İçeriğe geç

Kanunsuz

Bölüm 2 · 33 dk okuma

Kanunsuz

Bölüm 2

Suya Yazılan

18.09.2024 İSTANBUL Sesiz eski bir binanın bodrum katında Yavuz'un adım sesleri yankılandı. Yüzünde herhangi bir duygu yoktu, adımları kendinden emin, gözlerinin içi intikam ateşiyle yanıp tutuşuyordu. Demir bir kapının önüne gelince kimliğini cebinden çıkarıp kapının yanındaki mavi ışıkları yanıp sönen hala orda olmasına bir anlam vermediği dikdörtgen tarayıcıya okuttu. "Yavuz Sinan KARAHAN hoşgeldiniz." Kapı adını söyleyip bir gürültüyle açılırken Yavuz gömleğinin yakasını düzeltip içeri girdi. Egemen, siyah gömleğinin kollarını dirseklerine kadar kıvırmış ciddiyetle önündeki dosyaya bakıyordu. Bartu ise ayaklarını masaya uzatmış rahat bir tavırla arkasına yaslanmıştı. Egemen kafasını kaldırıp içeri giren Yavuz'a baktı. Olduğu yerde omuzlarını dikleştirdi. "Yavuz da geldiğine göre başlayabiliriz." Yavuz masanın başında onun için ayırtılan yere geçip arkasına yaslandı. Bartu elindeki sigarayı dudaklarına götürdü. "Umarım gerçekten önemli bir sebeptir çünkü boşuna buraya gelmiş olmak istemiyorum." Sigaranın ucunu aleve verdikten sonra çakmağı masaya fırlattı. Bu sırada Egemen gözündeki gözlüğünü işaret parmağıyla geri itip Bartu'ya baktı. "Sandığından daha önemli." Gözleri yavuza dönerken yutkundu. "Babamdan emir geldi Arslan'ı istiyor, kardeşine yapılanları ödetmek istiyor." İsmi duyar duymaz Yavuz'un bakışları sertleşti. "Nasıl alacağız Arslan'ı?" Dedi soğuk bir sesle. Bartu ayaklarını masadan indirip oturduğu yerde dikleşti , sigarayı dudaklarından ayırıp dumanı üfledi. Bir şey diyecek gibi oldu ama Egemen siyah bir örtünün önüne giderken diyeceği şeyden vazgeçip onu izlemeye devam etti. Egemen, siyah örtüyü kendine çektiği sırada örtü yavaşça yere düşerken ortaya bir pano çıktı. Panonun üzerindeki resimleri görünce Bartu derin bir nefes verdi. "Bu ne şimdi?" Egemen hafif bir gülümseme ile göz ucuyla kısa süre onlara bakıp hemen ardından önündeki panoya döndü. "Bu... Kenan Arslan'ı yıkacak satranç tahtası." Yavuz dikkatle panonun üzerinde olan resimlere ve altında yazan yazılara baktı. İlk resimde düz kahve saçları omuzlarından dökülen ,açık tenli bir kadın vardı. Üzerinde olan gri kazak ve mavi kot pantolonla sade ama şık duruyordu. Ellerinde tuttuğu market poşetlerini arabasına yerleştirirken gizlice çekilmiş bir fotoğraftı, fotoğrafın hemen altında Miray Arslan yazıyordu. Miray ARSLAN -Kenan'ın ilk evliliğinden olan kızı. -yaş 21. -İstanbul Üniversitesi Hukuk bölümü son sınıf öğrencisi. Miray'ın fotoğrafının hemen yanında Masal Arslan' ın fotoğrafı yer alıyordu. Sarı şaçları yüzüne vuran rüzgarla uçuşurken o annesinin yanında annesi magazincilere konuşma yaparken yüzündeki gülümseme ile kameralara bakıyordu. Üzerindeki kırmızı elbise yaşına göre oldukça abartı duruyordu. Masal ARSLAN -Kenan ve ünlü manken Aylin Arslan'ın kızı. -yaş 16. -Lise öğrencisi, babasının en kıymetlisi. "Bu isimsiz olan kim?" Bartu'nun sorusuyla Yavuz'un gözleri Masal'ın fotoğrafının yanındaki Tarihe kaydı ne bir bilgi vardı nede bir fotoğraf. Kaşları havalanırken tüm dikkatti Egemendeydi. "Adını bilmiyoruz," dedi Egemen sakin bir sesle elini ensesine atıp ovuşturdu. "Aylin'in ilk evliliğinden olan oğlu, 27 yaşında bundan başka bir bilgide yok ama zaten bu adam pekte önemli değil." Egemen tahtanın önünde ilerleyip parmağındaki yüzükle Miray'ın fotoğrafına vurdu. "Asıl plan Miray üzerinden ilerliyor, doğrudan Kenan'a zarar vermediğimiz için onun kanını tanışan birini almamız gerekiyor." Yavuz ve Bartu boş gözlerle Egemen'e bakarken Egemen gözlerini devirdi. "Daha açık anlatayım, Kenan'ın canını kızının canını alarak yakacağız." "Doğrudan Kenan'ın canını neden almıyoruz da bir kadının canını alıyoruz?" Yavuz'un dudaklarından çıkan soruyla Bartu'nun gözleri Egemen ve Yavuz arasında gidip geldi. "Oğlu varda benim mi haberim yok Yavuz? Adamın iki kızı var iki kızından birinin canını alacağız çok takılma ona." Dedi Egemen duygusuz bir sesle, Bartu kısa bir kahkaha attı. "Harika bir plan değil mi?!" Dedi alayla ellerini iki yana açarak. Egemen'in gözleri Bartu'ya döndüğünde siyah gözleri daha da koyulaşmıştı. "Daha iyi bir planın var mı?" Bartu bir anda ciddileşip yerinde doğruldu. "Kenan'ın kafasına arabaya bindiği an sıkayım." Bartu'nun gözleri Yavuz'un üzerindeyken Yavuz hala sessizce tahtaya bakıyordu. Egemen, Bartu'nun çıkışına karşı sakinliğini korudu, ama yüzündeki hafif gerginlik seziliyordu. "Kenan'a zarar vermeyiz, bilmesi gerekenden daha fazla şey biliyormuş, işimize yaraya bilirmiş babam öyle söyledi ama hem onu bize mahkum etmek hemde intikam almak için canının yanması gerekiyor. Bunuda kendi yöntemlerimizle halledeceğiz." Yavuz nihayet başını kaldırdı. Ses tonunda soğuk bir kararlılık vardı. "Egemen... Miray'a yaklaşmak kolay değil. Babası onu korumak için kırk tane önlem almıştır. Takip etsek bile adamın güvenlik ağından kurtulamayız." Egemen, masanın üzerindeki dosyayı Yavuzun önüne itti. "Sandığımdan da kolay oldu." Yavuz önündeki dosyaya bakarken Egemen hala konuşmaya devam ediyordu. "Kızın gün içinde gittiği yerler, konuştuğu insanlar, yaşadığı yer ve hatta telefon görüşmeleri bile bu dosyanın içinde," Egemen ellerini cebine koyup gözlerini doğrudan Yavuz'un üzerindeydi. "Ve tesadüfe bak ki Kıvançla çok yakınlar." Yavuz'un gözleri dosyanın içindeki bir fotoğraf'a takılı kaldı kardeşi Kıvanç ,Kenan'ın kızının yanında duruyordu aralarındaki mesafe fazla değildi ama Kıvanç'ın gözlerindeki o güven duygusunu görebiliyordu, zorlukla yutkundu. "Miray'a yaklaşmak sandığımız kadar zor değil beyler en yakınımız zaten kızın yanında," Yavuz dosyayı kapatıp sertçe Egemene doğru itti. "Sakın."  Dedi Yavuz tehditkâr bir ses tonuyla. "Aklından bile geçirme Egemen,kıvanç bu işe bulaşmayacak. Sırf bir intikam için elini kana bulamayacak." Yavuz ela irislerini Egemen'in gözlerine kitlerken, Egemen ellerini masaya koyup öne doğru eğildi.  "Tek çıkışımız bu Yavuz," dedi net bir sesle, "Kıvanç bize yardım etmezse amcamın intikamını alamayız. Soyadının hakkını verip artık saklandığı yerden çıkması gerekiyor." Yavuz masadan kalkarken oturduğu sandalyenin yere düşme sesi bir kaç saniye odayı doldurdu. "Ne demek lan o?" Diye gürledi Egemen'e doğru sert bir adım atarken. "Ne demek lan soyadının hakkını vermesi gerekiyor?" Ela irisleri giderek koyulaşırken boynundaki damarlar daha da belirgin oluyordu. "Benim kardeşim siktiğimin intikamı yüzünden hayatını karartmayacak. Onu o baban olacak şerefsize de ilet." "Yavuz," dedi Egemen geri çekilmeden sesini sakin tutmaya çalışarak. "Kendine gel, kimin neyin için çabaladığımızı fark et," Yavuz elini kaldırıp Egemen'in sözünü keserken "Kıvanç bu işe bulaşmayacak son sözüm bu,Amcam kendi işini kendisi halletsin." Dedi bir kaç saniye Egemen'in cevap vermesi için bekleyip arkasını döndü, aynı demir kapıdan çıkarken Egemen'in sesi odada yankılandı, artık kendini sakin tutmaya çalışmıyor Yavuz'a meydan okuyordu. "Hepimiz bu soyadı için birilerini kaybettik Yavuz, hepimiz bedel ödedik. Kıvanç'ta er ya da geç ödeyecek," Yavuz'un adımları durdu, Egemen konuşmaya devam etti. "Ya canıyla ödeyecek ya da kendini kanıtlayacak." Yavuz'un adımları bir anlığına durdu. O birkaç saniye, bodrum katının soğuğunda saatler kadar uzun geldi. Omuzları gerilmişti ama geri dönmedi. Sadece başını çok az yana çevirip Egemen'e yarım bir bakış attı. "Tehdit mi bu?" dedi alçak ama keskin bir sesle. "Yoksa gözdağı vermeyi mi deniyorsun?" Egemen cevap vermedi. Göz göze geldikleri o an, ikisi de geri adım atmayacaklarını biliyordu. Bartu ise sessizleşmişti; ilk kez işi alaya alacak bir hali yoktu. Masanın kenarına yaslanmış, ikisinin arasında gidip gelen bakışlarla ortamın daha da gerilmesini izliyordu. Yavuz kapıya doğru bir adım daha attı. Bu kez durmadı. "Kimse kardeşimi satranç taşı gibi oynayamaz," dedi net bir tonla. "Bu oyun varsa bile... Kıvanç o tahtada olmayacak." "Babamın haberi var. Eğer bu işi Kıvanç yapmazsa kendi elleriyle onu geberteceğini söyledi." Yavuz durdu, gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı sakin kalmaya çalıştı ama olmuyordu arkasını dönüp Egemen'e doğru hızlı adımlar atıp yakasına yapıştı. Yavuz'un eli Egemen'in yakasında kilitliyken odadaki hava bir anda ağırlaştı. Bartu refleksle doğruldu ama araya girmedi; bu, sözle çözülecek bir an değildi. Egemen'in nefesi Yavuz'un yüzüne vuruyordu. Geri çekilmedi. Çenesi kasıldı ama sesi beklenmedik kadar sakindi. "Gerçek bu," dedi dişlerinin arasından. "Babam kararını verdi." Yavuz'un parmakları biraz daha sıkıldı. Damarları şişmişti, ela gözleri neredeyse siyahtı. "Elini babanın arkasına saklayarak konuşma," dedi Yavuz, sesi alçak ama keskin bir bıçak gibiydi. "Karar dediğin şey... beni yok sayıyorsa, ben de o kararı tanımam." Parmakları Egemen'in yakasında bir an daha kaldı. Egemen kaşlarını çatıp onu omuzlardan itip kendini kurtardı ama geri çekilmedi, "Ulan ben ister miyim Kıvanç'a bir şey olsun? Uyarıyorum seni! Benim babam kendi oğluna kıymışken Kıvanç'a acır mı?!" Yavuz'un eli havada asılı kaldı. Yumruk yapmamıştı. Yumruğunı Egemen'in suratına geçirebilirdi ama yapmadı. O an, öfkesinin önünde duran tek şey kan değildi; kardeşinin yüzüydü. Egemen'in sözleri odanın duvarlarında yankılanırken Yavuz'un nefesi düzensizleşti. Gözlerini bir an kapattı, sonra yavaşça açtı. Sesini yükseltmedi. Bu, onu daha tehlikeli kılan andı. Egemen dişlerini sıktı. İlk kez bakışlarında bir çatlak belirdi. "Bu bir oyun değil Yavuz," dedi. "Babam geri adım atmaz. Ya Kıvanç bu işin içine girer... ya da" "Ya da ne?" diye kesti Yavuz. Bir adım daha yaklaştı. Aralarındaki mesafe artık nefes kadar kısaydı. "Tehditlerinin sonunu ben getireyim mi?" Bartu nihayet araya girdi. Sert ama kontrollü bir sesle. "Yeter!" dedi. "Birbirinizi burada parçalarsanız Kenan'a gün doğar. Hepimiz kaybederiz." Yavuz başını çevirmeden konuştu. "Bu masada kaybedecek tek kişi varsa, o Kıvanç olmayacak." Egemen ellerini saçlarının arasından geçirip sertçe arkaya itti. Siniriyle çaresizliği birbirine karışmıştı. "Onu korumak için gene kendine ateşe mi atacaksın?!" "Atacağım! Gerekirse o kızın canını kendi ellerimle alacağım ama kardeşime dokunulmasına izin vermeyeceğim!" Yavuz'un sesleri odada yankılanırken Egemen derin bir nefes verdi. "Babama ileteceğim." dedi kısa ve net. "Ama fikrinin değişeceğini sanma." Yavuz cevap vermedi. Odayı dolduran sessizlik, biraz önceki bağırışlardan daha ağırdı. Bartu ikisinin arasında gidip gelen bakışlarını kaçırdı, derin bir nefes aldı. Bu işin artık sadece Kenan meselesi olmadığını o da anlamıştı. Yavuz arkasını döndü. Bu kez adımları daha kontrollüydü, öfkesi bastırılmış ama kaybolmamıştı. Demir kapıya yönelirken sesi yeniden yükseldi; bu sefer bağırmıyordu, uyarıyordu. "Egemen," dedi durmadan, "amcam Kıvanç'a yaklaşırsa... bunu bir savaş ilanı sayarım." Kapı kapandığında bodrum katı yeniden karanlığa gömüldü. Bartu ilk kez sigarasını yakmadı. Masanın kenarına oturup dirseklerini dizlerine dayadı. "Bu iş," dedi yavaşça, "bizi ikiye bölecek." Egemen panoya döndü. Miray'ın fotoğrafına uzun uzun baktı. Sonra elini kaldırıp fotoğrafı düzeltir gibi yaptı; aslında kendini toparlamaya çalışıyordu. "Zaten böldü," dedi. "Yavuz kendi yolunu seçti." "Peki ya sen?" diye sordu Bartu. "Babanın dediğini mi yapacaksın?" Egemen cevap vermedi, zaten tek bir cevap vardı. Yavuz sert adımlarla binadan çıktığında kapının önünde duran siyah arabaya bindi. "Nereye gidiyoruz Yavuz bey?" Dedi şöför dikiz aynasından Yavuz'a bakarken. Yavuz gözlerini camdan dışarı çevirip az önce çıktığı binaya baktı. "Cezaevine." ⚖️ "Miray sen beni dinlemiyor musun?" Kıvanç'ın sesiyle irkilip elimdeki kitapları düzelttim. Gün boyu dersler, sunumlar, hocaların hiç bitmeyen soruları... Yorgunluktan bacaklarımın titrediğini hissediyordum. Ders biter bitmez eve gitmek için sınıftan çıktığımda Kıvanç yanımda belirmiş her zamanki enerjisiyle birşeyler anlatmaya başlamıştı. "Dinliyorum tabiki Kıvanç anlatmaya devam et sen." Dedim yorgun sesime rağmen gülümsemeye çalıştım. Kıvanç anlatmaya devam ederken onun dudaklarına bakıp arada kafamı sallıyordum fakat kelimeler zihnime uğramadan yanımdan geçip gidiyordu. Okul kapısından çıkıp bahçeye girdiğimizde Kıvanç elini omzuma atıp dudaklarını araladı. "Ben bu gün sizinle olmayacağım Ezgi ve Tunç'a sen söyler misin?" Dedi anlık bir aydınlanma ile gözlerimi kapatıp derin bir nefes verdim. "Bu gün müydü o