Zindandaki o ağır, kasvetli hava yavaş yavaş yukarıdaki katlara, konağın sessiz koridorlarına doğru çekiliyordu. Leyla, zindanın o nemli merdivenlerinden yukarı çıkarken, Mateo’nun o aciz yalvarmaları ve İspanyolca savurduğu zavallı cümleler kulaklarında çınlıyordu. Ama zihnini meşgul eden asıl şey Mateo değil, hemen arkasından gelen Baran Asaf’ın o anki bakışlarıydı.
Oda kapısını açıp içeri girdiğinde, içindeki kalbin hala normal ritmine dönmediğini fark etti. Baran Asaf, zindanda Mateo’yu ezerken kullandığı o sert ve tavizsiz gücün ötesinde, Leyla’ya öyle bir bakmıştı ki; o bakışta ne bir düşmanlık ne de sadece bir "rehin" tutma isteği vardı. O gözlerde, Leyla’nın ruhuna ilk defa bu kadar yaklaşan, tehlikeli ve derin bir sahiplenme hissi parlamıştı. Leyla, pencerenin kenarına gidip dışarıdaki karanlık Mardin gecesine bakarken kendi kendine fısıldadı: “Beni esir aldığını sanıyor ama her geçen gün o da bu zindanın içine hapsoluyor. Ve ben, bu oyunu onun kurallarıyla değil, kendi ellerimle bitireceğim.”
Aşağıda ise çalışma odasına dönen Baran Asaf, masasının başına geçtiğinde uzun süre sessizce oturdu. Zihninde hâlâ Leyla’nın zindandaki o dik duruşu, Mateo’ya karşı kusursuz bir nefretle savurduğu İspanyolca sözler yankılanıyordu. Leyla’nın o adamı hayatından tamamen söküp attığını bizzat duymuş olmak, Baran’ın içindeki o buzdan duvarları yavaş yavaş eritiyordu.
Baran Asaf, ellerini şatosunun mermer masasına dayayıp derin bir soluk aldı ve iç sesine engel olamadı:
“O İspanyol’un buraya gelmesi, aslında içimdeki o körü körüne öfkenin ne kadar başka bir şeye dönüştüğünü yüzüme çarptı. Ben onu sadece bir ceza, bir kefaret olarak getirmiştim bu konağa. Ama şimdi... Ona her meydan okuduğunda, o asi gözlerini bana diktiğinde, içimde alevlenen bu duygunun adının öfke olmadığını çok iyi biliyorum. Ben bu kadına tutuluyorum. O, bu taş duvarları yıkmak isterken, farkında olmadan benim kalbimi yerle bir ediyor. Ve bunu durdurmak için ne yapmam gerektiğini bilmiyorum.”
Gece, iki inatçı ruhun zihnindeki bu fırtınalarla ilerlerken, Karahanlı konağı artık sadece kan davasının ve geleneklerin değil, iki düşmanın birbirine duyduğu tehlikeli çekimin mühürlendiği bir merkeze dönüşüyordu. Kanlı sözleşme kağıt üzerinde hâlâ geçerliydi; fakat bu sözleşmenin mühürleri artık kağıtla değil, yüreklerdeki o engellenemez yangınla eriyordu.