İçeriğe geç

KANLI SÖZLEŞME

Bölüm 1 · 4 dk okuma

KANLI SÖZLEŞME

Bölüm 1

1.Bölüm Madrid’den Karanlığa

Madrid’in Ekim ayı, insana hayatı sevdirirdi. Leyla Aydınoğlu, Madrid Politeknik Üniversitesi’nin kütüphanesinden çıktığında, gün batımı şehri bir tuval gibi boyuyordu. Elindeki mimari proje dosyasını sıkıca tutmuş, Gran Via üzerinde hafif bir tempoyla yürüyordu. Bu şehir, onun için nefes almaktı; babasının, abisinin ve o ağır, bitmek bilmeyen Mardin geleneklerinin binlerce kilometre uzağında, sadece kendi hayallerine odaklandığı bir özgürlük alanıydı.

Telefonu çantasında titremeye başladığında, Leyla’nın yüzünde hâlâ stüdyodaki başarısının haklı gururu vardı. Ekrandaki ismi gördüğünde, kalbinin ritmi kısa bir an için sekteye uğradı: Babam.

"Efendim baba?" dedi, sesi neşeliydi ama içindeki o eski korku, bir yerlerde pusuya yatmış bekliyordu.

"Leyla," dedi babasının sesi. Sadece ismini söylemişti ama bu tek kelimede, yıllardır duyduğu o ağır, otoriter yük vardı. "Mardin’e dönüyorsun. İlk uçakla."

Leyla duraksadı, kaldırımın ortasında kalabalığın içinde bir anlığına sarsıldı. "Ne diyorsun baba? Daha dönemem, projem var, sınavlarım—"

"Projen de, okulun da bitti Leyla!" diye kükredi babası. Sesi, sanki telefondan değil de tam yanında duruyormuş gibi sertti. "Abin Azad... Karahanlıların en büyük düşmanıyla kanlı bıçaklı oldu. Bir adamlarını vurdu, şu an hastanede can veriyor. Eğer şafak sökmeden Mardin’de olmazsan, Karahanlılar Azad’ın kafasını alacaklar. Kan davası başladı. Şehrin her yeri silahlı adamlarla dolu. Bu meseleyi sadece sen durdurabilirsin."

Leyla’nın elindeki dosya yere düştü. İspanya’nın o altın rengi gün batımı bir anda griye, sonra kapkaranlık bir boşluğa dönüştü. "Ne demek ben? Ne alakam var benim bununla?"

"Baran Asaf Karahanlı," dedi babası, sesi bu ismi söylerken bile titriyordu. "O adam, abinin hayatına karşılık seni istiyor. Kanı ancak seninle dindirecek. Berdel değil bu Leyla, bu bir kefaret. Ya bugün buraya gelirsin, ya da abinin cenazesine katılırsın."

Telefon kapandı. Leyla, kalabalığın içinde yapayalnızdı. Madrid’in o ışıklı tabelaları, o neşeli müzik sesleri, insanların gülüşleri... Hepsi bir anda sahteleşti. Kendi dünyasının, binlerce kilometre ötedeki o taş konakların soğuk duvarları tarafından yutulduğunu hissetti.

Uçağa bindiğinde, yanında hiçbir şeyi yoktu. Sadece pasaportu, telefonu ve üzerinde Madrid’de giydiği o ince, özgür kıyafetleri vardı. Uçak havalanırken Madrid’in ışıklarına baktı. Bir daha o ışıkları görebilecek miydi? İçindeki o modern, sanat düşkünü, mimariyle hayat kuran Leyla, uçağın tekerlekleri İstanbul aktarmasıyla Mardin pistine değdiğinde ölmüştü.

Mardin’in o kavurucu ve tozlu havası yüzüne vurduğunda, Leyla artık bir yabancıydı. Onu karşılayan siyah arazi araçları, babasının değil, Karahanlıların adamlarıydı. Hiç konuşmadılar. Arabaya bindirildi ve şehrin en yüksek tepesindeki, yüzyıllık bir suru andıran o devasa konağa getirildi.