buluşma ya?" Kıvanç başını sallayıp beni onaylarken ben derin bir nefes verdim. "Unutmuşum ben onu, neyse sen canını sıkma söylerim ben onlara." Kıvanç beni kendine çekip sarılırken bende kollarımı ona doladım. "İyi ki varsın Miray." "Yavaş deli oğlan ne yapacağız sanki niye birden kabardı sevgin?" Dedim gülerek Kıvanç sarılmayı bırakıp omzundaki çantasını düzeltti. "İçimden geldi öyle, bu arada onlar sorarsa abisi gelmiş onun yanına gitmesi gerekiyormuş dersin şimdi gitmek zorundayım." Dedi geri geri yürürken bana öpücük atıp yeniden gülümsedi. "Öpüyorum çok." ona doğru el sallarken kucağımdaki kitapları birkez daha göğüsüme bastırdım. "Görüşürüz." Kıvanç'la vedalaştıktan sonra, yorgunluktan omuzlarım iyice düşmüştü. Otoparka doğru yürürken elimdeki kitaplar bir an kayar gibi oldu, çantamın askısı da inatla omzumdan kaymaya devam ediyordu. Bir elimle çantayı yukarı çekerken diğer elimdeki kitapları sıkıca kavradım. Ayaklarımın altında kuru yapraklar hışırdıyordu, kampüsün sessizliği akşamın serinliğiyle birleşmişti. Arabamın yanına geldiğimde, anahtarımı çantamın fermuarı takılmış cebinden çıkarmak tam bir işkenceye dönüştü. Kitapları bir anlık aceleyle arabanın tavanına bıraktım, çantayı da kolumdan çıkarıp yere bıraktım. Anahtarı bulup kapıyı açtığımda derin bir nefes verdim. Kitapları ön koltuğa bıraktım, çantayı da yanına koydum. Direksiyona oturur oturmaz gözlerimi kapatıp başımı koltuğun arkasına yasladım. Sanki bütün günün uğultusu bir anda çekilmiş, yerini hafif bir sessizlik almıştı. Ellerimi direksiyonun üzerinde gezdirdim, motoru çalıştırmadan önce derin bir nefes daha aldım. Yola çıkmadan önce, arabamın içindeki o sakinlik, dışarıdaki bütün yorgunluğu bir süreliğine unutturuyordu. Ne yazık ki bu sakinlik çok uzun sürmedi Ezgi ve Tunç ön koltuğa binmek için dışarda kavga ediyorlardı.Ezgi'nin tiz sesi camdan içeriye kadar geliyordu: "Tunç, binmeyeceksin işte ön tarafa! Benim midem bulanıyor arkada, biliyorsun!" Tunç kollarını iki yana açmış, arabamın kapısına yaslanmıştı. "Ezgi, senin nazına her gün kim katlanıyor? Bugün de ben önde oturacağım, bitsin gitsin!" Gözlerimi ovuşturup başımı yana çevirdim. İkisini de arabamın önünde didişirken görünce hem gülmek hem de kafamı direksiyona vurmak istedim. Camı indirip seslendim: "Hop gençler!" İkiside dönüp bana baktığında ciddileşip göz kırptım. "Hayırdır? Ön koltuk için üçüncü dünya savaş mı çıkaracaksınız?" dedim Ezgi hemen dudaklarını büzüp bana baktı. "Ya Miray birşey desene geçen önde Tunç oturmadı mı? Hem benim arkada midem bulanıyor." Tunç kendi savunmasını yapmak adına elimi Ezgi'nin kafasına koyarak kenara çekti. "Siz sarhoşsunuz diye ben arabayı sürdüm o sayılmaz hem Miray arka taraf çok küçük sığamıyorum kızım bu omuzlarla." Tunç, omuzlarını öne doğru gerip kaslarını belli belirsiz şişirdi. Gözlerim istemsizce onun göğüs kafesinin genişliğine kaydı. Spor salonunda haftanın altı günü çalıştırdığı öğrenciler sayesinde vücudu iyice şekillenmişti. Ezgi, Tunç'un kolunu itip kahkülünü düzeltti. "İçmeseydin o kadar protein tozunu bana ne?!" Tunç kınayıcı bakışlarını Ezgi'ye kitledi. "Protein tozu mu?" Yüzünü ekşitti. "Allah çarpar be kör müsün kızım?" Dedi yeniden kaslarını göstererek. "Emek bunlar emek." Ezgi, Tunç'un kaslarını göstermesini görünce kahkahayı patlattı: "Emekmiş! Senin emeğin aynanın karşısında 'biceps check' yapıp kendi kendine aşık olmak." Tunç hemen öne eğildi, yüzünü Ezgi'ye yaklaştırdı: "Sen de kıskanıyorsun Ezgi. Ben salona girdiğimde herkes saygıyla yol veriyor, sen kantine girdiğinde çocuklar tostunu saklıyor." Ben kahkahamı tutamadım, direksiyona vurup güldüm. "Of, yapmayın! Bütün gün derslerle kafam şişti, şimdi de siz başladınız." Ezgi, ön koltuğa otururken hışımla çantasını pat diye kucağına koydu. "Miray, şunu duydun değil mi? Bana tostçu diyor! Sen de şahitsin." Ön koltukta dağılan kitaplarımı ve çantamı toplamaya çalışırken bir yandan hala gülüyordum. Kitapları ve çantayı Tunç'a verdikten sonra yeniden önüme dönüp arabayı çalıştırdım. "Bir dakika ya, nereye gidiyoruz?" dedi Ezgi, kemerini takmaya çalışırken bana kuşkuyla baktı. Park yerinden arabayı yavaşça çıkarırken gözümü dikiz aynasından ona kaydırdım. "Eve gidiyoruz Ezgicim. Neresi olacaktı?" Ezgi dudaklarını büzdü, sonra gözlerini kocaman açıp elini dizine vurdu. "Eee peki Kıvanç? Gelmiyor mu o da? Hani hep beraber buluşacaktık?" Ben direksiyonu sola kırarken derin bir nefes alıp gülümsemeye çalıştım. "Gelecek, gelecek..." dedim sakin bir sesle. "Ama işi varmış, abisi gelmiş. Sonra bize katılacak." "Abisi mi? Abisi mi varmış onun?" dedi Tunç, kaşlarını öyle kaldırdı ki neredeyse alnına değecekti. Ben direksiyona odaklanıp başımı salladım. "Evet, ne var bunda? Gayet normal bir durum." Tunç kollarını göğsünde kavuşturdu. "Yıllardır aynı okuldayız, şu çocuğun abisini bir kez olsun gören oldu mu? Ben görmedim. Hatta bence abisi diye biri yok." Ezgi gözlerini kocaman açıp sonra kahkahayı bastı. "Yok mu? Sen şimdi diyorsun ki... Kıvanç'ın 'abisi' aslında hayali arkadaş mı?" Tunç, Ezgi'ye küçümser bir bakış atıp parmağını salladı. "Hayali arkadaş değil Ezgiciğim, stratejik kaçış taktiği! Adam derslerden, buluşmalardan, hatta doğum günü partilerinden bile 'abim geldi' bahanesiyle sıyrılıyor. Farkında değil misiniz?" Ezgi kahkahalarla öne eğildi, saçları yüzüne düştü. "Of Miray, duyuyor musun bunu? Tunç, Kıvanç'ın abisini yok etti! Çocuk masumca bahane buluyor, sen FBI gibi peşine düştün." Ben gülmemek için dudağımı ısırdım ama direksiyona vurur gibi kıkırdadım. "Tunç, biraz fazla mı Kanıt izledin?" Sorumla beraber Ezgi kahkahayı basarken Tunç bana gözlerini devirmekle meşguldü. Tunç kolunu koltuğun arkalığına attı, gözlerini kısıp pencereden dışarı baktı. "Hayır efendim. Ben sadece gözlem yapıyorum. Çocuğun abisi yok." Ezgi gözlerini devirip kahkaha arasında alaycı bir sesle taklit etti: "Hah evet evet... kesin geceleri kostüm giyip 'Batman'im ben' diye çatılarda geziyor." Tunç birden öne eğildi, heyecanlı heyecanlı anlattı. "Bak küçümseme! Diyelim ki gerçekten öyle. Düşünsene, Kıvanç ders bitiyor, sonra birden kayboluyor. Niye? Çünkü Gotham çağırıyor!" Ezgi kahkahayı koyuverip karnını tuttu, gözünden yaş geldi. "Ahahah! Tunç, sen