18.05.2003 İSTANBUL Gece İstanbul'un üstüne çökeli çok olmuştu ama sokaklar hâlâ kalabalıktı. Boğaz'dan esen rüzgâr, şehrin karmaşasını dağıtamayacak kadar yorgundu sanki. Caddelerde yürüyen insanlar, her gün alıştıkları hayata devam ederken, kimileri ise o hayatı yönetenlerin perde arkasındaki oyunlarına dair en ufak bir fikre sahip değildi. Ama birileri vardı ki, o perdeyi çoktan aralamıştı. O gece, gölgelerin arkasında bir hayat bitiyor, başka bir hayat kurnazca büyüyordu. Savcı Kenan Arslan, elleri cebinde, Galata'da köhne ama sessiz bir apartmanın beşinci katındaki dairesinin penceresinden şehre bakıyordu. Gözleri, gözlük camının arkasında donuk ve hesapçıydı. Giydiği koyu gri takım elbise, duruşmalarda olduğu kadar gece operasyonlarında da ona bir güç hissi veriyordu. Kolundaki saat gece yarısını biraz geçmişti ama içindeki huzursuzluk onu diri tutuyordu. Bugün, uzun zamandır kurduğu planın en önemli adımı atılacaktı. Masasına döndü. Elini zarifçe uzatıp kalın bir dosyayı açtı. Sayfalar sararmıştı, ama üzerindeki belgeler taptazeydi. Her biri, Tamer Karahan adında bir adamın yıllar boyunca işlediği suçların belgesiydi. Uyuşturucu trafiği, yasa dışı silah sevkiyatı, yurt dışından getirilen kara para aklama zincirleri... Ve Kenan, bu belgelerin neredeyse tamamının gerçek olduğunu biliyordu. Çünkü büyük kısmını bizzat kendisi hazırlamıştı. Yıllar önce, savcılık kariyerinin henüz başlarındayken tanışmıştı Tamer'le. O zamanlar Tamer de büyümeye çalışan, yeraltı dünyasında isim edinmeye çalışan biriydi. İkisi bir anlaşma yapmışlardı: Kenan, göz yumacaktı. Tamer, onun politik yükselişini perde arkasında destekleyecekti. Ve her şey planlandığı gibi ilerledi. Kenan kısa sürede parladı. Önce başsavcı yardımcılığı, ardından büyük dosyalarda görevler... Her adımda, Tamer'in sessizce çektiği iplerin izi vardı. Ama güç, kana susayan bir yılandır. Paylaştıkça tatmin olmaz. Kenan da artık gölge olmaktan çıkıp tek başına parlayan bir yıldız olmak istiyordu. Bu yüzden eski ortağını, dostunu, sırdaşı Tamer Karahan'ı gözden çıkardı. Onun yükselmesini sağlayan tüm suçları şimdi kendi yolunu açmak için kullanacaktı. Telefon çaldı. Ekranda görünen isim: Emniyet Müdürü Aydın Gürkan. Kenan kısa bir iç çekti ve açtı. "Her şey hazır mı?" dedi Aydın, kısa ve net. "Belgeleri sabah yolladım. Savcılıktan onay da geldi. Mahkeme kararı elinizde. Baskın için doğru zaman şimdi," dedi Kenan. Aydın duraksadı, sonra "Bunun sonuçları büyük olacak. Tamer Karahan sıradan biri değil," dedi. Kenan'ın sesi soğuktu. "Artık değil. Artık yalnızca bir suçlu. Gerekeni yapın." Telefon kapandı. Kenan birkaç saniye durdu. Camdan bir daha dışarı baktı. Bu kez şehir ona farklı görünüyordu. Daha sessiz, daha loş... ama aynı zamanda daha itaatkâr. Gecenin ilerleyen saatlerinde, şehrin kalbinde yer alan bir malikânede huzurlu görünen bir sessizlik hâkimdi. Tamer Karahan'ın Sarıyer'deki üç katlı evi, dışarıdan bakan için zarifti; içeriden bakan için ise adeta bir savaş üssüydü. Kalın perdeler çekilmiş, etraf sessizdi. O gece normalden daha az adam görevdeydi. Çünkü Tamer, bu geceyi "temiz" ilan etmişti. Planı, birkaç günlüğüne ortalıktan çekilmek, yurt dışındaki bağlantılarıyla görüşmekti. Kenan'ın bir süredir tuhaf davrandığını hissetmiş, içgüdüsel bir huzursuzluk yaşamıştı. Ama geç kalmıştı. Saat 01.47'ydi. Çok geçmeden uzaktan gelen siren sesleri, geceyi ikiye yardı. Önce havada bir uğultu... sonra ani bir fren sesi ve ardından çelik gibi bir ses yankılandı: "Polis! Kimse hareket etmesin!" Evin demir kapısı büyük bir gürültüyle