüzü eski sertliğine geri döndü. Egemen ise biraz mesafeli bir edayla elini uzattı, annemin tokalaşmasını nezaketen kabul etti. "Memnun oldum." Sesi derin, ağır ve sakindi. Ama tokalaşması kısa, hatta biraz soğuktu. Annem buna aldırmadı, yine de sıcak bir gülümsemeyle bana döndü, "Miray'ım İnciyle beraber mutfağa teyzene yardıma gider misin aşkım?" Yerimden kalkarken gözlerimi annemden ayırıp İnciye baktım telefonuna dalmış hikayesini düzenlemeye devam ederken şuan asla beni duymayacağını anlayıp Ezgi'ye döndüm. "İnci umutsuz vaka Ezgi mecbur sen benimle geliyorsun." Ezgi gözlerini devirdi, dudaklarını büzüp arkasına yaslandı. "Allahım neden ben?" Diye isyan ederken gözlerimi devirip gülümsedim " yemek yemeyi en çok sen seviyorsun. Hadi kalk," dedim dirseğimle hafifçe dürterek. Ezgi homurdanarak yanıma geldi. Birlikte mutfağa doğru yürürken arkamdan gelen uğultuyu duyuyordum: Tunç'un yine espri yapmaya çalıştığını, Kıvanç'ın onu susturduğunu, annemin ise Yavuz ve Egemen'e yer göstermeye çalıştığını. Mutfakta teyzem elinde büyük bir tepsiyle uğraşıyordu. Bizi görünce gülümsedi. "Ah iyi ki geldiniz. İnci'yi çağırdım ama kulağı sağır oldu yine o telefonun yüzünden." "Biz geldik işte teyze." dedim, tepsiyi elinden almak için uzanarak. "Ver bana, bunu içeri götürüyorum dimi?" Ezgi tezgâhtaki küçük tabaklara bakıp yüzünü buruşturdu. "Of bunların hepsini mi taşıyacağız? Şu minik şeylerin ne gereği var, biri yesin zaten hepsi bitecek." Teyzem kaşlarını kaldırdı. "Sen yemek yemeği biliyorsun ama sofranın adabını hiç bilmiyorsun Ezgi. Bunlar sofranın güzelliği." Ezgi usulca kıkırdadı, sonra bana dönüp göz kırptı. "Benim işim güzellikle değil doyurmakla." Teyzemin gözleri devrilse de dudaklarının kenarında hafif bir gülümseme belirdi. Ben tepsiyi kucaklarken Ezgi de istemeye istemeye birkaç küçük kase aldı. Mutfaktan çıkmadan önce içimden derin bir nefes aldım. Kapı eşiğini geçtiğim anda gözlerim istemsizce masanın sonuna kaydı. Yavuz, annemle bir şeyler konuşuyor gibi görünüyordu. Ama ben içeri girer girmez, bakışları hafifçe bana döndü. Bir saniyeliğine göz göze geldik. Bu sefer ben gözlerimi kaçırıp elimdeki tepsiyle masaya yaklaştım ve ben tepsiyi tutarken Ezgi tabakları yerleştirmeye başladı. Teyzemde geldikten sonra hepimiz sofraya oturup yemek yemeye başlamıştık. Sofraya oturduğumuzda ortam kısa sürede hareketlendi. Çatal bıçak sesleri, tabakların birbirine çarpması, arada yükselen kahkahalar derken Teyzem arada İnci'ye takılıyor , Tunç bir yandan yemek yiyip bir yandan masadakilere bulaşıyordu. Sesizce onlara bakıp tebessüm etmekle yetindim bu kadar sesi kafam kaldırmıyordu ama böyle sıcak bir sofrayı ilerde özleyeceğimi hissettim. "Çiğdem teyze yemeklere acı koyma işini bizi öldürmek için yapmaya başladığını düşüneceğim artık, bu mezeler fazla acı." Dedi Tunç bir yandan su içerken. Teyzem Tunç'a gülerken savunmasını yapmak için dudaklarını aralamıştı ki Egemen araya girdi. "Az bile koymuş böyle mezelerde genelde daha fazla acı kullanılması gerekiyor ben