İçeriğe geç

Kanlı Yemin

Bölüm 2 · 5 dk okuma

Kanlı Yemin

Bölüm 2

Bölüm 2 - Geçmişi kurcalama

Demir kapılar ağır bir gürültüyle açıldı.

Raven, aracın penceresinden gördüğü malikâneyi incelerken istemsizce yutkundu.

Burası bir ev değildi.

Bir kaleydi.

Yüksek taş duvarlar, siyah demir korkuluklar ve yüzlerce yıllık meşe ağaçları… Her şey bu yerin dış dünyadan kopuk olduğunu haykırıyordu.

Lucien aracı durdurdu.

Kapı açılır açılmaz takım elbiseli dört adam aynı anda eğildi.

“Hoş geldiniz, Efendim.”

Raven kaşlarını çattı.

“Bu ‘Efendim’ olayı biraz fazla değil mi?”

Hiçbiri ona bakmadı.

Sanki orada yokmuş gibiydi.

Lucien sakince yürümeye devam etti.

“Gel.”

“Ya gelmezsem?”

Bu kez Lucien durdu.

Omzunun üzerinden ona baktı.

“On dakika içinde seni bulurlar.”

“Kim?”

“Geceden korkmayan herkes.”

Malikânenin içi dışından bile ürkütücüydü.

Kırmızı halılar…

Duvarlarda eski tablolar…

Kristal avizeler…

Ve her köşede siyah takım elbiseli insanlar.

Hepsi sessizdi.

Hepsi Lucien geçerken başını eğiyordu.

Raven alçak sesle sordu.

“Bunların hepsi senin için mi çalışıyor?”

“Bir kısmı.”

“Bir kısmı mı?”

Lucien cevap vermedi.

Merdivenlerden ikinci kata çıktılar.

Koridorun sonunda devasa ahşap bir kapı vardı.

Kapı açıldığında Raven istemsizce durdu.

Oda…

Bir otel süitinden bile büyüktü.

Şömine.

Kütüphane.

Balkon.

Tavanı boydan boya kaplayan eski işlemeler…

Ve tavandan sarkan siyah kristal avize.

“Bu oda senin.”

Raven kahkaha attı.

“Şaka yapıyorsun.”

“Hayır.”

“Ben burada kalmayacağım.”

Lucien ceketini çıkarıp koltuğun üzerine bıraktı.

“Kalacaksın.”

“Emretmeyi bırak.”

Lucien yavaşça ona döndü.

Yaklaştı.

Bir adım…

Bir adım daha…

Aralarında birkaç santimetre kalmıştı.

Raven’ın nefesi hızlandı.

Lucien’in gözleri yine o tuhaf altın renge dönmüştü.

“Sana emir vermiyorum.”

Sesi neredeyse fısıltıydı.

“Seni hayatta tutmaya çalışıyorum.”

Raven gözlerini kaçırmadı.

“Belki de senden korunmam gerekiyordur.”

Lucien birkaç saniye boyunca ona baktı.

Sonra beklenmedik şekilde hafifçe gülümsedi.

“Haklı olabilirsin.”

Kapı çalındı.

İçeri otuz yaşlarında, kısa siyah saçlı bir kadın girdi.

Üzerinde siyah bir takım elbise vardı.

“Efendim.”

Lucien başını çevirdi.

“Ne oldu, Valeria?”

“Konsey haber gönderdi.”

Odadaki hava aniden değişti.

“Bu gece toplanıyorlar.”

Lucien’in çenesi gerildi.

“Bekliyordum.”

Valeria ilk kez Raven’a baktı.

Merakla…

Ve hafif bir endişeyle.

“Demek kız bu.”

Raven sinirlendi.

“Benim de bir ismim var.”

Kadın hafifçe başını eğdi.

“Valeria.”

“Raven.”

Valeria birkaç saniye sustu.

Sonra hiç beklenmedik bir şey söyledi.

“Kaç.”

Raven şaşkınlıkla gözlerini açtı.

“Ne?”

