İçeriğe geç

Kanlı Yemin

Bölüm 10 · 7 dk okuma

Kanlı Yemin

Bölüm 10

Bölüm 10 - Elena'nın odası

Raven’ın parmakları titriyordu.

Kapıyı tamamen açmaya cesaret edemedi.

Sanki içeride duran şey yalnızca bir oda değil…

Yirmi üç yıldır hiç dokunulmamış bir hayattı.

Kapıyı yavaşça itti.

Gıcırdamadı.

Lucien gerçekten hiçbir şeye dokunmamıştı.

İçeri adımını attığı anda hafif bir lavanta kokusu ciğerlerine doldu.

Eski kitap…

Kurutulmuş çiçek…

Ve annesinin yıllarca kullandığı parfümün artık duvarlara işlemiş kokusu…

Raven gözlerini kapattı.

Bir anlığına çocukluğuna döndü.

Annesinin ona sarıldığı o birkaç silik anıya…

Boğazı düğümlendi.

Oda beklediğinden küçüktü.

Ama sıcaktı.

Şöminenin üzerinde eski bir cep saati durmuştu.

Tam 03.17’de.

Kitaplık tavana kadar uzanıyordu.

Pencerenin önünde koyu yeşil bir berjer…

Yanında örgü sepetinin içinde yarısı bitmiş bordo bir atkı…

Masanın üzerinde açık bırakılmış bir kitap.

İçine ters çevrilmiş gözlük.

Sanki Elena biraz önce odadan çıkmış…

Birazdan geri dönecekmiş gibiydi.

Raven’ın gözlerinden ilk damla süzüldü.

“Anne…”

Koridorda…

Lucien kapının dışında durmuştu.

İçeri girmiyordu.

Elini kapının kasasına dayamış, sessizce bekliyordu.

Alfred yanına geldi.

“Efendim.”

Lucien cevap vermedi.

“Omzunuzdaki yara yeniden açılmış.”

“Farkındayım.”

“Gömleğiniz tamamen kan olmuş.”

Lucien başını eğmeden konuştu.

“Onun ağladığını duyuyor musun?”

Alfred birkaç saniye sustu.

Sonra içeriden gelen boğuk hıçkırıkları duydu.

“…Evet.”

Lucien gözlerini kapattı.

“İşte o yüzden giremiyorum.”

Raven çalışma masasının başına geçti.

Üzerindeki zarfı aldı.

El yazısını tanımıştı.

Çocukken okul çantasına bıraktığı küçük notlarda aynı harfler vardı.

Titreyen elleriyle mührü açtı.

İçinden tek sayfalık bir mektup çıktı.

Küçük kuzgunuma…

Eğer bu mektubu okuyorsan…

Demek ki sana anlatamadığım gerçekler, beni senden önce bulmuş.

Muhtemelen bana kızıyorsun.

Haklısın.

Ama bir gün anlarsan…

Seni benden uzak tutmaya çalışmadığımı da anlayacaksın.

Seni…

Hayatta tutmaya çalışıyordum.

Baban kötü biri değil.

Lucien kötü biri değil.

Fakat ikisi de seni korumak için yanlış kararlar verecek kadar inatçı.

O yüzden…

Bir gün seçim yapmak zorunda kalırsan…

Kim daha güçlü diye düşünme.

Kim seni özgür bırakıyorsa…

Onu seç.

Çünkü gerçek sevgi, kafes kurmaz.

Seni çok seviyorum.

Annen.

Raven’ın gözyaşları kâğıdın üzerine düştü.

Defalarca okudu.

Her seferinde başka bir cümle canını daha fazla acıttı.

En çok da…

“Lucien kötü biri değil.”

Nasıl olabilirdi?

Onu kendi gözleriyle öldürdüğünü söylemişti.

Peki annesi…

Neden onu savunuyordu?

“Tak.”

Sessizlikte küçük bir ses duyuldu.

Raven başını kaldırdı.