hafif buldum,ama közlenmiş biberlerle dengelemişsiniz acıyı." Teyzemin gözleri Egemene dönerken kaşları havalanmış yüzüne nadir görülen gülümsemesi eklenmişti. "Çiğdem teyze," dedi Kıvanç dikkati kendi üzerine çekmek için. "Egemen bir yemek yapar senden iyi olmasın parmaklarını yersin yani." "Anlıyorsunuz yani böyle işlerden." Teyzem yemek yemeği bırakmış tüm ilgisini Egemen'e vermişti. Egemen hafif bir tebessümle teyzeme baktıktan sonra yeniden önüne döndü. "Abartıyor, öyle elimden geldiği kadar yapıyorum bir şeyler." "Utandı şuan bakmayın böyle olduğuna mutfaktan çıkmaz yoksa." Diye yeniden gülerek söze atladı Kıvanç. "Helal olsun yani ne diyim," dedi teyzem Egemen'den baya etkilenmişti fakat gözleri kendi kızına dönünce gözlerini devirdi. "Ne evlatlar var." Teyzemin o son cümlesi masanın üzerine bırakılmış küçük bir kıvılcım gibiydi. Önce kısa bir sessizlik oldu, ardından hafif bir kahkaha dalgası yayıldı sofraya. Kimse yüksek sesle gülmedi ama dudak kenarlarında beliren o ani kıpırtılar, cümlenin yerini bulduğunu belli ediyordu. İnci, telefonundan başını bile kaldırmadan omuz silkti. Ekranı kaydırmaya devam ederken sesi gevşek ve umursamazdı. "Anne ya, ben de başka şeylerde iyiyim," dedi. Bir an duraksadı, sanki gerçekten düşünüyormuş gibi yaptı. Sonra dudaklarının kenarı kıvrıldı. "Mesela... hızlı yemek yemekte." Tunç beklediği fırsatı bulmuş gibi kahkahayı patlattı. Sandalyeye yaslanırken masayı hafifçe titretti. "Bak bu konuda kimse Ezgi'nin eline su dökemez," dedi. "Rekor Ezgi'de sen ikinci olabilirsin anca." İnci ona dil çıkarırken teyzem başını iki yana salladı. Yüzündeki ciddi ifadeyi korumaya çalışıyordu ama gözlerinin içi gülüyordu. Dayanamayıp bakışlarını kaçırdı, bardağını eline aldı. Sofra yeniden kendi ritmine girdi. Konuşmalar üst üste binmeye başladı; biri bitmeden diğeri giriyor, cümleler kahkahalarla yarım kalıyordu. Tabaklar birbirine uzatılıyor, birileri bir şey rica ediyor, birileri "dur ben alırım" diye araya giriyordu. Dışarıdan bakan biri için her şey olması gerektiği gibiydi. Ama ben... Ben yine o bakışların farkındaydım. Yavuz sessizdi. Sadece suskun değil, bilinçli bir sessizliğin içindeydi. Konuşmaları dinliyor, sorulursa kısa cevaplar veriyor ama masaya hâkim olan o gürültülü, dağınık enerjiye tam olarak karışmıyordu. Çatalını ağır ağır kullanıyor, lokmalarını acele etmeden alıyordu. Sanki yemeği değil, düşüncelerini sindiriyordu. Arada bir Kıvanç'a bakıyordu. Bu bakışlar kısa ama yoğundu. Kıvanç'ın yüzündeki yorgunluğu görmezden gelmeye çalışır gibi, çenesini hafifçe sıkıyor, sonra tekrar tabağına dönüyordu. İkisinin arasında konuşulmayan bir şey vardı; masanın üstünde değil, tam ortasında asılı duran bir şey. Ben gözlerimi kaçırmaya çalıştıkça, onu daha çok fark ediyordum. Bir ara annem bana döndü. Ses tonu gündelikti, sıradan bir rica eder gibiydi. "Miray, biraz salata uzatsana Yavuz'a." İrkilmemek için kendimi zor tuttum. Kalbim, bu kadar basit bir cümleye bu kadar hızlı tepki vermemeliydi. Ama verdi. Salata kâsesini