Vazonun yere çarpıp binlerce parçaya ayrıldığı o an, Karahanlı konağının salonunda bir kıyamet kopmuş gibi oldu. O gürültü, sadece camların değil, Leyla’nın İspanya’da bıraktığı o aydınlık, özgür ruhunun da parçalanışıydı. Mermer zemine yayılan keskin cam kırıkları, sanki Leyla’nın bu eve hapsettiği öfkesinin fiziksel bir dışavurumuydu. Odadaki hava, bir anda buz kesti. Korumalar, uşaklar, hatta salonun köşesinde fısıldaşanlar bile derin bir nefes alıp donup kaldılar. O derin sessizliğin içinde sadece Leyla’nın hızlı, kesik nefes alıp verişleri duyuluyordu.
Baran Asaf, bir heykel kadar hareketsiz duruyordu. Kollarını göğsünde birleştirmiş, o meşhur, kimsenin okuyamadığı sert bakışlarıyla Leyla’yı izliyordu. Bakışlarında bir şaşkınlık yoktu; aksine, avcının tuzağına düşen avının debelenmesini izleyen bir tatmin vardı.
"Yıkmakta üstüne yok, değil mi?" dedi Baran Asaf, sesi avluda yankılanan bir emir kadar net ve derindi. Bakışları, Leyla’nın o darmadağın olmuş saçlarına, öfkeden titreyen ellerine ve gözlerindeki o sönmeyen, hırçın ateşe odaklanmıştı. "Ama şunu iyi anla Leyla; burası senin hayallerini inşa edeceğin o renkli Madrid stüdyolarından biri değil. Burası, senin gerçeklerinle, sadece benim yazdığım gerçeklerle yüzleşeceğin bir zindan."
Leyla, gözlerinden akan yaşı sertçe sildi. O yaşı silerken bile onurundan ödün vermiyor, Baran Asaf’a dik dik bakıyordu. "Zindan mı dedin? Eğer burası bir zindansa, o zaman zindanını yönetmeyi öğren, Baran Asaf. Çünkü ben buraya kurbanlık bir koyun olmaya gelmedim. İçerideki her taşı, her oymayı, her anıyı tek tek başınıza yıkacağım! Sizin bu arkaik, boğucu düzeninizi yerle bir edeceğim!"
Baran Asaf, Leyla’nın bu cesur çıkışına karşı soğuk bir gülümsemeyle karşılık verdi. Ancak bu gülümseme, yüzünde hiç de samimi durmuyordu. Yanındaki iki korumaya hafifçe başını çevirdi. Adamlar, Leyla’nın isyanına rağmen hiç tereddüt etmeden, adeta bir mekanik gibi hareket ederek kollarını kavradılar. Leyla direndi, ayaklarını yere sürttü, çığlık attı; ancak Mardin’in o taş duvarları onun çığlıklarını yutacak kadar derin ve acımasızdı. Leyla, salonun bir köşesinde başı öne eğik duran babasına döndü, gözlerinin içine baktı. Babası, bir heykel gibi kaskatı kesilmişti. O an Leyla, babasının korkaklığının ve bu "kanlı sözleşme"nin aslında bir teslimiyet belgesi olduğunun acı gerçeğiyle yüzleşti.
Kollarına giren adamlar onu merdivenlere doğru sürüklerken, Baran Asaf arkalarından ağır, vakur ve hiç acele etmeyen adımlarla ilerliyordu. Leyla’yı konağın en üst katındaki, penceresi Mezopotamya’nın uçsuz bucaksız karanlığına bakan o ağır, loş odaya bıraktılar. Kapı, üzerlerine kilitlendiğinde, odada sadece Leyla’nın hıçkırıkları ve kapıda dikilen o devasa, karanlık gölge vardı.
Baran Asaf içeri girdi, kapıyı arkasından ağır bir gıcırtıyla kilitledi. Anahtarı çıkardı ve yavaşça cebine yerleştirdi. Odanın içine sinen tütün, eski kitaplar ve sert bir erkek parfümü kokusu, Leyla’nın boğazını düğümlüyordu. Baran Asaf, odanın ortasındaki antika masanın üzerine oturdu.
"Neden?" diye sordu Leyla, sesi bu kez titrek ama yine de bir hançer kadar keskin. "Bu kadar nefretin içinde neden benim hayatımı seçtin? Başka bir yol yok muydu?"