Masanın çekmecesi kendiliğinden hafifçe aralanmıştı.

İçinde kadife kaplı küçük siyah bir kutu vardı.

Kutuyu açtı.

İçinden eski bir gümüş anahtar çıktı.

Anahtarın üzerinde Blackwood arması işlenmişti.

Altında tek bir not vardı.

“Lucien biliyor.”

Raven kaşlarını çattı.

Kapıyı açtı.

Lucien hâlâ dışarıdaydı.

Duvara yaslanmış, başı öne eğik duruyordu.

Omzundaki kan, siyah gömleğini daha da koyulaştırmıştı.

Raven elindeki anahtarı kaldırdı.

“Bu ne?”

Lucien anahtarı görünce birkaç saniye kıpırdamadı.

“…Demek sonunda buldun.”

“Neyi buldum?”

“Elena’nın bana emanet ettiği şeyi.”

Raven sinirlendi.

“Yine bilmeceler.”

“Çünkü cevapların hepsi aynı anda verilmez.”

“Ben çocuk değilim!”

İlk kez sesini yükseltmişti.

Koridor sessizleşti.

Lucien ona baktı.

Uzun uzun…

Sonra usulca konuştu.

“Hayır.”

“Artık değilsin.”

Raven bir adım ona yaklaştı.

“Bu anahtar neyin anahtarı?”

Lucien derin bir nefes aldı.

“Malikânenin.”

“Kapısını mı?”

“Herkes ön kapıyı açabilir.”

Bakışlarını anahtara indirdi.

“Ama bu…”

“…hiç kimsenin bilmediği kapıları açar.”

“Gizli odalar mı var?”

“Var.”

“Kaç tane?”

Lucien’in dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.

“Ben bile hepsini bilmiyorum.”

Raven şaşkınlıkla baktı.

“Bu ev senin.”

Lucien başını iki yana salladı.

“Hayır.”

Sesinde tuhaf bir ağırlık vardı.

“Bu malikâne…”

“…beni de herkesten önce tanıyordu.”

Tam o sırada Raven’ın bakışları yeniden Lucien’in omzuna kaydı.

Kan…

Bandajın altından tekrar kan sızıyordu.

“Dur.”

Lucien kaşını kaldırdı.

“Ne?”

“Yaran açılmış.”

“Önemli değil.”

“Senin için olmayabilir.”

Raven istemsizce ona doğru yürüdü.

Aralarında artık yalnızca bir adım vardı.

“Bandajı değiştirmem gerekiyor.”

Lucien kıpırdamadı.

“Alfred yapar.”

“Ben yapmak istiyorum.”

Bu cümle ikisini de şaşırttı.

Raven neden öyle söylediğini kendisi de bilmiyordu.

Belki suçluluktu.

Belki meraktı.

Belki de…

Henüz adını koyamadığı başka bir şey.

Lucien’in bakışları bir anlığına yumuşadı.

Sonra yine eski hâline döndü.

“Peki.”

Alfred birkaç dakika sonra ilk yardım çantasını getirdi.

“Çalışma odası boş, efendim.”

Lucien başını salladı.

Raven çantayı eline aldı.

Lucien’in arkasından yürüdü.

Koridorun sonunda ağır ahşap bir kapı açıldı.

İçerisi kitaplarla doluydu.

Duvar boyunca uzanan raflar…

Eski haritalar…

Bir dünya küresi…

Ve şöminenin üzerinde tek bir fotoğraf.

Raven istemsizce yaklaştı.

Fotoğrafta üç kişi vardı.

Elena…

Genç Lucien…

Ve küçük bir kız.

En fazla altı yaşındaydı.

Raven’ın nefesi kesildi.

“…Bu benim.”

Lucien sessizce cevap verdi.

“Evet.”

“Ama…”

“Ben buraya hiç gelmedim.”

Lucien fotoğrafa baktı.

Sesinde ilk kez kırılgan bir ton vardı.

“Hayır…”

“Geldin.”