elime aldığımda parmaklarımın hafifçe titrediğini hissettim. Masaya doğru uzanırken gözlerimi kâseden ayırmamaya çalıştım. Parmaklarımızın değmemesine dikkat ediyordum; mesafeyi hesaplıyor, hareketimi ona göre ayarlıyordum. Ama Yavuz tam o anda elini uzattı. Parmak uçlarımız çok kısa bir anlığına birbirine değdi. Gerçekten çok kısa. Ama yeterince uzun. Elektrik gibi bir his geçti içimden. Ne sıcak ne soğuk; ani ve keskin. İkimiz de aynı anda geri çekildik. Kâse hafifçe sallandı ama düşmedi. O an masadaki sesler, konuşmalar, kahkahalar bir anlığına uzaktan geliyormuş gibi hissettirdi. Yavuz başını kaldırıp bana baktı. Bu sefer bakışları daha açıktı. Karanlık ama dikkatliydi; sanki beni bir yerden hatırlamaya çalışıyormuş gibi. Kaçmıyordu, saklanmıyordu. Olduğu yerde duruyor, bakıyordu. "Teşekkür ederim," dedi. Sesi düşündüğümden daha sakindi. Sertliğinin altında başka bir ton vardı; bastırılmış, kontrollü ama tamamen kapalı olmayan bir şey. "Rica ederim," diyebildim sadece. Sesimin normal çıkmasına şaşırdım. Ezgi bana yan gözle baktı. Dudaklarını kıpırdattı; sesi çıkmadı ama ne demek istediği belliydi. Bir şey mi oldu az önce? Başımı iki yana salladım. Ama yüzümdeki sıcaklığı saklayamadım. Yanaklarımın kızardığını hissediyordum; bunu fark etmemek imkânsızdı. Sofra ilerledikçe konu konuyu açtı. Tunç saçma bir anısını anlatıyor, Ezgi her fırsatta laf sokuyor, teyzem arada "abartıyorsun" diye müdahale ediyordu. Kıvanç bazen konuşmalara katılıyor, bazen bir noktaya dalıp gidiyordu. Annem herkesin tabağı dolu mu diye göz ucuyla kontrol ediyordu. Her şey normal görünüyordu. Ama masanın altında, görünmeyen başka bir gerilim vardı. Bakışlarda, suskunluklarda, yarım kalan nefeslerde saklı bir şey. Ve ben, o gerilimin tam ortasında oturuyordum. O gerilim, masanın altında kalmıyor; yavaş yavaş omuzlarıma, boğazıma doğru tırmanıyordu. Nefes alırken göğüsümün daraldığını fark ettim. Elimi refleksle boynuma götürürken gözlerimi kapatıp başımı omzuma eğdim. Biraz dışarı çıkıp hava almak için bahane düşünürken duyduğum sese hiç bu kadar sevineceğimi düşünmemiştim. "Miray." Canis'in sesini duyar duymaz gözlerimi açıp sesin geldiği yöne baktığımda Canis kapının önünde elleri cebinde durmuş bana bakıyordu. Gözlerim kısa süreliğine masadakilere kaydığında Kıvanç ve Tunç'un gerildiğini fark ettim. Her an bir kavga çıkabilirdi. "Canis," dedim gülümsemeye çalışarak yerimden kalkarken. "Hoşgeldin gelsene," diye nezaketen davet etmiştim ama zerre kadar bu masaya oturup her şeyi mahvetmesini istemiyordum. İçimden oturmaması için dua ederken Canis bir elini cebinden çıkardı. "Gerek yok, iki saniye konuşalım mı seninle?" Yüzündeki ifadeye baktığımda beni huzursuz eden bir şeyler olduğu için. "Olur." Derken sesim titremişti. Caner arkasını dönüp restorandan çıkarken Kıvanç'ta ayaklandı. Benimle gelmek istediğini anlayınca, "gerek yok." Diye mırıldandım. "Kapının önündeyiz hemen konuşup geleceğiz." "On dakika. Geldin geldin gelmedin gider kafasını kırarım onun." Kıvanç'ın o sert