Baran Asaf, yerinden kalktı ve Leyla’ya doğru yürüdü. Leyla kaçmak istedi ama Baran Asaf, bir eliyle duvara yaslanarak onun çıkış yolunu tamamen kapattı. Baran Asaf, Leyla’nın yüzüne doğru o kadar yaklaştı ki, tenindeki o serinliği, o tehlikeli yakınlığı hissetti. "Çünkü abin, benim en kıymetlimi, kardeşimi öldürmeye teşebbüs etti. Senin o modern hayatını, o Madrid’deki sahte gökyüzünü elinden almak... Senin acın, benim intikamımın mührüdür Leyla."
Leyla, pencerenin önüne gitti. Dışarıda Mardin’in o sarımtırak ay ışığı, uzaktaki tepeleri bir mezarlık gibi aydınlatıyordu. Madrid’de şu an güneş tepedeydi, insanlar hayatın içinde kayboluyordu. Burada ise zaman, acı bir durgunluk içindeydi. "Seninle hiçbir şey paylaşmayacağım," dedi Leyla, Baran Asaf’a arkası dönük bir şekilde. "Ne bir evlilik, ne bir hayat. Bu sözleşme kağıt üzerinde kalacak. Benim ruhum senin bu taş duvarlarına sığmaz."
Baran Asaf, Leyla’nın yanına vardı. Elini, Leyla’nın çenesine koydu ve başını yavaşça kendine doğru çevirdi. Gözlerinde, o an için tuhaf, neredeyse tutkulu bir ifade vardı. "Yarın imam nikahın kıyılacak. Ve o nikahla birlikte, sadece benim soyadımı değil, benim kurallarımı da kabul edeceksin. Kaçmaya çalışırsan, unutma... Kardeşin Azad, şu an benim adamlarımın namlusunun ucunda bekliyor. Bir hatan, onun canına mal olur."
Leyla’nın nefesi kesildi. "Bana bunu yapamazsın..."
"Yapıyorum," dedi Baran Asaf, sesi artık çok daha derin ve tehditkar bir tondaydı. "Çünkü sen, benim kanlı sözleşmemin en değerli mührüsün."
Ertesi gün, Leyla’yı odaya getirdikleri ağır, kırmızı işlemeli kadife elbiseyle aynaya bakarken buldu. Kendi yansımasını tanıyamıyordu. Üzerindeki o elbise, adeta bir kefen gibi duruyordu. Düğün değil, bir teslimiyet töreni vardı aşağıda. Leyla, odayı tekrar yıkmaya, ne olursa olsun bu töreni bozmaya karar vermişti. Ancak kapının dışında bekleyen korumalar, onun her hareketini izliyordu.
Aşağıdan gelen o kalabalık uğultusu, duaların sesi ve Mardin’in o ağır, geleneksel ritmi, Leyla’nın zihnine bir mengene gibi çöktü. Baran Asaf odaya girdiğinde, elinde ince, eski bir mücevher kutusu vardı. Leyla’nın yanına geldi, kutuyu açtı. İçinden çıkan, yıllanmış, ağır bir altın kolye vardı.
"Ailemizin mührü," dedi Baran Asaf, kolyeyi Leyla’nın boynuna takarken. Leyla titriyordu ama bu kez direnmedi. Çünkü Baran Asaf’ın gözlerinde, o ilk günkü nefretin yerini, açıklayamadığı, çok daha derin ve tehlikeli bir duygu almıştı.
"Şimdi aşağı iniyoruz," dedi Baran Asaf. "Kendi sonuna, ya da belki de yeni hayatına."
Leyla, Baran Asaf’ın koluna girmesiyle birlikte, aşağıya, o "sözleşme"nin mühürleneceği salona doğru yürümeye başladı. Her adımda, İspanya’da bıraktığı o Leyla’nın biraz daha öldüğünü hissediyordu. Artık sadece "Karahanlı’nın Gelini" vardı. Ve konağın ağır kapıları arkasında kapanırken, Leyla, dışarıdaki dünyanın onun için kapandığını anladı. Artık o, bu taş zindanda, Baran Asaf’ın karanlığında, kan davasının soğuk nefesiyle yaşamak zorundaydı.
Ancak Leyla’nın içindeki o modern mimar, yıkılan her şeyin yerine yeni bir tasarım yapmayı iyi bilirdi. Bugün yenilmişti ama bu zindan, onun yıkımını değil, belki de Baran Asaf’ın sonunu getirecek bir şantiyeye dönüşecekti. Leyla, her adımda biraz daha bileniyordu; çünkü artık sadece bir tutsak değil, düşmanının kalbinin tam ortasına yerleşmiş bir bomba olduğunu biliyordu.