“Hatırlamıyorsun.”

Raven yavaşça fotoğrafı eline aldı.

Arkasında tek bir tarih yazıyordu.

12 Mayıs 2004

Ve altında Elena’nın el yazısıyla bir cümle…

“Bir gün yine aynı evde olacağınıza inanıyorum.”

Odanın içindeki sessizlik, bu cümlenin ağırlığıyla daha da derinleşti.

Ve Raven ilk kez, geçmişinin sandığından çok daha büyük parçalarının hâlâ eksik olduğunu fark etti.

Raven, fotoğrafı elinden bırakamıyordu.

Parmak uçları titriyordu.

Altı yaşındaki kızın yüzünde çekingen bir gülümseme vardı.

Elena, dizlerinin üzerine çökmüş, kızın omuzlarını tutuyordu.

Lucien ise birkaç adım geride duruyordu.

Fotoğrafta bile gülümsemiyordu.

Ama bakışları…

Fotoğraf makinesine değil, küçük kıza çevrilmişti.

“…Bu gerçek olamaz.”

Lucien cevap vermedi.

Raven fotoğrafı ona uzattı.

“Ben bunu neden hatırlamıyorum?”

“Çünkü hatırlamana izin verilmedi.”

Raven’ın başı hızla kalktı.

“Ne demek o?”

Lucien şöminenin önüne yürüdü.

Alevlere birkaç saniye baktı.

Sonra ağır ağır konuştu.

“Vampirler sadece bedenlerinden daha uzun yaşamaz.”

“Anıları da uzun yaşar.”

“Fakat bazı anılar…”

“…korunmak zorundadır.”

Raven’ın sesi sertleşti.

“Kim sildi hafızamı?”

Lucien’in sessizliği, cevabın kendisiydi.

“Sen.”

Lucien başını eğdi.

“Evet.”

Odanın içindeki hava bir anda ağırlaştı.

Raven’ın nefesi düzensizleşti.

“Sen…”

“Benim çocukluğumu çaldın.”

Lucien karşı koymadı.

“Çaldım.”

“Nasıl bu kadar rahat söyleyebiliyorsun?”

“Çünkü yalan söylemek istemiyorum.”

Raven’ın öfkesi büyüyordu.

“Ne hakkın vardı?”

Lucien ilk kez gözlerinin içine baktı.

“O gün yapmasaydım…”

Sesi boğuklaştı.

“…bugün burada olmazdın.”

Raven sert bir hareketle masaya vurdu.

“Yeter!”

Kitaplar sarsıldı.

Çalışma masasındaki eski mürekkep şişesi devrildi.

“Lütfen bana sürekli bilmecelerle konuşmayı bırak!”

“Ne oldu o gün?”

“Neden geldim buraya?”

“Neden hiçbir şey hatırlamıyorum?”

Lucien derin bir nefes aldı.

“Çünkü henüz zamanı değil.”

Raven acı acı güldü.

“Bu cümleden nefret ediyorum.”

“Biliyorum.”

“Her şeyi biliyorsun zaten.”

“Göründüğü kadarını.”

“Hayır.”

Raven başını iki yana salladı.

“Sen hep benden birkaç adım öndesin.”

“Ben ise kendi hayatımda figüran gibiyim.”

Lucien’in yüzü ilk kez gerçekten değişti.

Bu söz…

Canını yakmıştı.

Tam o sırada Alfred kapıyı hafifçe çaldı.

“Efendim.”

“Gir.”

Yaşlı adam elinde gümüş bir tepsiyle içeri girdi.

Tepside iki fincan vardı.

Birinden kahve kokusu yükseliyordu.

Diğerinde koyu kırmızı bir sıvı.

Raven’ın bakışları istemsizce bardağa kaydı.

“…Kan mı?”

Alfred başını eğdi.

“Evet.”

Lucien fincanı eline aldı.

Bir yudum içti.

Raven dikkatle izliyordu.

“İnsan kanı mı?”

Lucien başını iki yana salladı.