cümlesi masanın üzerinde asılı kaldı. Kimse gülmedi bu sefer. Tunç'un yüzündeki gevşek ifade silinmiş, Ezgi dudaklarını birbirine bastırmıştı. Annem bir şey söylemek ister gibi oldu ama vazgeçti; sadece bana baktı. O bakışta soru vardı, endişe vardı. Başımı hafifçe salladım. İyiyim demenin başka bir yolu gibi. Kapıya yönelirken sırtımda Yavuz'un bakışını hissettim. Dönüp bakmadım. Bakarsam duramayacağımı biliyordum. Restoranın dışı içeriden çok daha serindi. Gri hava hâlâ dağılmamış, sokak lambalarının altında nemli bir ağırlık bırakmıştı. Kapı kapanır kapanmaz içerideki sesler boğuklaştı, sanki dünya bir anda sessize alınmış gibi. Canis birkaç adım önde durdu. Arkasını dönmeden konuştu. "İyi misin?" Sesi beklediğimden daha düşüktü. Ne sertti ne yumuşak. Bu, beni daha çok huzursuz etti. "İyiyim," dedim. Otomatik. Sonra ekledim: "Ne oldu? İçerisi dolu görüyorsun." Canis nihayet bana döndü. Sokak lambasının ışığı yüzüne yarım vuruyordu. Gözlerinin altında yorgunluk vardı; tanıdık bir yorgunluk. Bir süre konuşmadı. Sanki kelimeleri tartıyordu. "Miray," dedi derin bir nefes vererek gözleri hala gözlerime bakamıyor önümde kıvranıp duruyordu. "Çok kızdın mı bana?" "Neden?" Diye soracak oldum bir an hatta dudaklarımın arasında çıktı. Hastanede kaldığım süre boyunca Canis yanıma uğramadığı için bunu dediğini düşündüm. Gözlerimi kapatıp dudaklarımı birbirine bastırdıktan sonra, "önemli değil." Diye mırıldandım. "İnsanlık hali olur öyle." Dediğimde elimi saçlarıma götürüp saçlarımı kulağımın arkasına aldım. Canis derin bir nefes verdikten sonra beni kendine çekip sarılırken. "Anlayışın için teşekkür ederim." Dedi göğüs kafesi hızla inip kalkıyor fazla üzgün görünüyordu. Aslında böyle şeyler pek onun tarzı değildi. Hastane ziyaretlerini sevmediğini zaten biliyordum ama bu kadar üzülüp ona kızacağımı düşünmesinide beklemiyordum. "Tek gecelik bir ilişkiydi zaten." Dediğinde bir an beynimin durduğunu hissettim. Canis beni daha sıkı kendine çekip başını boynuma gömdüğünde derin bir nefes verdi. "Tekrarı olmayacak söz veriyorum." Nefesi boynuma değerken iğrendiğim için kendimi hemen geri çekip onu ittim. "Ne demek o?" Dedim kaşlarımı çatarak. "Tek gecelik ilişki ne Canis? Tekrarı olmayacak ne demek?" Canis bir an afallayarak, "Ela sana anlatmadı mı?" Dediğinde bunu bilinçli olarak sormadığını anlamak zor değildi. "Ela bana neyi anlatacak Canis?" Diye çıkışırken Canis'in içinden kendine sövdüğüne emindim. Ben hastanedeyken, ölümden dönmüşken o başka bir kızla beni aldatmış olamazsın heralde öyle değil mi? Yapamazdı bana bu kötülüğü? "Sen beni mi aldattın?" Gözlerimin neden yandığını anlayamıyordum. Canis'in beni aldatmasına mı üzülmüştüm yoksa bu ihanetin zamanlamasına mı takılmıştım bilmiyordum ama canım yanıyordu. Fazlasıyla canım yanıyordu. Canis'in cevap vermesine izin vermeden, "Canis sen ben hastanede yatarken beni aldattın mı? Sana en çok ihtiyacım olduğu anlada beni..." söylemeye dilim varmadı ya da sesim titrediği için konuşmak istemedim. Kendimi bu şerefsizin