“Buradan kaçabilirsen kaç.”

Lucien sert bir sesle araya girdi.

“Yeter.”

Valeria başını eğdi.

“Özür dilerim.”

Kapı kapanınca odada sessizlik kaldı.

Raven derin bir nefes aldı.

“O kadın neden kaçmamı söyledi?”

Lucien pencereye doğru yürüdü.

“Dürüst olduğu için.”

“Sen dürüst değil misin?”

“Ben…”

İlk kez cümlesini tamamlayamadı.

“…her şeyi söyleyemem.”

Gece yarısı.

Raven uyuyamıyordu.

Emma’nın sesi hâlâ kulaklarındaydı.

Telefonunu defalarca aramıştı.

Kapalıydı.

Odasından çıkıp sessiz koridorlarda yürümeye başladı.

Malikâne gece daha da ürkütücü görünüyordu.

Tam merdivenlerden inerken…

Bir ses duydu.

“…Onu öğrenirse hepimizi öldürür.”

Raven durdu.

Ses kütüphaneden geliyordu.

Kapının aralığından baktı.

İçeride Valeria ve yaşlı bir adam konuşuyordu.

“Lucien ona gerçeği söylemedi mi?”

“Hayır.”

“Delirmiş olmalı.”

“Başka seçeneği yok.”

Raven nefesini tuttu.

Yaşlı adam masaya eski bir fotoğraf bıraktı.

Fotoğrafta genç bir kadın vardı.

Kadının boynunda…

Raven’ın kolyesinin aynısı duruyordu.

Ve kadının yanında genç bir adam…

Lucien’di.

Ama bu imkânsızdı.

Fotoğraf en az elli yıllık görünüyordu.

Lucien ise fotoğrafta bugünkü hâlinin aynısıydı.

Raven’ın eli istemeden ağzına gitti.

Tam geri çekilecekken…

Koridorun karanlığından bir ses yükseldi.

“Merak…”

Raven irkilerek arkasını döndü.

Lucien gölgelerin arasından çıkıyordu.

“…insanları öldüren ilk şeydir.”

Elindeki eski fotoğrafı kaldırdı.

Sonra yavaşça Raven’a baktı.

“Ve sen…”

Gözleri bu kez altın değil, koyu kırmızıydı.

“…çok yanlış kapıları açmaya başladın.”

Raven olduğu yerde donup kaldı.

Lucien’in kırmızı gözleri karanlığın içinde parlıyordu.

Kalbi göğsüne sığmıyordu.

“Ben…” diye fısıldadı.

“…sadece Emma’yı arıyordum.”

Lucien yavaşça yaklaştı.

“Ve kendini aile arşivinin önünde buldun.”

“Aile mi?”

“Evet.”

Elindeki fotoğrafı Raven’ın görebileceği şekilde kaldırdı.

“Bu fotoğraf yüz elli üç yıllık.”

Raven güldü.

Sinirden.

“Dalga geçiyorsun.”

“Hayır.”

“Sen…”

Fotoğraftaki adama baktı.

“…aynısın.”

“Çünkü yaşlanmıyorum.”

Bu kez sessizlik daha ağırdı.

Lucien, fotoğrafı şöminenin alevlerine bıraktı.

Kâğıt birkaç saniye içinde yanıp küle dönüştü.

“Neden yaptın?”

“Çünkü geçmiş, bazen yaşayanlardan daha tehlikelidir.”

Sabahın ilk ışıkları malikânenin yüksek pencerelerinden süzülürken Raven odasına döndü.

Uyuyamamıştı.

Her şey gerçek olamayacak kadar saçmaydı.

Vampirler.

Mafya.

Yüz elli yıllık fotoğraflar.

Ve Lucien…

Kapısı çalındı.

İçeri Valeria girdi.

Elinde siyah bir kutu vardı.

“Efendi bunu göndermemi istedi.”

Kutuyu yatağın üzerine bıraktı.

Raven kapağını açınca nefesi kesildi.