var ya, yemin ederim eve gitmeden beni öldüreceksin. Adamın 'abisi' Batman oldu ya!" Ben de direksiyonun başında gülmekten gözlerimi silmek zorunda kaldım. "Durun biraz, ben ciddiyim bak... abisi gerçekten var. Hatta geçen gün Kıvanç bahsetmişti." Tunç yeniden bana göz devirip arkasına yaslandı. "Safsınız kızım siz üç yıl olacak aynı okuldayız çoçuğun abisini bir kere görmedik, hem anası babası ölmemiş mi bunun? Abisinin yanından ayrılmaması gerekiyor." "Tunç," dedim sesimdeki uyarıyı belli ederek. "Çoçuğun yanında sakın böyle konuşma bize mi kaldı abisi ile ilişkisini sorgulamak." Tunç ellerini teslim olur gibi havaya kaldırdı. "Sakin ol Miray hatun demedik birşey. Ama siz yinede bir düşünün yani..." "Evet!" Diye araya girdi Ezgi harfleri uzatarak. "Tunç beyin teorileri bittiğine göre şarkı dinleyelim." Ezgi telefonunu cebinden çıkarıp arabaya bağladıktan sonra hızlıca listesinde gezinmeye başladı. "Tamamdır, şimdi ortamı şenlendirecek bir şey açıyorum." dedi göz kırparak. Tunç hemen öne eğildi, telefonu kapmak ister gibi elini uzattı. "Dur dur, sakın o geçen gün açtığın TikTok şarkısını açma. Vallahi arabadan atlarım." Ezgi elini geri çekip telefonu göğsüne bastırdı. "Senin kulağın yok zaten! O şarkı şu an dünyanın en çok dinlenen parçası biliyor musun?" Tunç,Ezgiyi küçümser gibi kafasını iki yana salladı. "Dünyanın en çok dinlenen parçasıymış... Ezgi, bak vallahi diyorum o şarkı iki gün sonra çöpe gidecek. Ama bir Müslüm Gürses dinlesek yıllar sonra çoçuklarımızda aynı şeyi dinleyecek." Ezgi yüzünü buruşturup Tunç'a baktı. "Müslüm Gürses mi? Miray duydun mu dediğini? Kro musun oğlum sen birde çoçuklarım dinleyecekmiş." Tunç hemen öne doğru eğildi, kaşlarını kaldırıp ciddi ciddi konuşmaya başladı:"Kro mu? Bak Ezgi, Müslüm baba kültürdür, mirastır, ruhun derinliklerine iner. Senin o TikTok şarkıların ne yapıyor? İki gün oynuyorsun, sonra çöpe gidiyor." Ezgi gözlerini devirdi, sonra bana dönüp dramatik bir şekilde ellerini açtı: "Miray! Gördün mü? Adam resmen gelecekteki çocuklarına miras diye Müslüm Gürses bırakıyor. Bizim çocuklarımız robotlarla uçan kaykayda gezecek, bu hâlâ 'İtirazım Var' diyecek!" İkisinin didişmelerine o kadar alışmıştım ki onları dinlemeyip sadece yola bakıyordum. "Ortak birşeyler açsanız?" "Miray şu kalitesizle ne gibi ortak birşey dinleye biliriz biz?" Dedi Tunç işaret parmağı ile Ezgiyi gösterirken. "Yürüyen ego ya bak sen, ruhun babamdan yaşlı!" Tunç, Ezgi'nin saçına uzanıp yeniden kahküllerini bozarken Ezgi kısa bir çığlık attı. "Tunç öldüreceğim seni!" "Boyun yeterse öldürürsün." Ezgi, Tunç'a nefretle bakarken Tunç ona doğru gülümseyip öpücük attı. "Geçen dinlemiştik ya bir şarkı Ezgi neydi onun adı?" Dedim hem gelmekte olan kavgayı bitirmek hemde şu şarkı sorununu çözmek için. Ezgi hatırlamak ister gibi gözlerini kısarak baktı bana. "Hangi şarkı ya?" "Şey var ya işte..." dedim zaman kazanmak için "heh, ele güne karşı vardı ya onu aç sen." Ezgi telefona dönüp bir kaç saniye oyalandıktan sonra melodi sesi arabayı doldurdu. Tunç arkasına yaslanıp gülümsedi. "Baba işi biliyor ya! Örnek al Ezgi hanım örnek al." "Arayıp sormasan da, Unuttum seni sanma," Ezgi, Tunç'u duymazlıktan gelip bana döndü bana doğru öpücük atıp harfleri uzatarak şarkıya eşlik etti. "Dünya bir yana, Sen bir yana!" Tunç arkada ellerini birbirine vurarak alkışlarken  Ezgi ön koltukta kendi kendine dans edip şarkıya eşlik ediyordu. "Aşık ettin beni kendine, Sonrada terk ettin gizlice, Aradım seni her yerde, Hiç kimselere soramadım." Tunç'da ,Ezgi'nin gazına gelip ona eşlik etmeye başladı sanki az önce birbirlerini yiyen onlar değillermiş gibi şimdi birbirlerine bakarak şarkı söylüyorlardı. "Bekledim dön diye, Dönmedin bile bile , Bile bile sevdiğimi , Korkundan gelmedin." Ben ikisine bakıp gülümserken Ezgi ellerini kaldırıp birbirine vurdu. "Bak görüyor musun bana kulaksız diyeni?" Dedi Tunç ,Ezgi'yi göstererek. "Bu şarkıda oynanır mı adam aşk acısı çekiyor." "Sende oynuyordun az önce şimdi bulaşma kıza." Dedim gülerek Ezgi'ye bakarken. Ezgi saçlarını savurarak bize döndü. "Aşık olmak için fazla neşeliyim ben." Şarkı nakarata girerken gözlerindeki ışıltıyla bize baktı. "Hadi hep beraber!" Tunç'un sesi arabada yankılanıyordu, Ezgi ise gözlerini kapatıp ellerini ritme uyduruyordu. Ben direksiyona vurup gülümserken, üçümüzün sesi birbirine karıştı. "Ele güne karşı yapayalnız ,böyle de olmaz ki..." Tunç, Ezgi'ye döndü ve sesi olabildiğince abartarak devam etti: "Nasıl da gittin, insafsız, böyle bırakılmaz kiii!" Ezgi kahkahalar arasında mikrofon gibi elini ağzına götürdü. "Unuturum sanmıştıın, güzeliimm!"diye bağıra bağıra eşlik etti. Ben direksiyona vurarak mırıldandım: "Gözüm yollarda kaldııı..." Telefonum torpidonun üzerinde titremeye başladı. Ezgi ve Tunç hâlâ şarkının en yüksek kısmında bağıra çağıra birbirlerini bastırmaya çalışıyorlardı. Gözüm ekrana kayınca kalbim istemsizce hızlandı. "Canis arıyor." Derin bir nefes aldım. Ezgi'nin kahkahaları, Tunç'un kalın sesi arabanın içinde uğulduyordu. Onların fark etmemesi için elimle sesi kısıp telefonu kulağıma götürdüm. "Efendim Canis?" dedim, sesimi olabildiğince sakin tutmaya çalışarak. "Naber güzelim?" Ezgi bağırarak şarkıyı söylemeye devam ettiği için elimle telefonun hoparlörünü kapattım. Bu sırada karşı taraftan Canis'in sabırsız ve keskin ses tonu yükseldi. "Neredesin sen? Buluşmayacak mıydık bugün?" Direksiyona bakarken dudaklarımı ısırdım. Daha sabahtan başlamıştı bu buluşma mevzusu ama benim de gerçekten enerjim yoktu. "Şey... Canis, ben şu an arkadaşlarımla beraberim. Onlarla çıkmam gerekiyordu." Kısa bir sessizlik oldu. Ardından onun nefesini duyabildim, ağır ağır ciğerlerine çektiği o sinirli nefes... "Arkadaşların, ha?" dedi, sesi buz gibiydi. "Benimle plan yapıyorsun, sonra bana 'arkadaşlarım' diyorsun. Çok güzel, Miray." Gözlerim yola odaklıydı ama içimde bir şey büzülüyordu. "Bak Canis, yanlış anlama. Ben sana haber verecektim ama Kıvanç, Ezgi, Tunç... hepsiyle daha önceden sözleşmiştik. İptal edemedim." Tam o sırada Ezgi önde yine yüksek sesle "Ele güne karşııı!" diye bağırınca Canis'in öfkeyle sesini yükselttiğini duydum: "Demek onlarla takılabiliyorsun ama bana gelince 'vaktim yok.' Çok iyi, çok