karşısında kendimi küçük düşürüp ağlamak istemiyordum. Canis'in gözleri büyüdü. Elleri ellerimi kavrarken, "sen hastanede mi yattın?" Diye sordu telaşlı bir sesle. Yalandan mı yoksa gerçekten mi bu soruyu sorup endişelendiğini bilmiyordum ama elimi ellerinden çekip yüzüne sert bir tokat indirdim. "Bir daha karşıma çıkarsan seni doğduğuna pişman ederim." Tokatın şiddetinden olsa gerek Canis'in başı yana düşerken çenesi kasıldı. Gözleri yeniden bana döndüğünde bakışları sertleşti. Az önceki afallamış, pişman görünen adam gitmişti; yerinde savunmaya geçmiş, köşeye sıkıştıkça saldırganlaşan biri vardı. "Beni böyle yargılamaya hakkın yok," dedi dişlerinin arasından. Sesini yükseltmiyordu ama tonu keskinleşmişti. "Ortada bir ihanet varsa bunun sebebi sensin Miray."Canis'in sözleri havada asılı kaldığında, nefesim kesildi. Her kelime, daha önce hissettiğim öfkeyi ve hayal kırıklığını keskin bir bıçak gibi derinleştiriyordu. Gözlerimi ona dikmiş, ama ellerimi sıkmıştım; titremeyi bastırıyordum. Bir yandan kalbim deli gibi atıyordu, bir yandan beynim bunu nasıl yorumlayacağını bilemiyordu. "Beni o noktaya getiren sendin," dedi Canis, sesindeki titreme kaybolmuş, yerine soğuk ve kesin bir ton gelmişti. "Hep mesafeliydin. Hep bir duvarın vardı. Ben ne yaparsam yapayım, içeri alamadın." Kalbimde bir şey patladı. İçimde yıllardır biriken öfke ve hayal kırıklık, yıllarca biriktirdiğim kırgınlık hepsi bir anda gözlerimin önüne geldi. Kulağımda hâlâ hastane odasındaki sessizlik çınlıyordu; o anlarda onun yanında olmayı beklemiştim. Ama o yoktu. Ve şimdi, beni suçlayacak kadar kendini haklı görüyordu. "Ne zaman sorumluluk almaktan bu kadar korkar oldun, Canis?" dedim, sesim yavaşça yükseliyor ama hâlâ kontrollüydü. "Aldatmayı bir eksiklikle açıklayacak kadar mı küçüldün? Ben orada ölüme dönerken senin kararını, doğrularını mı bekleyecektim?" Canis'in yüzü gerildi. Elleri istemsizce yumruk oldu, çenesi kasıldı. Ama bakışları hâlâ öfke ve savunmayla doluydu. "Ben hata yaptıysam sen de beni buna ittin," dedi. "Masum rolü oynama. Sen de suçlusun, Miray." Gülümsemem kısa ve acıydı. Dudaklarımın kenarında beliren o gülümseme, sadece kendi kendime duyduğum iğrenmenin ve öfkenin bir tezahürüydü. "Suçlu benim mi?" dedim, sesim neredeyse tüyler ürpertici bir kararlılık taşırken. "Sen beni aldattın. Ben ölümden dönerken sen beni aldatmışsın Canis! Ve geçmişsin karşıma tek gecelikti falan diyorsun!" Gene oturup ağlamak yerine öfkemin arkasına sığınmıştım. Canis savunma yapmak için ağzını açtığında, "kes sesini." Diyerek konuşmasına izin vermedim. Ağlamamak için nefesimi tutarken dışarı hiçbir şey yansıtmamaya çalıştım. "Hem suçlusun hemde beni mi suçluyorsun? Sana gerçekten acıyorum." Dedim düz duygusuz bir sesle, "bir daha sakın karşıma çıkma." Daha fazla Canis'in yüzünü görmek istemediğim için ve göz yaşlarıma daha fazla hakim olamayacağım için koşar adım Canis'in yanından ayrıldım. Arkama dönüp yüzüne bakmadığım için yüz ifadesini göremiyordum ama bakışlarının sırtımı yaktığına