İçeriğe geç

Kanlı Yemin

Bölüm 1 · 5 dk okuma

Kanlı Yemin

Bölüm 1

Bölüm 1 - Gece Yarısından Sonra Kimse İsmini Söylemez

New York.

Şehir, gündüzleri gökdelenleriyle nefes alıyordu.

Geceleri ise başka birine dönüşüyordu.

Bunu sadece çok az kişi biliyordu.

Ve o kişilerden biri olmak istemezdin.

Saat gece 02.17.

Yağmur, Manhattan’ın dar sokaklarını griye boyarken Raven Blackwood kulaklığının tekini çıkarıp arkasına baktı.

Ayak sesleri.

Bir değil.

Üç.

Normal biri olsaydı koşardı.

Raven sadece iç çekti.

“Yine mi…”

Siyah deri ceketinin cebine elini attı.

Biber gazı.

Katlanır bıçak.

Telefon.

Şarj yüzde iki.

“Mükemmel.”

Sokağın sonunda ışık yoktu.

Tam dönüp ana caddeye çıkacakken bir gölge önüne düştü.

Uzun.

Takım elbiseli.

Simsiyah eldivenler.

Yüzü görünmüyordu.

Arkasındaki iki kişi de aynı şekilde sessizdi.

“Raven Blackwood.”

Genç kız kaşını kaldırdı.

“Kim soruyor?”

Adam cevap vermedi.

Sadece bir zarf uzattı.

“Sana ait.”

“Ben kargo teslim almıyorum.”

Adam yerinden kıpırdamadı.

“Seni bulmamız üç ay sürdü.”

Bu cümle…

Raven’ın kalbi ilk kez hızlandı.

Çünkü onu üç aydır kimse aramıyordu.

Annesi öldüğünden beri.

Zarfı aldı.

Üzerinde tek bir mühür vardı.

Kırmızı balmumu.

Ve bir kurt başı.

İçini açtı.

Tek bir satır.

Kanında sana söylenmeyen bir soy taşıyorsun. Gece olmadan kaç.

Raven güldü.

“Şaka buysa pek komik değil.”

Tam arkasını döndüğü anda…

Takım elbiseli üç adam diz çöktü.

Hepsi aynı anda.

Sanki bir kralın önündelermiş gibi.

Raven dondu.

Arkasından gelen ayak sesi yağmurun sesini bile bastırıyordu.

Yavaş.

Ağır.

Kararlı.

Adamlar başlarını kaldırmaya cesaret edemiyordu.

Sokaktaki bütün lambalar aynı anda titredi.

Sonra söndü.

Bir anda her yer karanlığa gömüldü.

Raven sadece nefes alışını duyabiliyordu.

Ve…

Bir çift göz.

Karanlığın içinde.

Altın renginde.

İnsan gözü değildi.

O gözler ona baktığında zaman durmuş gibiydi.

“Geç kaldınız.”

Adamın sesi sakindi.

Ama üç adamın omuzları aynı anda titredi.

“Özür dileriz, Efendim.”

Raven sinirlenmeye başlamıştı.

“Biriniz bana ne olduğunu açıklayacak mı?”

Adam karanlıktan çıktı.

Yaklaşık bir doksan boyundaydı.

Siyah takım elbisesi sanki üzerine dikilmişti.

Saçları gece kadar koyu.

Teniyse neredeyse mermer kadar beyazdı.

Ama en dikkat çekeni…

Gözleriydi.

Altın.

Canlı.

İmkânsız.

Adam Raven’a doğru yürüdü.

Aralarında sadece bir adım kaldığında eğildi.

Yüzü yüzüne birkaç santimetre mesafedeydi.

Raven ilk kez bir yabancının gözlerine bakamamıştı.

Adam hafifçe gülümsedi.

“Demek gerçekten senmişsin.”

“Affedersin?”

“Elli yıldır aradığımız kız.”

Raven kahkaha attı.

“Harika. Siz kesin tarikat falansınız.”

Adamın gülümsemesi kayboldu.

“Soğukkanlı olman hoşuma gitti.”

“Ciddiyim.”

“Ben de.”

Bir anda Raven’ın boynundaki kolye parlamaya başladı.

Annesinden kalan eski gümüş kolye.

Hayatında bir kez bile çıkarmamıştı.

Kolye öyle güçlü ışık saçıyordu ki adam istemsizce iki adım geri çekildi.

İlk kez…

Yüzündeki sakin ifade bozuldu.

“İmkânsız…”

Yanındaki adamlardan biri fısıldadı.

“Koruyucu Mührü…”

Adam sertçe susturdu.

“Sus.”

Raven kolyeye baktı.

Işık birkaç saniye sonra söndü.

Sessizlik.

Sonra adam tekrar ona döndü.

Bu kez sesi öncekinden daha soğuktu.

“Adım Lucien Devereaux.”

İsmini söylerken şehir sanki nefesini tuttu.

“Ve bu geceden sonra hayatın sana ait olmayacak.”

Tam o anda…

Gökyüzünden korkunç bir çığlık yükseldi.

İnsan sesi değildi.

Dört adam aynı anda yukarı baktı.

Lucien’in yüzü ilk kez gerildi.

“Lanet olsun.”

Çatının üzerinden siyah bir yaratık atladı.

İnsan gibiydi.

Ama değildi.

Ağzındaki uzun dişler yağmurun altında parlıyordu.

Raven sadece bir kelime söyleyebildi.

“…Vampir?”

Yaratık ona doğru saldırdığı anda Lucien gözden kayboldu.

Gerçekten.

Bir an oradaydı.

Bir an sonra yoktu.

Ardından metalin kemiğe çarpma sesi duyuldu.

Yaratık havada savrulup duvara çakıldı.