iyi Miray!" "Canis, lütfen. Böyle konuşma, gerçekten kötü hissediyorum zaten. Söz başka zaman—" Ama cümlemi bitirmeme fırsat vermedi. Sert bir klik sesiyle konuşmayı kesip telefonu yüzüme kapattı. Bir an elimde donakaldım. Gözlerim ekrana kaydı; "Arama sonlandı" yazısı gözlerimin önünde parlıyordu. Derin bir nefes aldım, elimle saçımı geriye ittim. Ezgi dönüp bana bakınca telaşla telefonu sessize alıp koltuğa bıraktım. "Miray, iyi misin?" dedi kaşlarını kaldırarak. Ben yüzüme zoraki bir gülümseme kondurdum. "İyiyim... şarkıya devam edin siz. Çok güzel söylüyorsunuz." Ezgi yüzümdeki gerginliği fark etmiş olmalı ki müziğin sesini kıstı. "Miray..." dedi yavaşça, sesinde alışılmadık bir ciddiyet vardı. Tunç da arka koltuktan öne doğru eğildi, omzuma bakar gibi yaptı. "Az önce suratın düştü birden. Kimdi o arayan?" Gözlerim istemsizce yere kaydı, telefonu sessizde koltuğun kenarında duruyordu. Dudaklarımı ısırıp omuz silktim. "Önemli değil..." Ezgi kaşlarını çatıp bana döndü. "Canis'di, değil mi?" Cevap vermememe rağmen yüzümden okumuştu. Tunç ise gözlerini devirdi, homurdanır gibi konuştu: "Ne diyor gene o göt lalesi? Versene telefonunu birde bana desin." "Tunç!" Dedi Ezgi keskin bakışları onun üzerindeyken elini omzuma yerleştirdi "ağzını topla istersen kız zaten üzgün burda." "Hiç kusura bakma Miray," dedi Tunç gözlerini Ezgiden ayırıp bana çevirirken. "Bu sikik senin moralini bozmaktan başka ne yapıyor sana? Lan tam diyoruz mutluyuz anasını satayım saniyesinde arayıp ortamın içine sıçıyor." Yüzünü buruşturup devam etti. "O ne lan öyle prenses gibi trip atmalar telefonu kızın suratına kapatmalar? Hayırdır gücü sadece sana mı yetiyor da o kadar bağırıyor. Bak Miray, ben net konuşuyorum: o herif seni hak etmiyor. İster küfür et, ister etme, ama gerçek bu. Sen çok daha iyilerine layıksın." Ezgi bakışlarını Tunç'tan ayırıp bana çevirdi. "Kusura bakma güzelim ama Tunç bu konuda haklı. Tabi bu kadar küfür etmesine gerek yoktu ama." Tunç koltuğuna yaslanıp kollarını kavuşturarak homurdandı: "Benim üslubum serttir ama kalbim yumuşaktır. O Caner'i de bir gün görürsem..." yumruğunu sıktı. "O zaman görür o gününü." Ezgi hemen lafa atladı. "Aman aman! Sen daha sokakta çiçekçi çocuğa yol veremedin, burada delikanlılık taslıyorsun." Tunç ,Ezgi'ye bakarak kaşlarını kaldırdı. "Ben Canis'i görünce yol vermem Ezgi Hanım, yolu dar ederim!" Konun uzayacağını anladığımda "Of tamam yok birşey," dedim sesimi düz tutmaya çalışarak "her zaman ki hali işte çok takılmayın siz." Sitenin olduğu sokağa döndüğümde arabada hala bir sesizlik vardı. "Yapmayın ya," dedim yapmacık bir sitemle "her zaman ki hali Canis'in bilmediğiniz şey mi sanki bağırır bağırır susar." Canis'le yaklaşık iki yıldır birlikteydik fakat o iki yıl beni on yıl yaşlandırmıştı. İlk başlarda herkesin imrendiği o tatlı, düşünceli, romantik sevgiliydi. Küçük notlar bırakır, en sevdiğim kahveyi hiç unutmadan getirir, sınav dönemlerinde beni yalnız bırakmazdı. Ama zaman geçtikçe o tatlı jestlerin yerini sorgulamalar, hesap sormalar aldı. Telefonumun ekranına bakışındaki kuşku, sesindeki sabırsızlık, gözlerindeki o "bana ait ol" bakışı... Hepsi içimde bir yük gibi büyüyordu. Direksiyonun üzerindeki ellerime baktım. Parmaklarım hafif titriyordu. Ezgi'nin bakışlarını üzerimde hissediyordum ama göz göze gelmemek için yolu izlemeye devam ettim. Tunç ise arka koltukta sessizleşmişti, ama dudaklarının arasından belli belirsiz mırıldandığı küfürleri duyabiliyordum. Arabayı sitenin otoparkına çektiğimde derin bir nefes aldım. Kontağı kapattım, ama ellerimi direksiyondan çekmedim. Ezgi hafifçe omzuma dokundu. "Bak güzelim, seni kırmak istemem ama... bu böyle gitmez. Canis'in seni ne kadar yorduğunu hepimiz görüyoruz. Sen de görüyorsun." Tunç öne eğildi, gözlerini dikti bana. "Kendini kandırma Miray. Çocuk seni sevmiyor değil, tamam. Ama sevmenin bu hali... sevgi değil, takıntı. Senin gülüşünü boğan, içini karartan hiçbir şey sevgi olamaz." Sözleri kalbime birer taş gibi düştü. Haklıydılar, ama kabullenmek zordu. Çünkü her şeye rağmen Canis'in iyi olduğu anlar da vardı. Sımsıkı sarıldığı, gözlerimin içine bakıp "Senden başkasını istemiyorum" dediği o anlar... Onlar gerçek değil miydi? Kapıyı açıp arabadan indim. Kitaplarımı kucağıma aldım, Ezgi de çantasını toparlarken bana kısa bir bakış attı. Tunç arabadan inerken hala söyleniyordu. "Ben bir gün dayanamayıp o herifi tokatlarım, sonra siz uğraşırsınız benimle." Ezgi ona ters ters baktı. "Sen önce kendi hayatını toparla, sonra Miray'ınkine karışırsın." İkisinide duymazlıktan gelip arabayı kitleyip arkama döndüm, eve doğru yürürken ikiside arkamdan geliyordu. Kapının önüne gelince annemin arabasının yanında yabancı bir araba olduğunu görünce kaşlarım otomatikman çatıldı. Adımlarım durdu arabayı tanımaya çalıştım ama hatırlayamadım "Bu araba kimin ya?" Dedim kendi kendime, Ezgi yanıma gelip koluma girerek beni eve doğru çekmeye başladığında gözlerim hala arabanın üzerindeydi. "Kıvanç'ın arabasıdır belki," dedi Ezgi "Bizden önce gelmiştir gel biz içeri girelim." ⚖️ Eylül, İstanbul'un üzerine ağır bir duygu gibi çöküyordu. Kampüsün kapısından dışarı taşan kalabalığın içinde rüzgâr, sararmamış ama yorgun yaprakları sürüklüyor; insanlar günün telaşını geride bırakmanın aceleci adımlarıyla yürüyordu. Hava ne boğucu ne serin; tam insanın zihnine sızacak, düşünceleri ağırlaştıracak türdendi. Yavuz, kampüsün çıkış kapısına yakın bir noktada, kolları göğüsünde bağlı bir şekilde arabasına yaslanmış gözleriyle etrafı tarıyordu. Yüzünde herhangi bir ifade yoktu ama Egemenin sabah söyledikleri akılından çıkmıyordu. "Miray'a yaklaşmak sandığımız kadar zor değil beyler en yakınımız zaten kızın yanında." Yavuz düşünceyi kafasından atmak ister gibi başını iki yana salladı. Kıvanç'ın hayatını bu kadar mahvetmişken birde üstüne ondan böyle bir şey isteyemezdi. Yavuz kafasındaki düşüncelerle boğuşurken kapıdan çıkan ikiliyi hemen fark etmişti. Yüzlerini net göremesede Kıvanç'ı tanımıştı. Tanımamak mümkün değildi. Hafif kavisli omuzları, konuşurken sürekli gülen suratı, abisine hiç benzemeyen rahatlığıyla dikkat çekerdi. Yavuz ,Kıvanç'ı izlerken Kıvanç yanındaki kıza  bir şeyler söyleyip onu aniden kendine çekip