emindim. Dolu gözlerle restorana giremeyeceğim için hızla yanında olan dar sokağa girip duvarın dibine çöküp ağlamaya başladım. Dizlerini karnıma çektiğimde, bedenim titriyordu. Nefesim kesik kesikti; hem öfke hem üzüntü hem de ihanetten gelen tarifsiz bir boşluk... Hepsi bir anda üzerime çökmüştü. Ellerim yüzüme kapalıydı, gözyaşlarımı tutamıyordum. İçimde, Canis'in söylediği kelimelerin yankısı durmaksızın çalıyor; "Sen de suçlusun, Miray" cümlesi kulaklarımda çınlıyordu. Beni aldatan oydu ve ben mi suçlu oluyordum? Belki haklıydı. Son zamanlarda onunla pek ilgilenemiyordum ama benimde kendimce haklı sebeplerim vardı. Böyle hassas konularda beni anlayışla kaşılaşmasını beklerken ben hastanede yatarken bir kere arayıp sormuş muydu? Hayır. Onun yerine beni aldatmayı seçmişti. Ve bunu salak saçma bir şekilde bana anlatması çok saçmaydı. Resmen göz yaşları içinde neye ağladığımı sorguluyordum. Hastanede yatarken sürekli başımda biri olduğu için ağlayamadığım şeyleride biriktirmiştim. Şimdi ağlamaya başladığım için büyük bir ihtimalle bir kaç saat susmadan onlara ağlayacaktım. "Savcının kızı?" Duyduğum sesle başımı kaldırdığımda Yavuz tam karşımda duruyordu. Göz yaşlarımı silip hızla ayağa kalkarken, "ne işin var senin burda?" Diye sordum sesimi sert tutmaya çalışarak. Yavuz çatık kaşlarıyla suratıma bakarken, "ben gelmesem Kıvanç gelecekti," dedi ne bir adım atıyordu ne de geri çekiliyordu sadece durup bana bakıyordu. "O gelseydide erkek arkadaşınla başı derde girecekti," dediğinde devam etmeye niyetliydi ama "o benim erkek arkadaşım falan değil." Diyip Yavuz'u terslerken, Yavuz'un sol kaşı havalandı. "İyi." Dedi düz bir sesle başını biraz eğip dudaklarını birbirine bastırırken elini kaldırıp sokağın çıkışını gösterdi. "Geliyor musun?" Hiçbir şey demeden yanından sert adımlarla geçerken sanki ona trip atıyormuş gibi duruyordum ama gerçek ondan çok uzaktı. Tek başıma burda ağlamak varken Yavuz yüzünden yine restorana dönmek zorundaydım. Aslında ona sinirli değildim ama ona patlamıştım. Yavuz arkamdan sessizce yürüdü. Ne hızlandı ne de yavaşladı; tam arkamda, varlığıyla ama müdahale etmeden. Bu daha da sinirimi bozuyordu. Sokaktan restorana çıkan köşeye geldiğimizde durdum. İçeriden hâlâ uğultu geliyordu; kahkahalar, çatal sesleri... Dünya, benim birkaç dakika önce paramparça oluşumu umursamıyordu. "Bak," dedim aniden dönüp. Sesim düşündüğümden daha yorgun çıktı. "Az önce ağladığımı kimseye söylemeyeceksin." Aniden döndüğüm için Yavuz bir adım atmış olsaydı büyük bir ihtimalle göğsüne çarpmış olurdum ama ben dönünce oda durmuştu. Ondan gelen barut ve tuhaf bir huzur veren koku çarptı burnuna. Ne ferah ne tatlıydı ama sakin ve ağırdı. Sertti ama itici değildi. İnsanın başını döndüren bir etkisi vardı ya da benim fazlasıyla hoşuma gitmişti. Yavuz, gözlerini gözlerimden ayırmadan yeniden sessizce başını sallayınca sessizce önüme dönüp yürümeye devam ettim. Eve gidince ağlamak için çok fazla vaktin olacak. Sadece bir kaç saat daha dayan Miray.
Bölüm 4
Gerçekler