“Hayır.”

“Öyleyse?”

“Hastanelerden yasal yollarla alınan bağış fazlası.”

Raven şaşırdı.

“Yani…”

“İnsan avlamıyoruz.”

“En azından…”

Kısa bir sessizlik oldu.

“…biz.”

“Biz?”

Lucien fincanı bıraktı.

“Bütün vampirler aynı kurallarla yaşamıyor.”

Raven koltuğa oturdu.

Başını iki elinin arasına aldı.

“Bir şey soracağım.”

Lucien karşısına geçti.

“Sor.”

“Bugün…”

“…kurşun bana gelirken neden önüme atladın?”

Lucien düşünmeden cevap verdi.

“Çünkü seni koruyorum.”

“Hayır.”

Raven gözlerini kaldırdı.

“O resmî cevap.”

“Gerçek olanı istiyorum.”

Lucien sustu.

Şöminedeki odunlardan biri çatırdadı.

Dakikalar geçmiş gibi hissettiren birkaç saniyenin ardından konuştu.

“Çünkü…”

“…ikinci kez aynı şeyi yaşamaya niyetim yok.”

Raven kaşlarını çattı.

“Ne demek?”

Lucien gözlerini kapattı.

“Birini gözlerimin önünde kaybetmek…”

“…bir ömre bir kez yeter.”

O an…

Raven ilk kez Lucien’in sesinde suçluluktan daha ağır bir şey duydu.

Pişmanlık.

Sessizlik yeniden aralarına yerleşti.

Raven yavaşça ayağa kalktı.

Çalışma odasının büyük penceresine yürüdü.

Yağmur hâlâ yağıyordu.

Camdaki yansımasında Lucien’i gördü.

Onun da kendisine baktığını fark etti.

Başını çevirmedi.

“Neden bana hep uzaktan bakıyorsun?”

Lucien cevap vermedi.

“Sana bir soru sordum.”

“Çünkü…”

Cümlesini tamamlaması zaman aldı.

“…yaklaşmanın bedelini biliyorum.”

Raven bu kez arkasını döndü.

“Ben bilmiyorum.”

“Ve öğrenmeni istemiyorum.”

“Benim yerime karar vermeyi bırak.”

Bu söz, Lucien’i susturdu.

Raven yavaş adımlarla ona yaklaştı.

Bir adım.

Bir adım daha.

Artık aralarında yalnızca nefes kadar mesafe kalmıştı.

Lucien’in bakışları istemsizce Raven’ın yüzünde gezindi.

Alnındaki küçük kesiğe…

Gözlerine…

Yağmurdan hâlâ hafif nemli duran saçlarına…

Sonra hemen bakışlarını kaçırdı.

Raven bunu fark etti.

“Neden?”

Lucien çenesini hafifçe sıktı.

“Neden ne?”

“Bana bakıyorsun.”

“…”

“Sonra hemen vazgeçiyorsun.”

Odadaki sessizlik değişmişti.

Lucien bir adım geri çekildi.

“Dinlen.”

Kapıya yöneldi.

Tam çıkacakken durdu.

Arkasını dönmeden konuştu.

“Yarın sana malikâneyi göstereceğim.”

“Gizli odaları da mı?”

“Eğer anahtar seni seçerse…”

Raven şaşırdı.

“Anahtarın seçmesi ne demek?”

Lucien kapı koluna uzandı.

“Blackwood anahtarları kilit açmaz.”

“Kana cevap verir.”

Kapı sessizce kapandı.

Raven odada tek başına kaldı.

Elindeki gümüş anahtara baktı.

O anda anahtarın üzerindeki oyma kurt başının gözleri…

Bir anlığına kızıl renkte parladı.

Ve malikânenin derinliklerinden, taş duvarların arkasından çok eski bir mekanizmanın çalıştığını andıran boğuk bir ses yükseldi.

Sanki ev…

Raven Blackwood’un gelişini sonunda kabul etmişti.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.