sarıldı. Yavuz bu sahneyi görünce alt dudağını belli belirsiz ısırıp gülüşünü saklamaya çalıştı kafasını başka bir tarafa çevirip gözlerini kardeşinden ayırdı. Telefonuna gelen bildirimle elini cebine atıp telefonunu çıkardı. *Bartu Taşkın'dan yeni bir bildirim. Bartu'dan gelen mesajın üstüne tıkladığında bir fotoğraf açıldı. Kenan'ın arabasının sürücü koltuğunda başında Kenan'ın şapkası ve onun güneş gözlüğünü takarak dili dışarda bir fotoğraf çekmiş altınıda, 'siz çalışmaya devam mı? Bende çalışıyorum, hahahaa!' Yazmıştı. Yavuz mesajı görünce gözlerini devirdi. Telefonu kapatıp cebine atarken bir yandan kendi kendine söyleniyordu. "Oo Yavuz bey siz gelir miydiniz buralara?" Yavuz ,Kıvanç'ın sesini duyunca yüzündeki kocaman gülümseme ile ona döndü. Göz göze geldiklerinde Kıvanç kollarını açarak abisine sarıldı. "Yavaş lan," Dedi Yavuz ama itmedi kardeşini "Sokak ortasında sarılma diye kaç kere uyaracağım oğlum seni?" Sesinde sitem olsada yüzündeki gülümseme hala ordaydı. Kıvanç ona bakıp bal rengi gözlerini devirdi. "İyi sarılmadık say." Kıvanç sarılmayı bıraktığında Yavuz kolunu kardeşinin omzuna atıp onunda arabaya yaslanmasını sağladı. "Sende maşallah önüne gelene sarılıyorsun," imalı bakışları Kıvanç'ın üzerindeyken Kıvanç cümlenin altındaki imayı anlamaya çalışıyordu. Yavuz biraz daha kardeşinin kulağına yaklaşıp göz kırptı. "Manitan mı diyorum lan az önceki kız? Şu giden var ya." Kıvanç'ın yüzü belli belirsiz buruşurken az önce Miray'ın gittiği yöne bakıp gülümsedi. "Yok be abi.Miray o ,yakın arkadaşım." Yavuz'un duyduğu isimle beraber yüzündeki gülümseme soldu. Egemen'in dedikleri yeniden kafasında yankılanırken Kıvanç yeniden abisine baktı. "Doğum günüydü de bu gün sürpriz yapacaklardı ben sen varsın diye gidemiyorum önden kutladım öyle." Yavuz, kardeşinin sözlerindeki kırıntıyı hemen yakalamıştı. "Sen varsın diye gidemiyorum..." Kulağında çınlayan cümle, tahmin etmediği bir yerden dokunmuştu. Kaşlarını hafifçe çatarak Kıvanç'ın yüzünü inceledi. "Ne demek o şimdi?" diye sordu, sesinde belli belirsiz bir sertlik vardı. Kıvanç dudaklarını araladı, bir şey söyleyecek gibi oldu ama kelimeler boğazına düğümlendi. Sonunda gözlerini arabaların farlarından yana kaydırdı, sanki oraya bakarsa bu sorunun ağırlığı azalacakmış gibi."Yani... senle takılmayı tercih ettim işte abi. O yüzden gitmedim." Yavuz'un gözleri hala kardeşinin yüzünde gezinirken cebindeki çakmağı çevirdi. "Abi bakma öyle... öyle sandığın gibi bir olay değil." Dedi Kıvanç sesinden belli olan bir mahcubiyetle. "Sadece... bazı şeyleri ayrı tutmak istiyorum. Arkadaş çevremle ailemi karıştırmak istemiyorum." Yavuz kaşlarını çattı, kardeşinin yüzünü dikkatle incelemeye devam etti. "Niye? Biz utanılacak insanlar mıyız?" Kıvanç hemen itiraz etti. "Hayır! Asla öyle bir şey değil!" Ama sesi telaşlı çıkmıştı, sanki savunmaya geçmesi bile söylediklerinin tersini kanıtlıyordu. Elleriyle saçını karıştırıp derin bir nefes aldı. "Ama işte... siz... bizim aile..." Yavuz'un gözleri küçüldü. "Bizim aile ne, Kıvanç?" Kıvanç, boğazında düğümlenen o kelimeyi yutamadı artık. "Herkes biliyor abi! Herkes konuşuyor. Karahan ailesi deyince herkesin aklına aynı şey geliyor. Mafya, kirli işler, hesaplaşmalar..." durup derin bir nefes verdi. "Ben arkadaşlarımın gözünde sadece o ailenin çocuğu olmak istemiyorum. Onların bana bakışlarında sürekli o gölge var. Bunu hissetmekten bıktım." Yavuz sessizleşti. Kardeşinin ağzından dökülen her kelime, içini bıçak gibi kesiyordu. Bir an sustu, Kıvanç konuşmaya devam etti, sanki yıllardır sakladığı yükü boşaltıyordu: "Onlara her şeyi anlatmıyorum. Neden babamla görüşmediğimi, aslında kim olduğumu... hiçbirini bilmiyorlar. Bilmemeliler de. Çünkü bilseler ben de onlardan biri olacağım gözlerinde. Ben... sadece normal biri olmak istiyorum abi. Okula giden, arkadaşlarıyla gülen, sırtında aile damgası taşımayan biri..." Yavuz, kardeşine bakarken bir yandan öfke, bir yandan kırgınlık doluydu ama kardeşine kızamıyordu tam tersi onun bu kadar haklı olması ve yıllardır duymayı beklediği kelimeleri şimdi duyması canını yakıyordu.Dudaklarının kenarı seğirdi. "Demek biz seni utanılacak duruma düşürüyoruz." Kıvanç başını hızla salladı. "Öyle deme abi, öyle değil. Sizden utanmıyorum... ama sizle anılmaktan utanıyorum. Aradaki farkı anlasana! Ben seni seviyorum, ama onların gözünde ben hep sizin gölgenizim. Karahanlar'ın küçük oğlu. Yavuz'un kardeşi. Tamer'in mirasçısı. Ben kendim olamıyorum. Hep bir beklenti hep bir intikam..." Kıvanç bakışlarını yere eğip derin bir nefes verdi, "Hatırlıyor musun?" Dedi kısık bir sesle. "Bana hep senden farklı olduğumu söylerlerdi, Sen Tamer Karahan'ın oğluyken ben sanki hiç yokmuşum gibi davranılırdı." Söylediklerinden sonra bir sessizlik çöktü. Yavuz'un gözleri karardı, içinde biriken öfkeyi bastırmaya çalışıyordu ama kardeşinin korkusunu da görmezden gelemiyordu. Sonunda derin bir nefes aldı, omzunu sıvazladı. "Bak lan bana." Kıvanç, çekingen bir bakışla abisine döndü. "Sen benim kardeşimsin. Benim kanımdansın İstesen de bu gölgeden kaçamazsın. Ama bir şeyi unutma: biz de senin için buradayız. Sen utan diye değil, ayakta kal diye. Anladın mı?" Kıvanç'ın yüzünde yeniden bir gülümseme belirdi ama bu diğerlerinden farklıydı. "Öyle değil işte Yavuz Karahan senin kanında olanlar o tetiği  çektiğin kadar varlar." Yavuz'un eli istemsizce yanındaki arabaya daha sıkı bastı. Çakmağı cebinde çevirmeyi bırakıp kardeşine döndü. Kaşları çatılmış, gözlerinde kısa bir anlığına gölge gibi bir öfke parlamıştı. "Tetiği çekmek..." diye tekrar etti, sesi kısık ve ağırdı. Dudaklarının kenarı yukarı kıvrıldı, "Sen büyüdün de tetik mi çekicen lan?" Dedi alayla, içindeki yanan alevi bastırmaya çalışıyordu, Egemen'in sözleri kafasındaki düşüncelerle çakışırken Kıvanç'ı kendine çekti. Kıvanç'ın başını kolunun altına sıkıştırıp yumruk yaptığı eliyle saçlarını karıştırırken. "Gelmiş birde abiye laf yetiştiriyor," diye söyleniyordu. "Ulan sen iyi ki hukuk okuyorsun iyi çene var sende, o çene sendeyken sen tetik falan çekemezsin." "Abi dur ya!" "Noldu lan sarı jön, Saçının fönü mü bozuldu?" Kıvanç cevap vermedi, ama Yavuz'un elinin saçlarında gezdiğini hissetmekten kendini alamadı. Abisinin alaycı