Konağın önündeki o büyük, ağır demir kapı gıcırdayarak açıldığında, Leyla ilk kez bu kadar yoğun bir nefret hissetti. İçerisi, Mardin’in o sarı taşlarının gölgesinde buz gibiydi. Avluya girdiğinde, herkes sustu. Aydınoğlu ailesinin büyükleri, Karahanlıların önünde adeta iki büklümdü.

Leyla, babasını köşede, gözlerinde yaşlarla gördü. "Baba?" diye fısıldadı. Babası ona bakamadı bile.

Leyla’nın gözleri konağın ana salonuna çevrildi. Orada, en yüksek koltukta, gölgelerin içinde bir adam oturuyordu: Baran Asaf Karahanlı.

Baran Asaf, Leyla’nın gelişini hiç şaşırmamış gibi izliyordu. Ayağa kalktı. Uzun boyu, üzerine tam oturan o koyu renkli yelek ve ceket, ona bölgenin tek hâkimi havasını veriyordu. Leyla’ya doğru yürüdü. Her adımı, konağın zemininde bir mahkûmun ayak sesleri gibi yankılanıyordu.

Leyla, tüm cesaretini toplayarak ona dik dik baktı. "Beni buraya getirtebilirsin," dedi, sesi titriyordu ama geri adım atmıyordu. "Ama evlenmeyeceğim. Seninle değil, senin bu kanlı töreninle asla bir bağ kurmayacağım."

Baran Asaf, Leyla’nın hemen önünde durdu. Aralarındaki mesafe o kadar azdı ki, Baran Asaf’ın o sert, tütün ve baharat karışımı kokusunu duyabiliyordu. Baran Asaf, Leyla’nın gözlerinin içine baktı. Gözlerinde ne bir öfke, ne bir merhamet vardı; sadece, avını köşeye sıkıştırmış bir avcının o soğuk zaferi vardı.

"Senin ne düşündüğünün, ne hissettiğinin bir önemi yok, Leyla Aydınoğlu," dedi, sesi derin ve pürüzsüzdü. "Sen buraya, abinin hayatını kurtarmak için bir rehin olarak geldin. Buradan çıkışın, ancak benim kurallarıma uyduğun gün gerçekleşir. Ama şunu bil; senin o Madrid’de bıraktığın hayatın, artık sadece bir hayal. Burada, bu konakta, sadece benim nefes almana izin verdiğim kadar var olacaksın."

Leyla, Baran Asaf’ın bu sözlerine karşı bir volkan gibi patladı. Yanındaki masanın üzerinde duran ağır gümüş şamdanı kaptığı gibi, salonun ortasındaki o gösterişli vazoya savurdu. Vazo, binlerce parçaya ayrıldı.

"Yıkacağım burayı!" diye haykırdı. "Beni zorla burada tutamazsın! Ölürüm de senin karın olmam!"

Salondaki tüm adamlar silahlarına davrandı ama Baran Asaf bir el işaretiyle hepsini durdurdu. Leyla’nın bu hırçınlığı, onda bir öfke değil, garip bir gülümseme yarattı. Baran Asaf, kırık parçaların ortasında duran Leyla’ya bir adım daha yaklaştı.

"Yık bakalım," dedi, sesi bir fısıltıya dönüştü. "Seni bu yıkıntılarla beraber, kendi dünyama hapsetmek daha da zevkli olacak."

Leyla, o an anladı. Baran Asaf Karahanlı, sadece bir kan davasının lideri değildi; o, Leyla’nın ruhunu ele geçirmek isteyen bir gölgeydi. Ve o gece, o taş konakta, Leyla için sadece bir "Kanlı Sözleşme" değil, hayatının en büyük savaşı başlamıştı.

Bölüm sonu

3 yorum