kırıldı. Ardından silahlı özel tim içeri girdi. Her odada tarama yapılıyor, isimler okunuyor, belgeler toplanıyordu. Tamer, salonun ortasında durmuş, ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Omzunda sabahlığı, yüzünde öfkeyle karışık bir şaşkınlık... "Ne bu rezillik!" diye bağırdı. Ama karşısındaki ekip komutanı onu hemen susturdu. "Tamer Karahan. Suç örgütü kurmak ve yönetmek, uluslararası kaçakçılık ve yasadışı finans trafiği suçlarından gözaltına alınıyorsunuz." Tamer dondu kaldı. "Bu... bu saçmalık!" dedi. "Savcılığın haberi var mı?! Kenan Arslan—" "Emri bizzat o verdi." Tamer'in yüreğinde bir şey kırıldı. Gözleri genişledi. Dudaklarından dökülen kelimeler fısıltı gibi çıktı: "Kenan mı?.." komutan cevap vermek yerine başıyla bir emir verdi. İki asker Tamer'in koluna girerken salona doğru gelen ayak sesleri hepsinin dikkatini topladı. Tamer merdivenlere doğru baktığında henüz yedi yaşlarında olan oğlu Yavuz'u gördü. Yavuz'un saçları dağılmış, uykusundan yeni uyandığı için gözleri kızarmıştı. "Baba..." dedi Yavuz, uykusuzluğun getirdiği karışık bir telaşla, gözleri uykudan henüz tam olarak açılmamışken bile, o anki korkunun ağırlığını hissetmiş gibi. Sesindeki titreme, masumiyetinin getirdiği derin bir kaygıyla doluydu. Hiç bir şey anlamıştı. Tamer başını eğerek komutana baktı. "İzin verin en azından oğlumla konuşayım." komutan merdivenlerin son basamağında duran çocuğa bakıp , Tamer'in yanında duran askere tok bir sesle emir verdi. "Çocuğu götürün, adamada kelepçe takın." Tamer'in göz bebekleri büyürken oğlunun sesleri kulaklarını tırmaladı. "Bırak beni! Bırak dedim baba yardım et! Yanına gelmek istiyorum! Baba!" Tamer kelepçe takılacakken ellerini geri çekti karşısındaki üniformalı askere baktı. "Kelepçe olmaz, beni böyle görmesin." o isteğide yerine getirilmemişti Tamer'in. Yer altı dünyasında bir dediği iki edilmeyen adamın devlet tarafından hiç bir kelimesi ciddiye alınmıyordu. Eline takılan kelepçenin utancıyla oğluna döndü. Küçük çocuk hala askerlerin elinden kurtulmaya çalışıyordu. Kısa bir süre göz göze geldiler. "Baba nolur bırakma beni! Baba!" Küçük Yavuz'un çığlıkları, taş duvarların bile yankılamaktan utandığı bir sessizliğe çarpıyordu. O an, evdeki herkes bir anlığına bile olsa sustu. Ne komutan bağırdı, ne askerler hareket etti. Sanki zaman, sadece baba ile oğlun göz göze geldiği o birkaç saniyelik çırpınışta donmuştu. Tamer'in yüzü buruştu. O güçlü, soğukkanlı adam gitti; yerine çaresiz, yenik bir baba geldi. Sanki gözlerinin içine çakılmış o masum çığlık, yılların kirini bir anda söküp atmıştı. "Yavuz..." diye fısıldadı, sesi ancak kendi duyabileceği kadar kısıktı. Ama fısıltılar oğluna ulaşmazdı. Çünkü askerler Yavuz'u kucaklayıp yukarı çıkarırken, çocuk hâlâ direniyor, babasına doğru uzanan kolları boşluğu kavrıyordu. "BA-BAAA!" Tamer'in boğazı düğümlendi. Gözleri nemlendi ama ağlamadı. Ağlayamadı. Gururu, öfkesi, ihanete uğramışlığı o kadar ağırdı ki, gözyaşları bile yol bulamıyordu. Askerler onu kollarından kavrayıp sürüklemeye başladığında, son kez döndü arkasına. Merdivenlerin tepesinde bir çift küçük göz, hâlâ umutla babasına bakıyordu. Titreyen bir dudak, korku ve kırgınlıkla aralanmıştı. "Yavuz..." dedi yeniden, bu kez daha yüksek, daha güçlü. "Sakın korkma. Bu iş burada bitmedi." Askerlerden biri sertçe omzunu itti. "Yürü!" Tamer yürüdü. Ama sadece fiziksel olarak. Ruhu orada kalmıştı. Oğlunun gözlerinde parçalanan güvenle, geçmişin kirli anlaşmalarının kefaretini öder gibi...
Bölüm 1
Parçalanan Sadakat
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.