sesi ve sertliği arasındaki o karışık sevgi, Kıvanç'ın yüzünde hem gülümseme hem de rahatlama oluşturuyordu. Yavuz , Kıvanç'ın saçlarını karıştırmayı bırakıp yeniden az önceki pozisyonuna döndü, bir kolu hala Kıvanç'ın omzundaydı ama az önceki gibi sıkmıyordu. "Kabul ediyorum," dedi Yavuz gözü üniversite binasına bakıyordu ama sanki çok uzaklara bakıyormuş gibi dalmıştı. "Karahan soyadını taşımak zor. Fazla zor," gözleri kardeşinin gözlerine döndü. "Ama sen o soyadını taşımak için hiç bir bedel ödemeyeceksin." Bunu Kıvanç'a değilde daha çok kendine söylüyor gibiydi. "Sen bizim karanlığımıza aydınlık olacaksın." "Hayatta kalmayı başarabilirsem denerim." Dedi Kıvanç alayla ama kuzeninin başına gelenleri hatırlayınca gülümsemesi acı bir hal aldı. Bu cümle Yavuz'un beyninin içinde yankılanırken onu biraz daha kendine çekti, Kıvanç'ın küçüklüğünden beri ne zaman saçlarını öpse ya da okşasa bütün korkuları uçup giderdi gene aynı şeyi yaptı, Dudaklarını Kıvanç'ın saçlarına bastırıp bütün korkularını silmek istedi. "Ben hayatta olduğum sürece kimse benim oğluma dokunamaz." Dedi Kıvanç'ın omzunu sıvazlarken. "Abi," dedi Kıvanç gülmeye devam ederek gözüne gelen güneşten dolayı gözlerini kıstı. "Tüm karizmamı yerle bir ettin şu an." Yavuz yüz kızartıcı bir küfür ettikten sonra gülerek Kıvanç'a döndü. "Karizması varmış." Dedi alaylı bir sesle. "Geç ulan arabaya," diyerek Kıvanç'ın kafasını itti. "İt herif birde bizi beğenmiyor." Kıvanç sustu. Yavuz kardeşinin gözlerinde gördüğü o kırılganlık, içine işledi. Yavuz'un bütün gençliği kavga, kan ve intikamla geçmişti. Kıvanç'ın ise hâlâ saf kalabilmiş bir yanı vardı. Ve belki de bu, Yavuz'un korumak için her şeyi yapacağı tek şeydi. Kısa bir süre göz göze geldiler. Sonra Yavuz derin bir nefes aldı, dudaklarının kenarında acı bir gülümseme belirdi. "Arkadaşlarını çok mu seviyorsun?" "Beni ben olarak gören insanları seviyorum abi, soyadı olmadan sadece Kıvanç'ı kabul eden insanları." Yavuz başını öne eğdi, gözlerini kısa bir süreliğine kapattı. İçinde kavrulan öfke, suçluluk ve gurur birbirine karışıyordu. Çakmağı bırakıp cebindeki anahtarları çıkardı, arabasının kapısını açtı. "İyi," dedi sert ama kararlı bir tonla. "Atla arabaya. Doğum gününe gidiyoruz." Kıvanç şaşkınlıkla ona baktı. "Abi... ciddi misin?" Yavuz arabanın kapısını açarken yan gözle kardeşine baktı."Ciddiyim lan. Merak etme, göz önünde durmam. Sen eğlenirsin, ben uzaktan bakarım." Kıvanç'ın gözleri istemsiz doldu. Bir an sessizce baktı abisine, sonra dudaklarının kenarı titreyerek gülümsedi. "Abi..." dedi kısık bir sesle. Yavuz, gözlerini yola çevirirken kaşlarını kaldırıp kardeşine döndü. "Ne abi'si lan? Arabaya binecek misin, yoksa bütün gece bana ağlamaklı bakış mı atacaksın?" Kıvanç ona doğru bir adım attığında elini havaya kaldırarak onu durdurdu. "İnsan içinde sarılmıyoruz." Kıvanç boğuk bir kahkaha attı, gözlerini silip başını iki yana salladı. Kapıyı açıp koltuğa geçti. İçinde hâlâ o korku kıpırdanıyordu ama bu kez yanında abisi vardı. Yavuz etrafına yeniden göz gezdirip sürücü koltuğuna geçti, motoru çalıştırıp  kampüsün bahçesinden uzaklaştı. "Doğum günü nerde biliyor musun?" Dedi Yavuz gözleri yoldayken. "Miray'ın evinde." Kıvanç abisine hala o gözlerindeki sıcaklıkla bakıyordu. "Hediye aldın mı bari?" "Ezgide benim hediyem o verecek Miray'a" "Nerden tanışıyorsunuz siz bu kızla? Tanıyor musun Anasını babasını? Kimdir necidir hepsini biliyor musun?" Yavuz soruları sıralarken Kıvanç kısa bir kahkaha attı. "Sakin ol Yavuz Karahan tanınması gerektiği kadar tanıyorum." Dedi Kıvanç sesindeki alay Yavuz'un canını biraz sıkmıştı ama belli etmedi. "Bu Miray'ın soyadı neydi?" Diye sordu Yavuz emin olmak için korktuğu cevap gecikmeden gelmişti. "Arslan." Helal sana Yavuz! Dedi kendi kendine direksiyonu daha sıkı sararken. Kendi ellerinle götürüyorsun kardeşini onların eline, Helal olsun! "Niye sordun?" Diye hiç beklemediği bir soruyu ona yöneltti Kıvanç. "Sordum öyle işte." Yavuz'un bu kaçamak cevabı Kıvanç'ın gözünden kaçmasada sesini çıkarmadı. "Sola döneceğiz burdan abi." Yaklaşık on beş dakika boyunca Kıvanç yolu tarif etti Yavuz arabayı onun tarifine göre sürdü. On beş dakikada sonra bir sitenin önüne geldiler güvenlikler ön koltuktaki Kıvanç'ı görünce arabayı içeri aldılar. Yavuz arabayı sitenin parkına park ettikten sonra ikisi birden arabadan indi. "Sıkılmazsın değil mi?" Diye sordu Kıvanç, Yavuz gülümseyip kardeşinin sırtını sıvazladı. "Sıkılmam merak etme sen işin bitince mesaj at yeter buralardayım ben." Kıvanç abisine gülümseyip ondan uzaklaşırken Yavuz cebindeki telefonu cebinden çıkarıp Bartu'nun ismine tıkladı. Bir kaç saniye telefonu elinde tuttuktan sonra derin bir nefes verip yeniden cebine attı. Yavuz, Kıvanç'ın Arslanlar'ın evine doğru uzaklaşışını seyretti. Sonra derin bir nefes aldı, cebindeki çakmağı sıkıca kavrayıp arkasını döndü. Arabaya binmek istemedi. Motorun uğultusu bile o an taşımak zorunda olduğu düşünceleri kaldıramazdı. Bu yüzden adımlarını yola doğru sürükledi, ağır ağır yürümeye başladı. Site duvarlarını geçince ayakları kendiliğinden sahile yöneldi. Sokak lambalarının solgun ışığı kaldırım taşlarına vuruyordu. Yaz akşamının ağır sıcaklığı geride kalmış, denizden gelen tuzlu rüzgâr adımlarına eşlik etmeye başlamıştı. Yavuz yürüdükçe, kafasının içinde Kıvanç'ın sözleri dönüp duruyordu: "Beni ben olduğum için seviyorlar... senin kanında o tetiği çektiğin kadar adamsın..." Yavuz , önündeki denizi izlerken derin bir nefes verdi. Bir yanda yıllardır boynunun borcu olan bir intikam varken bir yanda canının yarısı vardı. Yavuz ilk defa köşeye sıkışmamıştı ama bu sefer işin sonunda kardeşini kaybede bilirdi. Yavuz düşüncelere dalmışken kayaların üzerinde oturan kişi dikkatini çekti, gözlerini kısarak kıza bakmaya devam etti. Adımlarını o yöne doğru attıkça kayalıkların üzerinde olan kişinin Miray olduğunu fark etti. "Hay ben böyle kaderin cilvesini," diye söylendi kendi kendine. "Senin evde olman gerekmiyor muydu savcının kızı?" Yavuz kızı izlemeye devam ederken inip kalkan omuzlarından ağladığını fark etti. Yavuz birkaç adım daha attı, ama sonra durdu. İçinden geçen ilk dürtü, arkasını dönüp uzaklaşmaktı. Ne işi vardı onun savcının