İçinde siyah, diz hizasında, sade ama kusursuz bir elbise vardı.

Yanında ince topuklu ayakkabılar…

Ve siyah kadife bir kutunun içinde eski bir kolye.

“Ben bunu giymem.”

Valeria hafifçe omuz silkti.

“Bugün Konsey toplanıyor.”

“Eee?”

“Lucien seni yanında götürecek.”

“Neden?”

“Çünkü herkes seni görmek istiyor.”

Raven’ın içini kötü bir his kapladı.

“Ya istemezsem?”

Valeria ilk kez acıyarak baktı.

“Bu evde bazı şeyler istenerek yapılmaz.”

Aynı saatlerde…

Malikânenin en alt katında.

Kalın çelik kapılar ardındaki toplantı odasında Lucien yalnız değildi.

Masanın etrafında beş adam oturuyordu.

Hepsi farklı mafya ailelerinin liderleriydi.

Yaşlı olanlardan biri öne eğildi.

“Kızı teslim et.”

Lucien’in bakışları buz gibiydi.

“Hayır.”

“Bir insan uğruna bütün düzeni bozuyorsun.”

“O sadece insan değil.”

Masadaki sessizlik büyüdü.

Başka bir adam alaycı bir gülümsemeyle konuştu.

“Demek söylentiler doğru.”

Lucien ayağa kalktı.

“Bu konuyu burada kapatın.”

Yaşlı adam da ayağa kalktı.

“Aksi hâlde?”

Lucien’in sesi alçaktı.

“Aksi hâlde bu şehir yarın yeni bir mafya lideri arar.”

Hiç kimse cevap vermedi.

Çünkü bu tehdit değildi.

Bir hatırlatmaydı.

Akşam.

Raven siyah elbiseyi giymişti.

İstemediği hâlde.

Aynadaki yansımasına baktığında kendini tanıyamadı.

Kapı açıldı.

Lucien içeri girdi.

Siyah takım elbisesinin düğmeleri ilikliydi.

Saçları geriye taranmıştı.

Her zamankinden daha sert görünüyordu.

Bir anlığına Raven’a baktı.

Sonra bakışlarını kaçırdı.

“Çıkıyoruz.”

Raven kollarını bağladı.

“Bir şey söylemeyecek misin?”

“Neyi?”

“Bu kıyafet hakkında.”

Lucien birkaç saniye sustu.

Sonra istemsizce dudaklarının kenarı kıvrıldı.

“Güzel.”

Tek kelime.

Ama Raven’ın nedenini anlayamadığı bir şekilde kalbi hızlandı.

Sinirlendi.

“Kendine gel.”

Kendi kendine fısıldamıştı.

Lucien duymuş gibi hafifçe gülümsedi.

Siyah araç, şehrin dışında terk edilmiş görünen eski bir katedrale ulaştı.

Dışarıdan bakıldığında harabeydi.

İçeri girdiklerinde ise bambaşka bir dünya onları bekliyordu.

Yer altına inen merdivenler…

Mermer sütunlar…

Yüzlerce mum…

Ve siyah pelerinli insanlar.

Raven’ın omurgasından bir ürperti geçti.

Lucien eğilip kulağına alçak sesle konuştu.

“Ne olursa olsun benden ayrılma.”

İlk kez sesinde endişe vardı.

Tam o sırada bütün salon sessizleşti.

Merdivenlerin en üstünde beyaz elbiseli yaşlı bir kadın belirdi.

Gözleri doğrudan Raven’a çevrildi.

Sonra tek bir cümle kurdu.

“Blackwood soyunun son varisi…”

Bütün salon diz çöktü.

“…nihayet evine döndü.”

Raven şaşkınlıkla etrafına baktı.

Kimse ona bakmıyordu.

Herkes…

Başını eğmişti.

Ve Lucien’in yüzündeki ifade, Raven’ın daha önce hiç görmediği kadar gergindi.

Sanki bu anın gelmesinden, yüzyıllardır korkuyormuş gibi…

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.