Duvar çatladı.

Raven nefes alamıyordu.

Lucien ise yaratığın boğazını tek eliyle tutmuştu.

Gözleri artık altın değil…

Kan kırmızısıydı.

“Benim avıma dokunamazsın.”

Ve o an Raven Blackwood ilk kez şunu anladı.

Canavarlar gerçekten vardı.

Ve en tehlikelisi…

Onu kurtaran adamdı.

Raven çığlık atamadı.

Boğazı düğümlenmişti.

Karşısındaki yaratık, kırılmış kemiklerinin sesi eşliğinde ayağa kalkmaya çalışıyordu. Dudaklarının arasından koyu renkli kan süzülüyor, kırmızı gözleri nefretle Lucien’e kilitleniyordu.

“Kraliyet soyundan birine dokunmanın bedelini biliyorsun.” Lucien’in sesi buz gibiydi.

Yaratık acıyla sırıttı.

“Konsey… bunu öğrenecek.”

Lucien tek hamlede yaratığın boğazını sıktı.

“Ben de tam bunu istiyorum.”

Bir çıtırtı duyuldu.

Sonra sessizlik…

Raven, gözlerinin önünde yaşananlara anlam veremiyordu.

Az önce canlı olan yaratık, birkaç saniye içinde siyah tozlara dönüşüp rüzgârla birlikte yok olmuştu.

“…Bu mümkün değil.”

Lucien ona döndü.

“Ondan uzak dur.”

“Ne?”

“Toz.”

Raven istemsizce iki adım geri çekildi.

Yağmur hâlâ yağıyordu.

Ama sanki bütün şehir sessizleşmişti.

“Sen…” diye fısıldadı Raven.

“…gerçekten vampirsin.”

Lucien cevap vermedi.

Ceketinin kolundaki kanı sakince silerken gözleri yeniden altın rengine döndü.

“Sana zarar vermeyeceğim.”

“Bunu söyleyen son kişi dolandırıcı çıkmıştı.”

Lucien’in dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.

“İnatçısın.”

“Hayatta kalmamı sağlıyor.”

“O yüzden hâlâ nefes alıyorsun.”

Raven sinirle ona baktı.

“Benim hakkımda hiçbir şey bilmiyorsun.”

Lucien’in bakışları bir an boynundaki kolyeye kaydı.

“Sandığından fazlasını biliyorum.”

Şehrin diğer ucunda…

Yeraltında, mermer sütunlarla çevrili devasa bir salon.

Uzun siyah masanın etrafında sekiz kişi oturuyordu.

Hepsinin önünde gümüş kadehler vardı.

Masanın başındaki kadın kadehini yavaşça bıraktı.

“Saldırı başarısız olmuş.”

Kimse konuşmadı.

Kadının bembeyaz saçları omuzlarından aşağı dökülüyordu.

Yüzü genç görünüyordu.

Ama gözleri…

Yüzyıllardır yaşayan birinin gözleriydi.

“Lucien Devereaux kıza ulaştı.”

Salonun içindeki hava ağırlaştı.

Bir adam dişlerini sıktı.

“Eğer kız gerçekten oyduysa…”

Kadın sözünü tamamladı.

“…Kan Sözleşmesi yeniden yazılacak.”

Raven sonunda cesaretini topladı.

“Ben eve gidiyorum.”

Lucien başını iki yana salladı.

“Artık gideceğin bir ev yok.”

“Nedenmiş?”

“Çünkü seni buldular.”

“Kim?”

“Herkes.”

Sanki bu cevap yeterliymiş gibi arkasını dönüp yürümeye başladı.

Raven olduğu yerde kaldı.

“Hey!”

Lucien durmadı.

“Ben senin peşinden gelmiyorum.”

Tam bunu söylediği anda…

Telefonu çaldı.

Ekranda tek bir isim vardı.

Emma.

Raven derin bir nefes aldı.

“Emma? İyi misin?”

Karşı taraftan ses gelmedi.

Sadece hırıltılar…

Sonra ince bir kadın sesi.

“Arkadaşını canlı görmek istiyorsan…”

Raven’ın kanı çekildi.

“…Lucien’den uzak dur.”

Hat kesildi.

“Emma!”

Telefon kapandı.

Raven’ın elleri titriyordu.

Lucien çoktan yanına gelmişti.

“Ne dediler?”

Raven geri çekildi.

“Senin yüzünden.”

“Ne söylediler?”

“Emma’yı aldılar!”

Lucien’in yüzündeki sakin ifade ilk kez tamamen kayboldu.

“Kahretsin…”

“Kim yaptı bunu?”

Lucien cevap vermedi.

Çünkü biliyordu.

Bu bir tehdit değildi.

Bu…

Savaş ilanıydı.

Yirmi dakika sonra siyah bir spor otomobil, Manhattan’ın dışındaki devasa demir kapıların önünde durdu.

Raven camdan dışarı baktığında nefesi kesildi.

Bir malikâne değil…

Küçük bir şatoyu andıran taş bir yapı.

Yüksek duvarlar.

Demir kapılar.

Silahlı korumalar.

Her biri Lucien’i görünce başını eğiyordu.

“Hoş geldiniz, Efendim.”

Raven şaşkınlıkla fısıldadı.

“Sen… mafya mısın?”

Lucien motoru kapattı.

“Bu şehirde mafyalar insanlardan oluşur.”

Kısa bir sessizlik oldu.

Sonra gözlerini ona çevirdi.

“Ben onların da korktuğu şeyim.”

Raven ilk kez, bu adamın yalnızca güçlü olmadığını…

Şehrin karanlığını yöneten kişi olabileceğini düşündü.

Ve o an, farkında olmadan kendini onun dünyasının tam ortasında buldu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.