kızıyla aynı kayalıkta, hem de bu saatte? Hele ki Kıvanç içeride onun doğum günü partisine katılıyorken. Ama gözleri Miray'dan ayrılmadı. Kızın ince omuzları titriyordu, yüzünü elleriyle kapamıştı. Denizden gelen rüzgâr saçlarını savuruyor, gözyaşlarını daha da görünür kılıyordu. Yavuz'un boğazı düğümlendi. Kalbinde alışık olmadığı bir şey kıpırdadı; merhamet mi, yoksa kızın kırılganlığında kendi kardeşini görmenin sancısı mı? Kendi kendine söylendi, sesini alçaltarak: "Git Yavuz, git. Yakışmaz sana, yakışmaz." Ama ayakları sözünü dinlemedi. Yavaş, temkinli adımlarla kayalara doğru yürüdü. Demir çakmağını avucunda çeviriyor, zihninde sürekli aynı cümleyi tekrarlıyordu: 'Sadece bak, karışma , yaklaşma bile.' Kıza biraz daha yaklaşınca kenardan hareklerini gözlemlemeye başladı. Kahve tonlarındaki saçları batan güneşin üzerine vurmasıyla kumral olmuştu, rüzgar saçlarını savururken kız güçlükle derin bir nefes verdi. Ağlaması o kadar sesiz o kadar insanın içine oturan bir türdendi ki Yavuz daha fazla izleyemeyeceğini anladı. Kıza doğru birkaç adım daha attı. Miray'ın yanına gelince yavaşça yanına oturdu. Miray yanına oturan bu yabancıya göz ucuyla bile bakmayıp sesizce ağlamaya devam etti. "İyi misin?" Dedi Yavuz tok bir sesle,sonunda aralarındaki sessizliği bozarak. Kız, Yavuz'un gözlerine bakınca yanağına süzülen yaşı elinin tersiyle silip başını usulca Hayır anlamında sağa sola salladı. Yavuz'un gözleri onun omuzlarına kaydı. İnce omuzlar, rüzgârda titreyen saç telleri... kızın hüzünlü hâlinde tuhaf bir tanıdıklık vardı. Sanki Kıvanç'ın kırılgan yanını görüyordu. "Sabah bütün öğretmenlere rezil oldum," dedi Miray, sesi kısık ve titrek. "Okul çıkışı sevgilimle kavga ettim. Eve geldim... doğum günüm olduğunu o an öğrendim. Yetmedi... yıllardır yüzüme bile bakmayan adam, bugün gözlerimin içine baka baka bana kızım dedi ya!" Son cümleyi söylerken hıçkırığı boğazında düğümlendi. Yavuz'un kaşları çatıldı. Sessizce dinlemeye devam etti. Çakmağı parmaklarının arasında çeviriyor, metalin çıkardığı tıkırtıya tutunarak sabırlı kalmaya çalışıyordu. "Düşünebiliyor musun?" diye devam etti Miray, sesi öfke ile hüzün arasında gidip geliyordu. "Sen yıllarca bana sırtını dön, sonra dön gel, sanki hiçbir şey olmamış gibi davranmamı bekle! Bir de üstüne onu affetmediğim için suçlu ben oluyorum." Elinin tersiyle yanaklarını sildi, gözyaşlarını saklamaya çalıştı ama başaramadı. "Babama kızgın olabilirimmişim ama öyle konuşamazmışım... babammış o benim. Babalığı batsın." Yavuz, kızın yüzünü inceledi. Gözleri denize dönük olsa bile yanaklarının çizgilerinde biriken öfke ve hayal kırıklığını görebiliyordu. Kendi çocukluğunda sustuğu her kelime, sanki Miray'ın dilinden dökülüyordu. Miray, dudaklarını ısırarak gülümsedi. "Aslında bir tek bana karşı böyle biliyor musun?" Gözlerini kucağına indirdi, sesini alçalttı. "Diğer kızına karşı öyle değil. Televizyonlarda, gazetelerde... 'örnek baba'. Evde nasıldır bilmiyorum ama... ona farklı işte. Bana gelince... sanki ben hiç yokmuşum gibi." Yavuz derin bir nefes aldı. Elindeki çakmağı kapatıp cebine koydu. Bir süre sustu, sonra tok sesiyle konuştu: "Babanla hesaplaşman, senin yükün olmamalıydı. Ama bazı babalar... yük taşımaktan başka bir şey bırakmaz çocuklarına." Miray başını ona çevirdi. Yüzünde buruk bir tebessüm vardı. "Ve şimdi ben bunları kayaların üstünde oturmuş bir yabancıya anlatıyorum. Muhtemelen deli olduğumu falan düşünüyorsundur." Yavuz başını hafifçe iki yana salladı, gözlerini denizden ayırmadan konuştu. "Deli falan değilsin. Bazen... insan en çok yabancıya anlatır içindekini. Çünkü biliyorsun, yarın yeniden gördüğünde yüzüne vurmaz." Miray, kısa bir an ona baktı. Gözleri hâlâ ıslaktı ama içinde merak da vardı. "Sen yabancı mısın peki? Yani yarın yüzüme bakmayacak mısın?" Yavuz hafifçe gülümsedi ama gözleri hüzünlüydü. Başını öne eğdi, çenesini sıktı. "Belki yabancıyımdır. Ama şunu bil... güçlü görünmek zorunda değilsin. Ağlıyorsan, haklısın. Bazen en güçlü olan, ağlamayı göze alandır." Miray'ın gözlerinden bir damla daha süzüldü. Ama bu kez gözyaşının yanında dudaklarının kenarında hafif bir tebessüm vardı. O an, içindeki yükün bir parçası hafiflemiş gibiydi. İkisi de bir süre konuşmadı. Sadece denizin uğultusu, dalgaların taşlara çarpma sesi ve rüzgârın hışırtısı kaldı aralarında. Güneş ufukta kaybolurken ikisinin gözleride denizin üzerindeydi. Yavuz elindeki çakmağı cebine atıp yeniden Miray'a döndü. Derin bir nefes aldı. Sesi önce denizin uğultusuna karıştı, sonra netleşti: "Babanla kavga edip kendi doğum gününü mahvetme. Üfle pastanı, dileğini dile. Bırak, en azından bu gün senin olsun." Miray başını yavaşça kaldırdı, gözlerinde hem şaşkınlık hem de tarifsiz bir hüzün vardı. Dudaklarının kenarı titredi ama konuşmadı. Sadece gözlerini denize çevirdi, sessizce yutkundu. Yavuz, bu bakışın içinde daha fazla kalamayacağını hissetti. Ayağa kalktı, ağır adımlarla birkaç adım geriye çekildi. Onun sessizliği, sözlerinden daha çok şey söylüyordu. Aralarındaki mesafe açıldıkça rüzgâr biraz daha sert esmeye başladı. Tam o sırada Miray'ın sesi duyuldu, yumuşak ama derinden gelen bir tınıyla: "Biliyor musun... buradan atlayanların dileği kabul olurmuş." Yavuz duyduğu sesle arkasını döndü, Miray usulca ayağa kalkmıştı. Elbisesi rüzgârda dalgalanıyor, saçları yüzünü yarı örtüyordu. Kayaların kenarında durmuş, denizin üzerine bakıyordu. Gözlerinde korkudan çok bir kararın  yorgunluğu vardı. Bir an için göz göze geldiler. Miray, gözlerini kararlı bir şekilde denize çevirdi. Dudaklarından neredeyse fısıltı gibi bir cümle döküldü: "Sadece... mutlu olmak istiyorum." Sonra gözlerini kapattı ve bir adım öne çıkarak kendini serin sulara bıraktı. Yavuz, olduğu yerde donup kaldı. Dalgaların çarpışı ve Miray'ın suya düşerken çıkardığı ses, geceyi yırtar gibi oldu. Gözleri karanlık suda onun siluetini ararken, boğazına koca bir yumru oturdu. Deniz, Miray'ı yuttuğunda, Yavuz hâlâ kıpırdamıyordu. Ama kalbinin içinde ilk defa susturamadığı bir çığlık yükselmişti. Ve işte o an... Yavuz ilk kez susturamadığı bir hisle karşı karşıyaydı: kendi karanlığında boğulmuşken, karşısında ışığı için savaşan birini görüyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.